Gevezeçiçeğinyeri
Gevezeçiçeğinyeri

        GevezeçiçeğinyeriHoşgeldiniz : Misafir
En son ziyaretiniz :
Mesaj Sayınız : 0

 
AnasayfaportalSSSKayıt OlGiriş yap
Giriş yap
Kullanıcı Adı:
Şifre:
Beni hatırla: 
:: Şifremi unuttum
İlginizi çekebilecek Başlıklar



Bizi Takip Edin

   
Gevezeçiçekten memnun
kaldıysanız Lütfen
forumumuzu  destekleyin!

En son konular
» Şafak vaktin de Carmen'i canlandıran Amanda De Cadenet
2011-08-03, 23:45 tarafından SEMENTA

» Kız ve Kurt Red Riding Hood
2011-08-01, 07:42 tarafından sahin

» BREAKING DAWN PART 1 Comic-Con Poster
2011-07-31, 23:26 tarafından gamze cullen

» Nessié'nin maması xD
2011-07-31, 23:23 tarafından gamze cullen

» Üniversite Bilgi için istek!
2011-07-28, 21:33 tarafından SEMENTA

» AUTODESK AUTOCAD 2012 ISZ (x86-x64-ENG)
2011-07-28, 06:59 tarafından sahin

» Tuba Büyüküstün, Cem Yılmaz'ı da fethetti!
2011-07-28, 06:55 tarafından sahin

» Twilight oyucularının sahneler hakkındaki düşünceleri =D
2011-07-26, 21:29 tarafından SEMENTA

» Jessica'nın Mezuniyet konuşması
2011-07-26, 21:27 tarafından SEMENTA

Haftanın en aktif yollayıcıları
En iyi yollayıcılar
SEMENTA
 
gamze cullen
 
eftelya
 
tekinim01tekinim
 
NİMET
 
sahin
 
crazylady
 
_meRve_
 
Cullen's Black
 
rosalie cullen
 
En çok konu başlayanlar
SEMENTA
 
tekinim01tekinim
 
sahin
 
gamze cullen
 
eftelya
 
sabah.engin
 
Cullen's Black
 
videoturka
 
EGOZUBUYUK
 
bigozitto
 
En bakılan konular
matemetik performans ödevi/performans ödevi kapakları
tuba büyüküstün gelinlik
Kristen Stewart (Bella Swan)
İstek ödevler için buraya!
mustafa ceceli ve ailesi
SİVAS KANGAL
GENİŞ AİLE FAN CLUB
YILDIZ NAME NASIL BAKILIR???
Pop müziğin hacı aranjörü(mustafa ceceli)
alacakaranlık bellanın vampire dönüsmesi
Anket
En çok hangi kitabını sevdin?
1.Alacakaranlık
33%
 33% [ 3 ]
2.Yeni Ay
22%
 22% [ 2 ]
3.Tutulma
0%
 0% [ 0 ]
4.Şafak vakti
44%
 44% [ 4 ]
5.Gece Yarısı Güneşi
0%
 0% [ 0 ]
Toplam Oylar : 9
Site rehberi








Facebook
Anahtar-kelime
Similar topics
G.ASTROLOJİ
ArkadaŞLar hadi herkes burcunu ve birkaç özelliğini yazsın

visitors counter
Zirve100 Site ekle
Gevezeciceginyeri/tasarım ve dizayn by Sementa 2007@

Paylaş | 
 

 Hz. MUHAMMED (sav) Hayatı

Aşağa gitmek 
YazarMesaj
SEMENTA
YÖNETİCİ
YÖNETİCİ
avatar

Kadın
Mesaj Sayısı : 4694
Doğum tarihi : 15/12/87
Yaş : 30
Location : Gevezeçiçek
İş/Hobiler : Yayın Editörü/MÜZİK
Lakap : tatlı cadı
Kayıt tarihi : 23/07/07
Aldığı Övgü Aldığı Övgü : 42

karakter kağıdı
Healt:
10/10  (10/10)
Exp:
200/200  (200/200)
tuttuğu takım: BEŞİKTAŞ BEŞİKTAŞ
MesajKonu: Hz. MUHAMMED (sav) Hayatı   2010-01-05, 02:15

Hz. Muhammed (s.a.s.) Mekke'de doğdu. 40 yaşında
Peygamber oldu. 23 yıllık Peygamberlik hayâtının 13 yılı Mekke'de, 10
yılı da Medine'de geçti. Medine'de 63 yaşında vefât etti. Bu sebeple:

Hz. Muhammed (s.a.s.) 'in hayâtı (571-632):

a) Peygamberliğinden Önceki Hayâtı (571-610),

b) Peygamberlik Devri (610-632) olmak üzere iki kısma ayrılır.

Peygamberlik devri de:

a) Mekke devri (610-622)

b) Medine devri (622-632)

olarak iki döneme ayrılır.

Bu
sebeple Siyer ve İslâm Târihi ile ilgili kitaplarda, Rasûlullah
(s.a.s.)'in hayâtı, "Peygamberlikten (Bi'setten) öncesi" ve
"Peygamberlik devri" diye iki devreye ayrılarak incelenmiştir.
Peygamberlikten önceki hayatını da:

1- Çocukluk devresi (8 yaşına kadar olan süre),

2- Gençlik çağı (8-25 yaşına kadar olan devre),

3- Evlilik dönemi (25-40 yaşı arasındaki devre) olmak üzere genellikle üç bölüme ayırmışlardır.

Peygamber
olduktan sonra, "Mekke Devri"nde geçen olayları incelerken, târihbaşı
olarak, Peygamberliğin (Nübüvvetin) l. 2. veya 5 inci yılı gibi,
Nübüvvetin başlangıcını; "Medine devri" olaylarında ise,-Hicretin, 1.,
2. veya 3 üncü yılı şeklinde Rasûl�i Ekrem (s.a.s.)'in Hicret olayını
esâs almışlardır.

Bu kitapta da aynı usûle uyulacaktır.

HZ.MUHAMMED (S.A.S)´İN PEYGAMBERLİKTEN ÖNCEKİ HAYÂTI

" Biz seni ancak âlemlere rahmet olarak gönderdik".

(el-Enbiyâ Sûresi, 107)

l- HZ. MUHAMMED (S.A.S)'İN ÇOCUKLUK DÖNEMİ

1- DOĞUMU:

Hz.
Muhammed (s.a.s.) Milâddan sonra 571 senesi, Fil Yılı'nda, 12
Rebiülevvel (20 Nisan) pazartesi gecesi sabaha karşı, Mekke'nin
doğusunda bulunan "Hâşimoğulları Mahallesi"nde, babasından kendisine
mirâs kalan evde doğdu. Arapların takvim başı olarak kullandıkları "Fil
Vak'ası", Peygamberimiz (s.a.s.)'in doğumundan 52 gün kadar önce
olmuştu.(18)

Abdülmuttalib, torununun doğumu şerefine verdiği ziyâfette çocuğun adını soranlara:

"Muhammed
adını verdim. Dilerim ki, gökte Hakk, yeryüzünde halk, O'nu hayırla
yâdetsinler..." cevâbını verdi. Annesi de "Ahmed" dedi. (Muhammed,
üstünlük ve meziyetleri anılarak çok çok övülüp senâ edilen; Ahmed de
Cenab-ı Hakk'ı yüce sıfatları ile öven, hamdeden kimse demektir.(19)

İslâm
târihçileri, Peygamberimiz (s.a.s.)'in doğduğu gece bir takım
olağanüstü olayların meydana geldiğini naklederler. O gece İran Kisrâsı
(Hükümdarı)'nın Medâyin şehrindeki sarayının 14 sütûnu yıkılmış,
mecûsîlerin İran'da Istahrâbat şehrinde bin yıldan beri yanmakta olan
"ateşgede"leri sönmüş, Sâve (Taberiyye) gölü yere batmış, bin yıldan
beri kurumuş olan Semâve deresi'nin suları taşmış, mecûsîlerin büyük
bilgini Mûdibân korkunç bir rüya görmüş, Kâbe'deki putların yüz üstü
devrildikleri görülmüştü. Gerçekten O'nun doğması ile bütün dünyada
hüküm sürmekte olan cehâlet ve küfür ateşi sönmüş, putperestlik
yıkılmış, zulmün baskısı son bulmuştur.


2- SOYU (NESEBİ)

Peygamberimiz
Hz.Muhammed (s.a.s.)'in babası, Abdülmuttalib'in oğlu Abdullah; annesi
ise Vehb'in kızı Âmine'dir. Babası Abdullah, Kureyş Kabîlesinin
Hâşimoğulları kolundan, annesi Âmine ise Zühreoğulları kolundandır. Her
ikisinin soyu, bir kaç batın yukarıda, "Kilâb"da birleşmektedir. Her
ikisi de Mekke'lidir.

Peygamber
(s.a.s.) Efendimiz, Hz.İbrâhim'in büyük oğlu Hz. İsmâil'in
neslindendir. Soyu Adnân'a kadar kesintisiz bellidir.(20) Adnân ile
Hz.İsmâil arasındaki batınların sayısında neseb bilginleri ihtilâf
etmişlerdir.(21)

Peygamber (s.a.s.) Efendimizin soyu, çok temiz ve çok şerefli bir neseb zinciridir. Bir hadisi şerifte Rasûl-i Ekrem Efendimiz:

"Ben
devirden devire, (nesilden nesile, âileden âileye) seçilerek intikal
eden Âdemoğulları soylarının en temizinden naklolundum, sonunda içinde
bulunduğum 'Hâşimoğulları' âilesinden neş'et ettim", buyurmuştur.(22)

Diğer bir hadisi şerifte bu seçilme işi şöyle anlatılmıştır.

"Allah,
Hz İbrâhim'in oğullarından Hz. İsmâil'i, İsmâiloğullarından
Kinâneoğullarını, Kinâneoğullarından Kureyşi, Kureyşden
Hâşimoğul-larını, Hâşimoğullarından da beni seçmiştir." (23)

Bir başka hadis-i şerifinde de Rasûl�i Ekrem Efendimiz şöyle buyurmuştur:

"Allah
beni, dâima helâl babaların sulbünden, temiz anaların rahmine
naklederek, sonunda babamla annemden ızhâr etti. Âdem'den, anne-babama
gelinceye kadarki nesebim içinde nikâhsız birleşen olmamıştır". (24)

Hz.
Muhammed (s.a.s.)'in doğumundan iki ay kadar önce babası Abdullah,
Suriye seyâhatinden dönerken Yesrib (Medine)'de hastalanarak 25 yaşında
vefât etmiş ve orada defnedilmişti. Peygamberimiz (s.a.s.)'e,
babasından mirâs olarak beş deve, bir sürü koyun, doğduğu ev ve künyesi
Ümmü Eymen olan Habeşli Bereke adlı bir câriye kalmıştır.(25)

Alıntı

----------------------------------------


Forum Kuralları | S.S.S |Yönetim Ekibi
Sayfa başına dön Aşağa gitmek
http://sementafan.blogspot.com/
SEMENTA
YÖNETİCİ
YÖNETİCİ
avatar

Kadın
Mesaj Sayısı : 4694
Doğum tarihi : 15/12/87
Yaş : 30
Location : Gevezeçiçek
İş/Hobiler : Yayın Editörü/MÜZİK
Lakap : tatlı cadı
Kayıt tarihi : 23/07/07
Aldığı Övgü Aldığı Övgü : 42

karakter kağıdı
Healt:
10/10  (10/10)
Exp:
200/200  (200/200)
tuttuğu takım: BEŞİKTAŞ BEŞİKTAŞ
MesajKonu: Geri: Hz. MUHAMMED (sav) Hayatı   2010-01-05, 02:15

3- HZ. MUHAMMED (S.A.S.) SÜT ANNE YANINDA

Başlangıçta
çocuğu (3 veya 7 gün) annesi Âmine emzirdi.(26) Sütü yetmediği için,
daha sonra amcası Ebû Leheb'in azatlı câriyesi Süveybe tarafından
emzirildi.(27)

Fakat Hz. Muhammed (s.a.s.)'in devamlı süt annesi Hevâzin Kabîlesinin Sa'doğlulları kolundan Halîme oldu.

Mekke'nin
havası ağır olduğu için, Mekkeliler yeni doğan çocuklarını çölden gelen
süt annelere verirlerdi. Çöl ikliminde çocuklar hem daha gürbüz
yetişiyor, hem de bozulmamış (fasih) Arapça öğreniyorlardı. Hz.
Muhammed (s.a.s.)'de bu âdete göre süt annesi Halîme'ye verildi.
Halîme, yetim bir çocuğu emzirmenin kârlı bir iş olmayacağı
düşüncesiyle, başlangıçta tereddüt göstermişse de, daha sonra bu
çocuğun evlerine uğur ve bereket getirdiğini görmüş ve O'nu öz
çocuklarından daha çok sevmiştir. Süt kardeşi Şeyma da bakımında
annesine yardımcı olmuştur.(28)

Hz.Muhammed
(s.a.s.) süt annesi ve süt kardeşleri ile sonraki yıllarda dâima
ilgilenmiştir. Halîme kendisini ziyârete geldiği zaman onu "anacığım"
diyerek karşılamış, altına elbisesini yayarak, saygı göstermiştir.(29)

Hz.
Muhammed (s.a.s.) dört yaşına kadar, süt annesinin yanında çölde kaldı.
Dört yaşında Halîme çocuğu Mekke'ye götürerek annesine teslim etti.
İslâm târihçileri, bu esnada "şakk-ı sadr" (göğüs açma) olayının
meydana geldiğini, çocukta görülen bu gibi olağanüstü hallerin
Halîme'yi endişelendirdiğini, bu yüzden çocuğu annesine teslime mecbûr
kaldığını naklederler.(30)


4- MEDİNE ZİYÂRETİ

Hz.
Muhammed (s.a.s.) dört yaşından altı yaşına kadar, öz annesi Âmine ile
kaldı, O'nun şefkat ve ihtimâmı ile yetişip büyüdü. Altı yaşında iken,
babasının Medine'de bulunan kabrini ziyâret etmek üzere, annesi ve
sadık hizmetçileri Ümmü Eymen'le beraber Medine'ye gittiler.
Medine'deki akrabaları Neccâroğullarında bir ay kadar misâfir kaldılar.
Dönüşte, Medine'nin 23 mil güneyinde Ebvâ Köyü'nde Âmine
hastalandı.(31) Henüz doğmadan babasından yetim kalmış olan Hz.
Muhammed (s.a.s.) altı yaşında iken annesinden de öksüz kalıyordu. Bu
acıyı bütün varlığı ile hisseden anne, oğlunu şefkat dolu gözlerle
süzdü. Bağrına basıp uzun uzun öptü. Masûm yüzüne bakarak

"Her yeni eskiyecek, her fâni yok olup gidecek,

Ben de öleceğim, fakat buna gam yemem,

Namımı ebedi kılacak hayırlı bir halef bırakıyorum..." anlamına bir şiir söyledi. Bu sözlerden sonra vefât etti.(32)

Annesinin ölümünden sonra çocuğu Ümmü Eymen Mekke'ye götürüp dedesi Abdülmuttalib'e teslim etti.

Altı
yaşından sekiz yaşına kadar, çocuğa dedesi Abdülmuttalib baktı.
Abdülmuttalib seksen yaşını geçmiş bir ihtiyârdı. Peygamber (s.a.s.)
Efendimiz sekiz yaşında iken dedesi de öldü. Ölürken, on oğlu içinden
Hz. Muhammed (s.a.s.) Efendimizin yetiştirilmesini, öz amcası Ebû
Tâlib'e bıraktı.(33/1)

Yıllar
sonra, Hicret'in 6'ıncı yılı Hudeybiye Barışı dönüşünde Rasûlullah
(s.a.s.) Efendimiz, annesinin kabrini ziyâret edip, teessürle gözyaşı
döktü.

Annemin bana olan şefkatini hatırlayarak ağladım, buyurdu. (33/2)


(18)
Siyer ve İslâm Târihi müellifleri, Rasûlüllah (s.a.s.)'in doğumunun
Rebiülevvel ayında bir pazartesi günü sabaha karşı olduğunda genellikle
ittifak etmişlerse de, ayın kaçıncı günü olduğu konusunda
birleşememişlerdir.

Rasûlüllah
(s.a.s.) 1 Rebiülevvel 11 H./27 Mayıs 632 M. târihine rastlayan
Pazartesi günü öğleden sonra vefât etmiştir. (Bkz. Tecrid
Tercemesi,9/298 ve 11/5-6) Sahih hadislerde, Peygamber (s.a.s.)
Efendimiz'in 63 yaşında vefât ettiği belirtilmiştir (Bkz. Tecrid
Tercemesi, 9/298, Hadis No. 1442 ve 11/33, Hadis No.1671)

Rasûlüllah
(s.a.s.)'in, Hz. Mâriye'den olan oğlu İbrâhim'in vefât ettiği gün,
güneş tutulmuştu. (Bkz. Buhârî, 2/29-30; Tecrid Tercemesi, 3/428, Hadis
No. 547) Mısır'lı Muhammed Felekî Paşa, yaptığı hesaplama ve araştırma
sonucu, bu tutulma olayının, Milâdi 632 yılının 7 Ocak günü saat 8.30'a
rastladığını tesbit etmiştir. Rasûlüllah (s.a.s.)'in vefâtı, 1
Rebiülevvel 11 H/27 Mayıs 632 M. Pazartesi günü olduğuna göre, Muhammed
Felekî Paşa bu tarihten 63 kameri yıl geri giderek, Rasûlüllah
(s.a.s.)'in doğumunun 9 Rebiülevvel/20 Nisan 571 veya 2 Rebiülevvel/13
Nisan 571 pazartesi olması gerektiği sonucuna varmıştır. (Bkz. Asr-ı
Saadet 1/191).

(19)
Peygamberimizin en meşhûr ve Kur'an-ı Kerim'de geçen isimleri;
"Muhammed" ve "Ahmed"dir. Muhammed (s.a.s.) ismi Kur'ân-ı Kerîm'de 4
yerde (Âl-i İmrân Sûresi 144, Ahzâb Sûresi 40, Muhammed Sûresi 2 ve
Fetih Sûresi 19); Ahmed ismi ise 1 yerde (Saf Sûresi, 6) geçmektedir.

Fetih Sûresinde bu ism�i şerif, ayrıca "Rasûlüllah" olarak vasıflanmıştır. Saf Sûresinin 6. âyetinde ise:

"Meryem
oğlu İsâ: Ey İsrâiloğulları! Doğrusu ben, benden önce indirilen
Tevrât'ı tasdik edici, benden sonra gelecek ve adı Ahmed olacak bir
peygemberi de müjdeleyici olarak, Allah'ın size gönderilmiş bir
peygemberiyim demişti..." buyrulmuştur.

Bu ayet-i celilede Hz. İsâ'nın, kendinden sonra "Ahmed" adında bir peygamberin geleceğini müjdelediği bildirilmektedir.

Bugün
elimizde, Hz. İsâ'ya indirilen İncil'in orjinal nüshası bulunmayıp,
ondan çok sonraki târihlerde kaleme alınmış muharref nüshalar
bulunduğundan Hz. İsâ tarafından verilen bu müjdenin aslını bugünkü
İncillerde aynen bulmak mümkün olmamaktadır. Ancak Yunanca'dan
Türkçe'ye çevrilen Yuhanna İncili'nin 14. babı'nın 26 âyeti şöyledir:

"Baba'dan size göndereceğim "Tesellici", "Babadan çıkan hakikat Ruhu geldiği zaman benim için o şehâdet edecektir."

Burada
geçen "Tesellici" kelimesi, İncilin Yunancasında "Faraklit" dir.
İncil'in eski Arapça tercemelerinde bu kelime "Hammâd" veya "Hâmid"
olarak terceme edilmiştir. Nitekim bir kısım Hıristiyan bilginleri de
bu kelimeyi "Hammâd, yani çok hamd eden kimse olarak açıklamışlardır ki
aşağı yukarı "Ahmed" anlamındadır.

İncil'deki
"Faraklit" kelimesini "Tesellici" diye terceme etmiş de olsalar, Hz.
İsâ ile Hz. Muhammed (s.a.s.) arasında bilinen bir peygamber
bulunmadığına ve günümüze kadar da zuhûr etmediğine göre, Hz. İsâ'nın
gönderileceğini bildirdiği "Tesellici" veya "Faraklit" Rasûlüllah
(s.a.s.) den başka kim olabilir? (Bkz. Tecrid Tercemesi, 9/291-293,
Hadis No: 1439 ve izâhı.)

Buhârî'nin
Cübeyr b. Mut'ım'den rivâyetine göre, Hz. Peygamber (s.a.s)'in eski
kutsal kitaplarda, eski ümmetlerce bilinen üç adı daha vardır: Mâhi,
Hâşir, Âkıb. Bu konuda şöyle buyurmuştur:

"Bana
âit beş yüce isim vardır. Ben Muhammed ve Ahmed'im. Ben Mâhi'yim, ki
Allah benim (nübüvvetim)le küfrü izâle edecektir. Ben Hâşir'im ki
(kıyamet gününde) insanlar benim ardımdan haşrolunacaklardır. Ben
Âkib'im, Çünkü peygamberlerin sonuyum. (Buhârî 4/11;Tecrid Tercemesi,
9/291, Hadis No: 1439; Müslim, 4/1827, Hadis No: 2354. Rasûlüllah
(s.a.s.)'in diğer isimleri için bkz. Tecrid Tercemesi, 9/291-294 ve
10/43)

(20) Hz.
Muhammed (s.a.s.)'in Adnân'a kadar kesintisiz bilinen nesebi sırasıyla
şöyledir: Abdullah, Abdülmuttalib, Hâşim, Abdümenâf, Kusayy, Kilâb,
Mürre, Kâab, Lüey, Galib, Fihr (Kureyş), Mâlik, en-Nadr, Kinâne,
Huzeyme, Müdrike, İlyâs, Mudar, Nizâr, Meadd, Adnân, (el-Buhârî, 4/238;
İbn Hişâm, 1/1-2)

Annesinin
nesebi de şöyledir: Vehb, Abdümenâf, Zühre, Kilâb, Mürre... Görüldüğü
üzere her iki tarafın nesebi Kilâb'da birleşmektedir. (İbn Hişam,
1/115)

(21) Aynî, Umdetü'l-Karî, 8/54; Tecrid Tercemesi, 10/43; Asr-ı Saâdet, 1/178-179

(22) El-Buhârî, 4/166; Tecrid Tercemesi, 9/316 (Hadis No: 1454) ve 10/44

(23) Müslim, 4/1782 ( Hadis No: 2276); Tirmizi, 5/583 (Hadis No: 3605); Tecrid Tercemesi 10/44

(24) Bkz. İbn Kesir, el-Bidâye ve'n-Nihâye, 2/255-256, Tecrid Tercemesi, 10/44;

Târih-i Din-i İslâm, 2/5

(25) Asr-ı Saâdet, 1/187

(26) Târih-i Din-i İslâm, 2/16

(27) İbnü'l-Esir, el-Kâmil, 1/459; İbn Sa'd, Tabakat 1/108

(28) İbnü'l-Esir, a.g.e., 1/460

(29) Mansur Ali Nâsıf, et-Tâc, 5/6, Kahire, 1382/ 1962 (Ebû Dâvud'dan)

(30) Bkz. İbn Hişâm, 1/174; İbnü'l-Esîr, a.g.e., 461-462; Hamîdullah, İslâm Peygamberi 1/40

Rasûlüllah
(s.a.s.)'in hayatında şakk-ı sadr olayı bir kaç defa olmuştur. İlki,
süt annesi Halîme'nin yanında iken meydana gelmiştir. Melekler, göğsünü
açıp, "işte şeytanın sendeki nasibi" diyerek bir pıhtı çıkarıp
atmışlardır. (Müslim, 1/147 K. İmân B. 74, Hadis No: 261). İlk vahyin
gelişinden önce de, vahyin ağırlığına dayanabilmisi için, şakk-ı sadr
olayının tekrarlandığı rivâyet edilmiştir. Mirâc mucize'sinden önce de
Cebrâil (a.s.) Rasûlüllah (s.a.s.)'in göğsünü açıp "zemzem suyu" ile
yıkadıktan sonra imân ve hikmet doldurmuştur. (Tecrid Tercemesi, 2/227,
Hadis No: 227 ve izâhı)

(31) İbn Hişâm, 1/177; Tecrid Tercemesi, 4/699

(32) Târih-i Din-i İslâm, 2/23; Tecrid Tercemesi, 2/699

(33/1)
Abdülmuttalib'in çeşitli zevcelerinden 10 oğlu ve 6 kızı vardı. Bunlar
içinde Hz. Ali'nin babası Ebû Tâlib ile Peygamberimiz (s.a.s)'in babası
Abdullah ana baba bir kardeşti. (Asr-ı Saâdet 1/ 197; Târihi-i Din-i
İslâm, 2/27)

Oğulları:
Abbâs, Hamza, Abdullah, Ebû Tâlib (asıl adı Abdimenâf) Zübeyr, Hâris,
Hacl, Mukavvim, Dırar, Ebû Leheb (asıl adı Abduluzza) dır. Kızları ise:
Safiyye, Ümmü Hakim el- Beyda, Âtike, Ümeyme, Eravâ, Berre. (İbn Hişâm,
1/113)

(33/2) İbn Sa'd, et-Tabakat, 1/116-117; Tecrid Tercemesi, 4/683

Kelime Açıklamaları:

Hasrân:
Sapıklık, aldanma-Mamûre-i dünya: Dünyada insanların yaşadığı yerler,
kalkınmış ülkeler-Beter: daha kötü-Beşer: İnsan cinsi, bütün
insanlar-Dişsiz: (burada) güçsüz, zayıf, kimsesiz-Fevza: Kargaşa,
anarşi-Âfak: Ufuklar-Ufuk: Uzaklara bakıldığında yeryüzünün gökyüzüyle
birleşmiş gibi görünen yeri-Zemin: Yeryüzü. Şark: Doğu
ülkeleri-Tefrika: Fikir ayrılığı-Nefha: Üfürme-Mâsûm: Günahsız-Hamle:
Atılma, saldırma-Kayser: Bizans imparatorlarına verilen ünvan-Kisrâ:
İran hükümdarlarına verilen ünvan-Acz: Güçsüzlük- Zevâl: Yok olma-Şer'i
mübin: İslâm dini-Şehbal: kanat, kanattaki uzun tüyler-Adl:
adalet-Medyûn: Borçlu-Beşeriyyet: İnsanlık-Mahşer: Kıyâmette insanların
toplanacağı yer-Haşretmek: Kıyâmet günü insanları dirildikten sonra
mahşerde toplamak.


II- HZ. MUHAMMED (S.A.S.)´İN GENÇLİK DÖNEMİ

1- EBÛ TÂLİB'İN HİMÂYESİ

Peygamberimizin
hayâtının sekiz yaşından yirmibeş yaşına kadar olan dönemine "gençlik
devresi" denilir. Bu devrede Rasûlullah (s.a.s.) amcası Ebû Tâlib'in
yanında, onun himâyesi altında bulunmuştur.

Ebû
Tâlib, zeki ve âlicenâb bir zâtdı. Zengin olmamakla beraber, asâleti ve
âlicenâplığı sebebiyle herkesten saygı görüyordu. Yeğeni Hz. Muhammed'i
çok seviyor, hiç yanından ayırmıyordu.


2- SEYÂHATLERi

a) Şam Seyâhati

Mekke
iklimi zirâate elverişli olmadığından, Mekkeliler ticâretle uğraşırlar,
çocuklarını da ticârete alıştırırlardı. Ticâret için kervanlarla, yazın
Şam'a, kışın Yemen'e seyâhet ederlerdi. Ebû Tâlip de diğer Mekkeliler
gibi kervan ticâreti yapıyordu. Bir defasında Şam'a giderken, Hz.
Muhammed (s.a.s.)'e amcasından ayrılmak zor geldi; kendisini de yanında
götürmesini istedi. Ebû Tâlib çok sevdiği yeğenini kırmadı. O'nu da
kafileyle beraberinde götürdü. Bu esnâda henüz oniki yaşındaydı.

Şam'ın
90 km. kadar güneyinde Busrâ (Eski Şam) denilen kasabada "Bahîra"
adında bir Hıristiyan râhibi vardı. Kasabaya uğrayan kervanlarla hiç
ilgilenmediği halde, Hz. Muhammed (s.a.s.)'in içinde bulunduğu kervanı
karşılayarak bütün kafileye bir ziyâfet verdi. Bahîra okuduğu kutsal
kitaplardan edindiği bilgilerle, Hz Muhammed (s.a.s.)'in simâsından,
O'nun istikbâlini sezmişti. O'nunla konuştu. Sorular sordu. Aldığı
cevâplar, kanâatini kuvvetlendirdi. Şam yolculuğunun bu çocuk için
tehlikeli olacağını düşündü. Ebû Tâlib'e:

-"Bu
çocuk son Peygamber olacaktır. Şam Yahûdîleri içinde O'nun alâmet ve
vasıflarını bilen kâhinler vardır. Tanırlarsa, ihânet ve
kötülüklerinden korkulur. Bu çocuğu Şam'a götürmeyiniz..."dedi. Bu
sözler üzerine Ebû Tâlib Şam'a gitmekten vazgeçti. Alışverişini burada
bitirip, geri döndü.(34)

Son
Peygamberin geleceği ve O'nun bir çok vasıfları Tevrât ve İncil'de
bildirilmişti. Bu sebeple, Yahûdî ve Hristiyan bilginleri, O'nun
alâmetlerini ve vasıflarını biliyorlardı. Hicretten sonra Müslüman olan
Medineli Yahûdi âlimi Abdullah İbn Selâm'ın "Tevrat'ta Hz. Muhammed
(s.a.s.) ve Hz. İsa (a.s.)'ın sıfatları vardır" dediğini, "Kütüb-i
Sitte" denilen altı güvenilir hadis kitabından Tirmizi'nin
es-Sünen'inde rivâyet edilmiştir."(35)

Gülünç Bir İddiâ

Hz.
Muhammed (s.a.s.)'in 12 yaşında yaptığı bu seyâhatta râhip Bahîra ile
görüşmesini, bazı Hıristiyan yazarlar, Hıristiyanlığın bir zaferi gibi
göstermek istemişler, Peygamberimiz (s.a.s.)'in bütün dinî esasları bu
râhipten öğrendiğini iddia etmişlerdir.

Bu
iddia son derece gülünç ve tutarsızdır. Oniki yaşındaki bir çocuğun,
İslâm gibi mükemmel bir dinin esaslarını bir kaç saatlik görüşme
esnâsında öğrenmesi mümkün değildir. Bu râhip bu esasları bilseydi,
kendisi tebliğ ederdi. Eğer burada böyle bir konu konuşulsaydı,
kafilenin gözü önünde yapılan bu konuşma ağızdan ağıza yayılırdı.
Peygamberliğini ilân ettiği zaman inanmayanlar, "bunlar Bahîra'nın
sözleri" demezler miydi? Üstelik İslâmiyet, Hıristiyanların "teslis"
(üçlü tanrı sistemi) inancını tamâmen reddetmiş "Tevhid inancını"
getirmiştir. Görüldüğü üzere, bu iddia son derece çürük ve çirkin bir
iftirâdan başka bir şey değildir.

b) Yemen Seyâhati

Hz.
Muhammed (s.a.s.) 17 yaşında iken de, diğer bir ticâret kafilesi ile
amcalarından Zübeyr ve Abbâs'la birlikte Yemen'e gidip gelmiştir.(36)


3- FİCÂR SAVAŞINA KATILMASI

Müslümanlıktan
önce (Câhiliyet Döneminde) Araplar arasında iç savaşlar eksik olmazdı.
Yalnızca "Eşhür-i hurum" denilen dört ayda savaşmak haram sayılırdı. Bu
dört ayda (Zilka'de, Zilhicce, Muharrem, Receb) savaş yapılacak olursa
fâcirane sayıldığı için buna "Ficâr Savaşı" denirdi.

Kureyş
kabîlesi ile Hevâzin kabîlesi arasında kan davası yüzünden bir savaş
başlamış, dört yıl sürmüştü. Savaş, kan dökülmesi haram olan aylarda da
devâm ettiği için "Ficâr Savaşı" denildi.

Peygamberimiz
(s.a.s.) yirmi yaşlarında iken bu savaşa amcaları ile birlikte katıldı.
Fakat kimseye ok atmamış, kimsenin kanını dökmemiştir. Sâdece karşı
taraftan atılan okları toplayıp, amcalarına vermiştir.(37)


4- HILFU'L-FUDÛL CEMİYETİNDE ÜYELİĞİ

Uzun
süren Ficâr savaşı esnâsında Mekke'de âsâyiş bozulmuş, can ve mal
güvenliği kalmamıştı. Özellikle dışarıdan mal getiren yabancıların
malları yağmalanıyordu.

Vâil
oğlu Âs, Mekke'ye gelen Yemen'li bir tâcirin bütün malını gasbetmiş,
haksız olarak elinden almıştı. Yemen'li, Ebû Kubeys dağına çıkarak
uğradığı haksızlığa karşı, bütün kabîleleri yardıma çağırdı. Yemenlinin
bu feryâdı üzerine Peygamberimiz (s.a.s.)'in amcası Zübeyr, Kureyşin
bütün ileri gelenlerini çağırdı. Hâşimoğulları, Zühreoğulları,
Esedoğulları, Temimoğulları, Abdülluzzaoğulları, Zübeyrin dâvetine
icâbet ederek, Beni Temîm'den Cüd'ân oğlu Abdullah'ın evinde
toplandılar."Mekke'de zulmü önlemeğe yerli-yabancı hiç kimseye karşı
haksızlık ettirmemeğe" karar verdiler. Haksızlığa uğrayan kimselere
yardım edeceklerine yemin ettiler. Yemenlinin hakkını Âs'tan alıp geri
verdiler. Mekke'de âsâyişi yoluna koydular.

Vaktiyle,
Cürhümîler zamanında Fadl b. Hâris,, Fudayl b. Vedâa ve Mufaddal b.
Fedâle isimlerinde üç kabîle başkanı, kabîleleri ile
toplanarak,"Mekke'de zulme meydan vermeyeceğiz, zayıfların hakkını
adâlet üzere alacağız..."(38) diye yemin etmişlerdi. Onların bu
yeminlerine "Hılfu'l-fudûl" (Fadılllar yemini) denilmişti. Cüd'ân oğlu
Abdullah'ın evinde aynı konuda yapılan yemine de bu sebeple
"Hılfu'l-fudûl" denildi.

Peygamberimiz
(s.a.s.) 20 yaşında iken bu toplantıda amcaları ile beraber üye olarak
bulundu. Bu cemiyetin çalışmalarından son derece memnun kaldığını
Peygamberliğinden sonra: "İslâm'da da böyle bir cemiyete cağrılsam,
yine icâbet ederim", sözleriyle ifâde etmiştir.(39)


(34) Bkz. et-Tirmizi, es-Sünen, 5/590-591 (Hadis No: 3620); İbn Hişâm, 1/91-194; İbnü'l-Esîr,a.g.e., 2/37

(35) et-Tirmizi, 5/588, (Hadis No:3617)

(36) Târih-i Din-i İslâm, 2/33

(37) İbn Hişâm, 1/198

(38) İbnü'l-Esîr, a.g.e., 2/41

(39) İbn Hişâm 141-142; Tarih-i Din-i İslâm, 2/ 36; Tecrid Tercemesi, 7/101



III- HZ. MUHAMMED (S.A.S.)´İN EVLİLİK DÖNEMİ

1- TİCÂRET HAYÂTI

Bütün
Mekke'liler gibi Hz. Muhammed (s.a.s.) de amcasıyle birlikte ticâret
yapıyordu. Gerek çocukluğunda, gerekse ticâret hayâtında, dürüstlüğü
ile tanınmıştı. Sözünde durmadığı, yalan söylediği, başkalarına zarar
verecek bir davranışta bulunduğu, bir kimseyi incittiği asla
görülmemiş; dürüstlüğü dillere destan olmuştu. Bu yüzden Mekke'liler
O'na "el-Emîn" (her konuda güvenilir kişi) diyorlardı. O'nun bu yüksek
ahlâkını öğrenen Kureyşin zengin kadınlarından Hatice, kendisine
sermâye vererek ticâret ortaklığı teklif etti. Böylece Peygamber
(s.a.s.) ile Hatice arasında ticâret ortaklığı başladı.


2- HZ. HATİCE İLE EVLENMESİ

Kureyşin
Esed oğulları kolundan Huveylid kızı Hatice zeki, dirâyetli, şeref ve
asâlet sâhibi, 39-40 yaşlarında zengin ve güzel bir hanımdı. Daha önce
iki defa evlenmiş ve dul kalmıştı. Kureyşin ileri gelenlerinden pek çok
isteyenler olmuş, fakat hiç biri ile evlenmemişti. Güvendiği kimselere
sermâye vererek ticâret ortaklığı yapıyor, böylece servetini
artırıyordu. Yüksek ahlâk ve âli-cenâblığı sebebiyle, kendisine
Müslümanlıktan önce "Tâhire" denildiği gibi, sonra da
"Haticetü'l-Kübra" denilmiştir.

Hz.
Hatice bir ticâret kafilesiyle Peygamberimiz (s.a.s.)'i Şam'a gönderdi.
Kölesi Meysere'yi de hizmetine verdi. Fakat Hz. Peygamber (s.a.s.)
Şam'a kadar gitmedi; malları Busra'da satarak geri döndü. Çünkü
Bahîra'nın ölümünden sonra yerine geçen Râhip Nestûra da, Hz. Muhammed
(s.a.s.)'in Şam'a gitmesini uygun bulmamıştı.(40)

Üç
ay kadar sonra, Hz. Muhammed (s.a.s.) beklenilenin çok üzerinde kazanç
elde ederek döndü. Hz. Hatice, bu büyük insanın emniyet, dürüstlük ve
gayretine hayran oldu. Daha sonra araya vasıtalar girdi; evlenmeleri
kararlaştırıldı. Bu esnâda Hz.Muhammed (s.a.s.) 25, Hz Hatice ise 40
yaşlarındaydı.(41)

Nikâh,
Hatice'nin amcazâdesi, Varaka oğlu Nevfel tarafından Hz. Hatice'nin
evinde kıyıldı. Ebû Tâlib ile Varaka birer hitâbede bulunarak, her iki
âilenin üstünlük ve meziyetlerini dile getirdiler.(42) Esâsen, Hz.
Peygamber (s.a.s.) ile Hz. Hatice'nin nesebleri Kusayy'da birleşir. Hz.
Hatice'ye 20 dişi deve mehir verildi.(43) Nikâhtan sonra develer
kesilerek dâvetlilere ziyâfet çekildi.

Evlenmelerinden
sonra, Hz. Muhammed (s.a.s.), Hz. Hatice'nin evine geçti. Örnek ve
mutlu bir âile yuvası kurdular. Hz. Hatice, Hz. Muhammed (s.a.s.)'e
derin bir saygı ve sevgi ile bağlıydı. Peygamberliğinden önce olduğu
gibi, Peygamberlik devrinde de en büyük yardımcısı oldu. Yüksek ve
eşsiz ruhlu bir hanım olduğunu gösterdi.

Peygamberimiz
(s.a.s.)'de ondan son derece memnundu. O devirde çok evlilik âdet
olduğu ve bir çok teklifler aldığı ve aralarında yaş farkı da bulunduğu
halde, onun üzerine evlenmedi; ölümünden sonra da onu hep hayırla andı.



3- HZ. PEYGAMBER (S.A.S)'İN ÇOCUKLARI

Peygamberimiz
(s.a.s.)'in Hz. Hatice'den ikisi erkek, dördü kız olmak üzere
sırasıyla, Kaasım, Zeyneb, Rukiyye, Ümmü Gülsüm, Fâtıma ve Abdullah
adlarında altı çocuğu oldu. Arablarda ilk çocuğun adı ile künyelendirme
âdet olduğundan Hz.Peygamber (s.a.s.)'e de "Ebü'l-Kaasım" denildi.
Kaasım ile Abdullah küçük yaşta öldüler. Kızları büyüdüler. Fakat
Fâtıma'dan başka hepsi de babalarından önce vefât ettiler. Yalnız
Fâtıma, Peygamber (s.a.s.)'in vefâtından sonra altı ay daha yaşadı.

Rasûl-i
Ekrem (s.a.s), kızlarının en büyüğü Zeyneb'i Ebu'l-Âs ile evlendirdi.
Ebü'l Âs, Müslüman olmadığı için, Zeyneb'in hicretine izin vermemişti.
Bedir Savaşında esir düştü. Zeyneb'i Medine'ye göndermek şartı ile
serbest bırakıldı. Daha sonra Müslüman olarak Medine'ye geldi. Zeyneb'i
tekrar aldı.(44)

Rukiyye
ile Ümmü Gülsüm'ü, amcası Ebû Leheb'in oğullarından Utbe ve Uteybe ile
evlendirmişti. İslâmiyetten sonra Ebû Leheb, Hz. Peygamber (s.a.s.)'e
olan düşmanlığı sebebiyle oğullarına eşlerini boşamaları için baskı
yaptı. Onlar boşadıktan sonra, Rasûlullah (s.a.s.) Rukiyye'yi Hz.
Osman'la evlendirdi. Rukiyye'nin ölümünden sonra da Ümmü Gülsüm'ü
nikâhladı. Bu yüzden Hz. Osman'a "iki nûr sâhibi" anlamına
"Zi'n-nûreyn" denildi.

En
küçük kızı Fâtıma'yı ise Hz. Ali ile evlendirdi. Hasan ve Hüseyin, Hz.
Fâtıma'nın çocuklarıdır. Rasûl-i Ekrem (s.a.s.)'in nesli, Hz. Fâtıma
ile devâm etmiştir.

Peygamberimiz
(s.a.s.)'in Mısırlı eşi Mâriye'den de İbrâhim adlı bir oğlu olmuş,
fakat Hicretin 10'uncu yılında henüz iki yaşına girmeden ölmüştür.

4- KÂBE'NİN TÂMİRİNDE HAKEMLİĞİ (605 M.)

Hz.
İbrâhim ve Hz. İsmâil tarafından yapılmış olan Kâbe, geçen uzun asırlar
içinde yağmur ve sel suları ile harabolmuş, tâmir edilmesi gerekmişti.

Kureyşliler,
Kâbe binasını yıkarak, yeniden yapmaya karar verdiler. Yardımlar
toplandı, gerekli malzeme temin edildi. Hz. İbrâhim'in yaptığı temele
kadar yıkarak, duvarları yeniden örmeğe başladılar. Ancak; "Hacer-i
Esved"i yerine koyma sırası gelince anlaşamadılar. Kureyş'in bütün
kolları, bu şerefin kendilerine âit olmasını istiyordu. Anlaşmazlık
dört gün sürdü, kan dökülmek üzereydi ki,(45) Kureyş'in en ihtiyarı Ebû
Ümeyye veya Huzeyfe b. Muğîre"Harem kapısından ilk girecek zâtın hakem
yapılarak, onun vereceği karara uyulmasını" teklif etti.(46) Bu teklif
kabul edildi. Az sonra kapıdan Hz. Muhammed (s.a.s) girmişti. Buna o
kadar sevindiler ki, "el-Emîn, el-Emîn, O'nun hakemliğine râzıyız..."
diye bağrıştılar.Yanlarına gelince, durumu anlattılar.

Hz.
Muhammed (s.a.s.), üzerine Hacer-i Esved-i koyduğu yaygının uçlarını
Kureyşin ulularına tutturdu; hep berâber, konulacağı yere kadar
taşıdılar. Hz. Peygamber (s.a.s.)'de taşı alıp yerine yerleştirdi.
Anlaşmazlığın bu şekilde çözümlenmesi herkesi memnûn etti. Böylece
büyük bir felâket önlenmiş oldu.(47)

Bu
olay, Hz. Muhammed (s.a.s.)'in zekâ ve dirâyeti yanında, O'nun
Mekkeliler arasındaki sonsuz itibâr ve güvenini de göstermektedir. Bu
esnâda Rasûl-i Ekrem (s.a.s.) 35 yaşında idi.

Kâbe'nin
tâmirinde Hz. Peygamber (s.a.s.) de bizzât çalışmış, taş taşımış, hatta
bu yüzden omuzları yara olmuştu. Bir defa, amcası Abbâs'ın sözüne
uyarak, taş acıtmasın diye elbisesini omuzuna topladığında vücûdu
açılıverince baygın halde yere düşmüştü. Rasûlullah (s.a.s.) o andan
sonra hiç üryân görülmemiştir.(48)


(40) İbnü'l-Esîr, el-Kâmil 2/39

(41) İbnü'l-Esîr, a.g.e., 2/39

(42) Her iki hutbenin metin ve tercemeleri için bkz. Târih-i Din-i İslâm, 2/ 47-48

(43) İbn Hişâm, 1/201. Beşyüz altın veya beşyüz dirhem.. gibi rivâyetler de vardır.

(44) Ebûl-Âs ile ilgili daha geniş bilgi için, bkz. Tecrid Tercemesi, 2/373-376, (Hadis No: 313'ün izâhı)

(45)
Abdü'd-dâroğulları, ellerini bir çanaktaki kana batırarak, "kanımız
dökülmedikçe, bu konuda kimse bizim önümüze geçemez" diye yemin
etmişlerdi. (Tarih-i Din-i İslâm, 2/55)

(46) Târihi-i Din�i İslâm, 2/55

(47) Bkz. İbn. Hişâm, 1/209; İbnü'l-Esir, a.g.e., 2/45; Tecrid Tercemesi, 6/40-44

(48) el-Buhârî, 1/96; Tecrid Tercemesi, 2/240, Hadis No. 237 ve 6/48

HZ. MUHAMMED (S.A.S.)'İN PEYGAMBERLİK DEVRİ (610-632)

Hz. Muhammed (s.a.s.) 40 yaşında Peygamber oldu. 23 yıllık Peygamberlik
devresinin 13 yılı Mekke'de, 10 yılı Medine'de geçti. Bu itibârla
Peygamberlik devresinin:

a) Nübüvvet'den Hicret'e kadar devâm eden 13 yıllık süresine "Mekke Devri" (610- 622);

b) Hicretten vefâtına kadar olan 10 yıllık süresine de "Medine Devri" (622-632) denir.



MEKKE DEVRİ


I- HZ.MUHAMMED (S.A.S.)'İN PEYGAMBER OLUŞU


1- HİRA'DA İNZİVÂ

Eskiden
beri Mekke'deki hanîf ve zâhitler, recep ayında inzivâya çekilirlerdi.
Her biri, Mekke'nin 3 mil (bir saat) kuzeyinde Hira (Nûr) dağında bir
köşeye çekilir, tefekküre dalardı. (49)

40
yaşlarına doğru Hz. Peygamber (s.a.s.)'in kalbinde de bir yalnızlık
sevgisi belirdi. O da Hira (Nûr) Dağında bir mağaraya çekilip, günlerce
orada kalıyor, Cenâb-ı Hakk'ın sonsuz kudret ve azametini düşünerek
O'na ibâdet ediyordu. Giderken azığını da berâberinde götürüyor,
bitince evine dönüyor, sonra tekrar gidiyordu. Böylece Cenâb-ı Hakk,
O'nu büyük vazifesine hazırlıyordu. Zaman zaman "Sen Allah
elçisisin..." diye kulağına sesler geliyor, fakat etrafta hiç bir şey
göremiyordu.(50)

Hz.
Muhammed (s.a.s.)'e ilâhi vahyin başlangıcı, sâdık rüyâlar şeklinde
oldu. Gördüğü her rüya, olduğu gibi çıkıyordu. (51) Bu hâl, altı ay
kadar devam etti.


2-İLK VAHY

610
yılı Ramazan ayının(52) Kadir Gecesinde,(53) ridâsına bürünüp Hira'daki
mağarada düşünmeye dalmış olduğu bir sırada, bir sesin kendisini ismi
ile çağırmakta olduğunu duydu. Başını kaldırıp etrafına baktı; kimseyi
göremedi. Bu sırada her tarafı ansızın bir nûr kaplamıştı; dayanamayıp
bayıldı. Kendisine geldiğinde karşısında vahiy meleği Cebrâil'i gördü.
Melek O'na:

-"Oku" Dedi. Hz. Muhammed (s.a.s.):

-"Ben okuma bilmem", diye cevap verdi. Melek, Hz. Muhammed (s.a.s.)'i kucaklayıp güçsüz bırakıncaya kadar sıkdı.

-"Oku" diye emrini tekrarladı. Hz. Muhammed (s.a.s.) yine:

-"Ben
okuma bilmem..." cevâbını verdi. Melek emrini tekrarlayıp üçüncü defa
Hz. Peygamber (s.a.s.)'i sıktıktan sonra "el-Alak" Sûresi'nin ilk beş
âyetini okudu.

"Yaratan
Rabb'ının adıyle oku. O, insanı alak'tan (aşılanmış yumurtadan)
yarattı. Oku, kalemle (yazmayı) öğreten, insana bilmediğini belleten
Rabb'ın sonsuz kerem sahibidir." (El-Alak Sûresi, 1-5).

Meleğin
arkasından Hz. Peygamber (s.a.s.)'de bu âyetleri tekrarladı. Heyecanla
mağaradan çıkarak evine geldi. Yolda ilerlerken gök yüzünden bir sesin:


"Ya Muhammed. Sen
Allah'ın elçisisin, Ben de Cibril'im" dediğini duydu. Başını kaldırdığı
zaman, Cebrâil'i gördü.(54) Korku içinde evine vardı. Eşi Hz.
Hatice'ye:

"Beni
örtünüz, çabuk beni örtünüz" dedi. Bir müddet dinlenip heyecânı
geçtikten sonra gördüklerini Hz. Hatice'ye anlattı, kendimden
korkuyorum, dedi. Hz. Hatice, O'nu şu ölmez sözlerle teselli etti.

"Öyle
deme. Allah'a yemin ederim ki, Cenâb-ı Hakk hiç bir vakit seni
utandırmaz. Çünkü sen , akrabanı gözetirsin. İşini görmekten âciz
kimselerin ağırlıklarını yüklenirsin, Fakire verir, kimsenin
kazandıramayacağını kazandırırsın. Misâfiri ağırlarsın. Hak yolunda
zuhûr eden olaylarda halka yardım edersin..." (55)


3- VARAKA'NIN SÖZERİ

Hatice
daha sonra Hz. Peygamber (s.a.s.)'i amcazâdesi Nevfel oğlu Varaka'ya
götürdü. Varaka hanîflerdendi. Tevrât ve İncil'i okumuş, İbrânî dilini
ve eski dinleri bilen bir ihtiyardı. Varaka Peygamberimiz (s.a.s.)i
dinledikten sonra:

-"Müjde
sana yâ Muhammed, Allah'a yemin ederim ki sen Hz. İsâ'nın haber verdiği
son Peygambersin. Gördüğün melek, senden önce Cenâb-ı Hakk'ın Musâ'ya
göndermiş olduğu Cibril'dir. Keşki genç olsaydım da, kavmin seni
yurdundan çıkaracağı günlerde sana yardımcı olabilseydim... Hiç bir
Peygamber yoktur ki, kavmi tarafından düşmanlığa uğramasın, eziyet
görmesin..." (56) dedi. Aradan çok geçmeden Varaka öldü.

(49) Tarih-i Din-i İslâm, 2/60

(50) İbn Hişâm, 1/250

(51) el-Buhârî, 1/3; Tecrid Tercemesi, 1/3 (Hadis No:3); İbn Hişâm, 1/249-250

(52) Bkz. el- Bakara Sûresi, 185

(53) Bkz. el- Kadr Sûresi, 1

(54) İbn Hişâm, 1/253

(55) Bkz. el-Buhârî, 1/3; Tecrid Tercemesi, 1/3-10. (Hadis No:3)

(56) Bkz. el-Buhârî, 1/3;Tecrid Tercemesi, 1/3-10. (Hadis No:3)Alıntı

----------------------------------------


Forum Kuralları | S.S.S |Yönetim Ekibi
Sayfa başına dön Aşağa gitmek
http://sementafan.blogspot.com/
SEMENTA
YÖNETİCİ
YÖNETİCİ
avatar

Kadın
Mesaj Sayısı : 4694
Doğum tarihi : 15/12/87
Yaş : 30
Location : Gevezeçiçek
İş/Hobiler : Yayın Editörü/MÜZİK
Lakap : tatlı cadı
Kayıt tarihi : 23/07/07
Aldığı Övgü Aldığı Övgü : 42

karakter kağıdı
Healt:
10/10  (10/10)
Exp:
200/200  (200/200)
tuttuğu takım: BEŞİKTAŞ BEŞİKTAŞ
MesajKonu: Geri: Hz. MUHAMMED (sav) Hayatı   2010-01-05, 02:16

II- NEBÎLİK VE RASÛLLUK

Şüpheziz, seni biz, şâhit, müjdeleyici ve uyarıcı olarak gönderdik".

(Fetih Sûresi, Cool

İlk
vahiy'den sonra, kısa bir süre vahyin arkası kesildi.(57) Bir gün Hz.
Peygamber (s.a.s.) Hira'dan dönerken, bir ses işitti. Başını kaldırıp
semâya bakınca, kendisine daha önce Hira'daki mağarada gelen meleği
gördü. Korku ve heyecân içinde evine döndü.

"Hemen beni örtünüz, beni örtünüz." dedi. Bu esnada Cebrâil, el-Müddessir Sûresinin ilk âyetlerini getirdi.

"Ey
örtüsüne bürünen (peygamber). Kalk, (insanları) azâb ile korkut.
Rabb'ının adını yücelt (Namaz'da tekbir getir.) Elbiseni temiz tut.
Kötü şeyleri terket." (el-Müddessir Sûresi, 1-5).

İlk
vahiy ile Hz. Muhammed (s.a.s.) "Nebî" olmuş, henüz başkalarına "Hak
Dini" tebliğ ile görevlendirilmemişti. Bu ikinci vahiy ile "Risâlet"
verildi. Hak Dini tebliğ ile görevlendirildi. Ancak açık dâvet
emredilmedi.

1- İSLÂMDA İLK İBÂDET

İslâmda
Allah'a imândan sonra ilk farz kılınan ibâdet, namazdır. İkinci vahiy
ile el-Müddessir Sûresinin ilk âyetlerinin indirilmesinden sonra,
Mekke'nin üst yanında bir vâdide, Cibril (a.s.), Rasûlullah (s.a.s.)'e
gösterip öğretmek için abdest almış, peşinden Cibril'den gördüğü
şekilde Rasûlullah (s.a.s.) de abdest almıştır.

Sonra Cibril (a.s.) Hz. Peygamber (s.a.s.)'e namaz kıldırmış ve namaz kılmayı öğretmiştir.(58)

Eve
dönünce Rasûlullah (s.a.s.) abdest almayı ve namaz kılmayı eşi Hz.
Hatice'ye öğretmiş, o da abdest almış ve ikisi birlikte cemâatle namaz
kılmışlardır.


2- İLK MÜSLÜMANLAR

"İyilik işlemekte önde olanlar, karşılıklarını almakta da önde olanlardır."

(Vâkıa Sûresi, 10)

Hz.
Peygamber (s.a.s.)'e ilk imân eden ve O'nunla birlikte ilk defa namaz
kılan kişi, eşi Hz. Hatice oldu. Daha sonra evlâtlığı Hârise oğlu
Zeyd.(59) ve amcasının oğlu Hz. Ali Müslüman oldular.


a ) Hz. Ali'nin İslâm'ı Kabûl Etmesi

Ebû
Tâlib, Hz. Muhammed (s.a.s.)'i, 8 yaşından 25 yaşına kadar evinde
barındırmış O'nu öz çocuklarından daha çok sevmişti. Evliliğinden sonra
Hz. Muhammed (s.a.s.), eşi Hz. Hatice'nin evine geçmiş ve maddî
bakımdan refâha kavuşmuştu. (60) Ebû Tâlib'in âilesi ise pek
kalabalıktı. Peygamberimiz (s.a.s.) amcasının sıkıntısının biraz
azalması için 5 yaşından itibâren Ali'yi yanına almıştı. Bu yüzden Ali,
Hz. Peygamber (s.a.s)'in yanında kalıyordu.(61)

Hz.
Ali, Peygamberimiz (s.a.s.) ile Hz. Hatice'yi namaz kılarken görünce,
bunun ne olduğunu sordu. Peygamber Efendimiz, O'na Müslümanlığı
anlattı. O da Müslümanlığı kabûl etti. Bu esnâda Hz. Ali henüz on
yaşlarında bir çocuktu.


b) Hz. Ebû Bekir'in Müslüman Olması

Hz.
Muhammed (s.a.s.)'in yakın ve en samîmi dostu olan Ebû Kuhâfe oğlu Ebû
Bekir, Kureyş kabîlesi'nin Teymoğulları kolundandır. Baba ve anne
tarafından soyu, Hz. Peygamber (s.a.s.)'in soyu ile Mürre'de birleşir.

Hz.
Ebû Bekir'in Mekke'de Kureyş arasında büyük bir itibârı vardı. Zengin
ve dürüst bir tüccârdı. Aralarındaki güven ve samîmiyet sebebiyle,
Peygamberimiz (s.a.s.) âilesi dışındakilerden ilk olarak Hz. Ebû
Bekir'i İslâm'a dâvet etti. Hz. Ebû Bekir bu dâveti tereddütsüz kabûl
etti. Esâsen, câhiliyet devrinde bile putlara hiç tapmamış, ağzına bir
yudum içki koymamıştı. Hz. Ebû Bekir'in Müslüman olmasıyla,
Peygamberimiz (s.a.s.) büyük bir desteğe kavuştu. Onun gayret ve
delâletiyle, Mekke'nin önemli şahsiyetlerinden Affân oğlu Osmân, Avf
oğlu Abdurrahman, Ebû Vakkas oğlu Sa'd, Avvâm oğlu Zübeyr, Ubeydullah
oğlu Talha da Müslümanlığı kabûl ettiler. Hz. Hatice'den sonra Müslüman
olan bu 8 zata "İlk Müslümanlar" (Sabıkûn-i İslâm) denilir.

(57)
İlk vahiy ile ikinci vahiy arasında geçen "fetret-i vahy" süresinin ne
kadar devâm ettiğine dâir rivâyetler 15 gün ile 3 yıl arasında
değişmektedir. (Bkz. Tecrid Tercemesi, 1/11. Hadis No: 4'ün açıklaması)
Olayların seyrine göre, 1-2 aydan daha çok olmaması gerekir. 2-3 yıl
gibi uzun süre olduğunu söyleyenler, "gizli dâvet" süresi ile "fetret-i
vahy"i ayıramamış olmalıdırlar.

(58)
İbn Hişâm, 1/260-261; Tecrid Tercemesi, 2/231, (Hadis No: 227'nin
açıklaması); Tâhir Olgun, İbâdet Târihi, 28, İstanbul, 1946

(59)
Zeyd, Kudâa kabilesindendi. Küçük yaşta esir edilmiş, köle olarak
satılmıştı. Hz. Hatice, evliliklerinden sonra O'nu Hz. Muhammed
(s.a.s.)'e hediye etti. Babası Hârise, oğlunu araya araya nihâyet Hz.
Peygamber (s.a.s.)'in yanında buldu. Hz. Peygamber (s.a.s.) kendisini
âzâd ederek babası ile gitmesine izin verdi. Fakat Zeyd, babası ile
gitmedi; "babam da sensin, annem de..." diyerek, Hz. Muhammed
(s.a.s.)'den ayrılmadı. Hz. Muhammed (s.a.s.)'de onu evlâd edindi. (İbn
Hişâm, 1/265), Kur'an-ı Kerîm'de açık olarak adı geçen sahâbî, yalnızca
Zeyd'dir. (el-Ahzâb Sûresi, 37) Peygamberimiz (s.a.s.) onu Ümmü Eymen
ile evlendirmiş, bu evlilikten meşhûr komutan "Üsâme" doğmuştur. Zeyd,
Hicretin 8'inci yılında Mûte Savaşında şehid olmuştur. (Geniş bilgi
için bkz. Tecrid Ter. 4/538 - 540, Hadis No: 644)

(60) Bkz. ed-Duhâ Sûresi, 8

(61) Abbas da aynı maksatla Câfer'i yanına almıştı. (Bkz. İbn Hişâm, 1/263)

3- AÇIK DÂVETİN BAŞLAMASI (613-614 M)

Peygamber
(s.a.s.) Efendimiz ilk üç yıl halkı gizlice İslâm'a dâvet etti.
Yalnızca çok güvendiği kimselere İslâm'ı açıkladı. (62) Başta Hz. Ebû
Bekir olmak üzere, Hak dini kabul etmiş olanlar da, el altından
güvendikleri arkadaşlarını teşvik ediyorlardı. Bu üç yıl içinde
Müslümanların sayısı ancak 30'a çıkabildi.(63) Bunlar ibâdetlerini
evlerinde gizlice yapıyorlardı.

Peygamberliğin
dördüncü yılında (614 M.) inen: "Sana emrolunan şeyi açıkca ortaya koy,
müşriklere aldırma". (el-Hicr Sûresi, 94) anlamındaki âyet-i celile ile
İslâm'ı açıktan tebliğ etmesi emrolundu. Bunun üzerine Rasûl-i Ekrem
(s.a.s.) halkı açıktan İslâm'a dâvete başladı.

Harem-i Şerif'e gidip kendisine inen âyetleri açıktan okuyordu:

"Ey
insanlar şüphesiz ben, göklerin ve yerin mülk (ve hâkimiyetine) sâhip
ve kendinden başka hiç bir tanrı olmayan, dirilten ve öldüren Allah'ın
sizin hepinize gönderdiği Peygamberiyim. O halde Allah'a, ümmî nebiy
olan Rasûlune-ki O'da Allah'a ve O'nun sözlerine inanmıştır,- imân
edin, O'na uyun ki doğru yolu bulmuş olasınız..." (el-A'raf Sûresi,
158) diyerek onları İslâm'a dâvet ediyordu.

Açık
dâvetin başlamasından sonra, halkla daha kolay temas edebilmek için
Rasûlullah (s.a.s.), kendi evinden, Safâ ile Merve arasında işlek bir
yerde bulunan "Erkam"ın evine taşındı. Bir çok kimse bu evde İslâm'la
şereflendiği için bu eve "Dâr-ı İslâm" denildi.(64/1)

4- YAKIN AKRABASINI İSLÂM'A DÂVETİ

"Önce
en yakın akrabanı (Allah'ın azâbıyla) korkut" (eş Şuarâ Sûresi, 214)
anlamındaki âyet-i celîle inince Rasûl-i Ekrem (s.a.s.), Safâ Tepesi'ne
çıkarak:

"Ey
Abdülmuttaliboğulları, Ey Fihroğulları, Ey Abdimenâfoğulları, Ey
Zühreoğulları..." diyerek bütün akrabasına oymak oymak seslendi. Hepsi
toplandıktan sonra:

-"Ey
Kureyş cemâati, size "şu dağın eteğinde veya şu vâdide düşman süvârisi
var. Üzerinize baskın yapacak desem, bana inanır mısınız?" diye sordu.
Hepsi bir ağızdan:

-"Evet,
inanırız, çünkü şimdiye kadar senden hiç yalan duymadık, sen yalan
söylemezsin..." dediler. O zaman Rasûlullah (s.a.s.):

-"O
halde ben size, önümüzde şiddetli bir azâb günü bulunduğunu, Alah'a
inanıp, O'na kulluk etmeyenlerin bu büyüyk azâba uğrayacaklarını haber
veriyorum... Yemin ederim ki, Allah'tan başka ibâdete lâyık tanrı
yoktur. Ben de Allah'ın size ve bütün insanlara gönderdiği
Peygamberiyim...(Rasûl-i Ekrem her bir oymağa ayrı ayrı hitâb ederek)
Allah'tan kendinizi ibâdet karşılığında satın alarak, azâbından
kurtarınız. Bu azâbtan kurtulmanız için, ben Allah tarafından verilmiş
hiç bir nüfûza sâhip değilim..."(64/2)

-"Ey
Kureyş Cemâati! Siz uykuya dalar gibi öleceksiniz. Uykudan uyanır gibi
dirileceksiniz. Kabirden kalkıp Allah divânına varınca, muhakkak
dünyadaki bütün yaptıklarınızdan hesâba çekileceksiniz. İyiliklerinizin
mükâfâtını, kötülüklerinizin de cezâsını göreceksiniz. "O Mükâfât ebedi
Cennet, cezâ da Cehennem'e girmektir..." (65) diyerek sözlerini
bitirdi.

Peygamberimiz (s.a.s.)'in bu sözleri, umumi bir muhâlefetle karşılanmadı. Yalnızca Ebû Leheb:

-"Helâk olasıca, bizi bunun için mi çağırdın?" sözleriyle Rasûlullah (s.a.s.)'in gönlünü kırdı. Bunun üzerine onun hakkında:

"Ebû
Leheb'in iki elleri kurusun,yok olsun. O'na ne malı ne de kazandığı
fayda verdi. Alevli bir ateşe yaslanacaktır O. Boynunda bükülmüş bir ip
olduğu halde, karısı da odun hammalı olarak." (Leheb Sûresi, 1-5)
meâlindeki sûre-i celîle nâzil oldu.(66)


(62) İbn Hişâm, 1/280

(63)
Târih-i Din-i İslâm, 2/145; Bu esnâda Müslümanlık çevrede de yavaş
yavaş duyuluyor, ağızdan ağıza yayılıyordu. "Muhammed (s.a.s.) yeni bir
din çıkarmış.. Abdülmuttalib'in yetimine gökten haberler geliyormuş...
diye alay edenler oluyordu.

(64/1) Târih-i Din-i İslâm, 2/151,

(64/2) Bkz. Riyâzü's-sâlihîn Tercemesi, 1/361, (Hadis No: 327)

(65) el-Buhârî, 3/191 ve 4/161; Tecrid Tercemesi, 8/252-255 (Hadis No: 1170) ve 9/283-289; İbnü'l-Esîr, el-Kâmil, 2/60-61

(66) İbnü'l-Esîr,a.g..e., 2/60-61; Târih-i Din-i İslâm, 2/154


III- MEKKE MÜŞRİKLERİNİN MÜSLÜMANLARA KARŞI DAVRANIŞLARI

İslâm'ın Mekke'de yayılmaya başlaması ile Mekke halkı iki kısma
ayrıldı. l) Müslümanlar, 2) Müslümanlığı kabûl etmeyen müşrikler.

Müşriklerin,
Müslümanlara karşı davranışları, sırasıyla beş safha geçirdi: Alay,
hakaret, işkence, ilişkileri kesme (boykot), memleketten çıkarma ve
öldürme (şiddet politikası).

1- ALAY VE HAKARET DÖNEMİ

Kureyşliler
başlangıçta Hz. Muhammed (s.a.s)'in Peygamberliğini önemsememiş
göründüler. İmân etmemekle beraber, putlar aleyhine söz söylemedikçe,
Hz. Peygamber (s.a.s.)'in dâvetine ses çıkarmadılar. Yalnızca,
Rasûlullah (s.a.s.)'i gördüklerinde, "İşte gökten kendisine haber
geldiğini iddia eden..." diyerek eğlendiler. Müslümanları alaya alıp
küçümsediler. Böylece "alay devri" başlamış oldu.

Kurân-ı Kerîm, onların bu tutumlarını bize bildirmektedir.

"Suçlular,
şüphesiz mü'minlere gülerlerdi. Yanlarından geçtiklerinde, birbirlerine
göz kırpıp, kaş işâretiyle istihzâ ederlerdi. Arkadaşlarına
döndüklerinde, eğlenerek (neş'e içinde) dönerlerdi. Mü'minleri
gördüklerinde, "bunlar gerçekten sapık kimseler" derlerdi.
(el-Mutaffifîn Sûresi, 29-32)

Putlarla
ilgili, "Siz de; Allah'ı bırakıp tapmakta olduklarınız (putlar) da, hiç
şüphesiz Cehennem odunusunuz..." (el-Enbiya Sûresi, 98) anlamındaki
âyet-i kerîme inince, müşrikler son derece kızdılar. Artık Müslümanlara
düşman olup, hakaret ettiler. Böylece, "hakaret devri" başladı.

Kureyş'in
puta tapıcılıkta yararı vardı. Mekke puta tapıcıların merkezi
durumundaydı. Kâbe ve civârındaki putları ziyâret için gelenlerle Mekke
hergün dolup taşıyor, bu yüzden Kureyş, hem para, hem itibâr
kazanıyordu. Mekke'de Müslümanlık yayılırsa bütün bu menfaatler elden
gittiği gibi, diğer kabîleler Kureyş'e düşman olabilirlerdi. Üstelik
Müslümanlık herkesi eşit sayıyor, soy-sop, asâlet, zenginlik-fâkirlik
farkı gözetmiyordu. Bu yüzden Kureyş ileri gelenleri Müslümanlığı kendi
çıkarları için tehlikeli gördüler. Müslümanlığın yayılmasını önlemek ve
ortadan kaldırmak için her çâreye başvurdular.


2- İŞKENCE DÖNEMİ

a) Kureyş'in Ebû Tâlib'e Başvurması:

Kureyş'in
ileri gelenlerinden Utbe b. Rabia, Şeybe b. Rabia, Ebû Cehil, Ebû
Süfyan, Velîd b. Muğıra, Âs b. Vâil ve Âs b. Hişâm'dan oluşan bir
hey'et Hâşimoğullarının reisi Ebû Tâlib'e gelerek:

"Kardeşinin
oğlu ilâhlarımıza hakaret ediyor, dinimizi yeriyor, bizi aptal,
dedelerimizi sapık gösteriyor. Ya O bu işten vazgeçsin, yahut sen
himâyeden vazgeç de, biz hakkından gelelim..." dediler. Ebû Tâlib
onları tatlılıkla savdı.(67) Hz. Peygamber (s.a.s.)'in eskisi gibi
görevine devam ettiğini görünce yeniden Ebû Tâlib'e geldiler.

"Artık
sabır ve tahammülümüz kalmadı. Ne olacaksa olsun, iki taraftan biri yok
olsun, diğeri kurtulsun..." diye tehdit ettiler. Ebû Tâlib durumun
nâzik olduğunu gördü. Bütün Kureyş'e karşı koyamazdı. Yeğeni Hz.
Muhammed (s.a.s.)'e durumu anlatarak:

-"Bak
oğlum, akraba arasında düşmanlık sokmak iyi olmaz. Sen yine dinine göre
hareket et, ama onların putlarını aşağılama, onlara sapık deme. Kendini
de , beni de koru, bana gücümün üstünde yük yükleme..." dedi. Hz.
Peygamber (s.a.s.) üzüldü. Artık amcası da kendisini koruyamıyacaktı.
Müslümanlar henüz sayıca az ve zayıftı. Mübârek gözleri yaşlarla
dolarak:

-"Ey
amca, Allah'a yemin ederim ki, onlar sağ elime Güneş'i, sol elime de
Ay'ı koysalar, ben yine görevimi bırakmam..." diyerek ayrılmak üzere
yerinden kalktı.Yeğeninin gücenmesine dayanamayan Ebû Tâlib:

-"Ey
kardeşimin oğlu, istediğini söyle, yemin ederim ki, seni hiç bir zaman,
hiç bir şey karşısında himâyesiz bırakacak değilim." dedi.(68) Daha
sonra Ebû Tâlib, Hâşimoğullarını toplayarak durumu anlattı ve Kureyş'e
karşı âile şerefi adına Hz. Peygamber (s.a.s.)'in korunmasını istedi.
Ebû Leheb'den başka bütün âile fertleri, Müslüman olsun, olmasın, bu
teklifi kabûl ettiler.(69)


b) Kureyş'in Hz.Peygamber (s.a.s)'e Başvurması

Ebû Tâlib'e yaptıkları mürâcaatlardan bir sonuç alamayınca Kureyş uluları bizzât, Hz. Peygember (s.a.s.)'e geldiler:

-"Yâ
Muhammed! Sen soy ve şeref yönünden hepimizden üstünsün. Fakat Araplar
arasında, şimdiye kadar hiç kimsenin yapmadığını yaptın; aramıza
ayrılık soktun, bizi birbirimize düşürdün. Eğer maksadın zengin
olmaksa, seni kabîlemizin en zengini yapalım. Reislik istersen, başkan
seçelim. Evlenmek düşünüyorsan, Kureyş'in en asil ve en güzel kadınları
ile evlendirelim. Eğer cinlerin kötülüğüne kapılmışsan, seni tedâvî
ettirelim. İstediğin her fedakârlığa katlanalım. Bu davâ'dan vazgeç,
düzenimizi bozma..." dediler. Rasûlullah (s.a.s.):

-"Söylediklerinizden
hiç biri bende yok. Beni Rabb'ım size Peygamber gönderdi, bana kitâp
indirdi. Cenâb-ı Hakk'ın emirlerini size tebliğ ediyorum. İmân
ederseniz, dünya ve âhirette mutlu olursunuz. İnkâr ederseniz, Cenâb-ı
Hak aramızda hükmedinceye kadar sabredip bekleyeceğim. Putlara
tapmaktan vazgeçip, yalnızca Allah'a ibadet ediniz...." diye cevâp
verdi. (70)

- "Bizim 360 tane putumuz Mekke'yi idâre edemezken bir tek Allah dünyayı nasıl idâre eder..." diyerek gittiler.(71)

"O
kâfirler, içlerinden bir uyarıcının (Peygamberin) geldiğine şaştılar.
'Bu yalancı bir sihirbâzdır' dediler. O (Peygamber) bütün ilâhları tek
bir Tanrı mı yapmış? Bu cidden şaşılacak birşey... dediler". (Sa'd
Sûresi, 4-5).


c) İlk Müslümanların Gördükleri Eza ve Cefalar

Müşrikler,
Ebû Tâlib ve Hz. Peygamberle yaptıkları görüşmelerden netice alamayınca
Müslümanlara ezâ ve işkenceye başladılar.(72)

Hz.
Ebû Bekir, Hz. Osman gibi kuvvetli ve itibârlı bir âileye mensup
olanlara pek ilişemiyorlardı. Fakat kimsesiz, fakir Müslümanlara,
özellikle köle ve câriyelere cihân târihinde eşine rastlanmayan vahşet
derecesinde işkenceler yapıyorlardı. Ebû Füheyke, Habbâb, Bilâl,
Suhayb, Ammâr, Yâsir ve Sümeyye bunlardandı.

Safvân
b. Ümeyye'nin kölesi olan Ebû Füheyke, efendisi tarafından her gün
ayağına ip bağlanarak, kızgın çakıl ve kumlar üzerinde sürükletilirdi.

Demirci
olan Habbâb, kor hâlindeki kömürlerin üzerine yatırılmış; kömürler
sönüp kararıncaya kadar, göğsüne bastırılarak kıvrandırılmıştı.

Ammâr'ın
babası Yâsir, bacaklarından iki ayrı deveye bağlanıp, develer ters
yönlere sürülerek parcalanmış, kocasının bu şekilde vahşice
öldürülmesine dayanamayıp müşriklere karşı söz söyleyen Sümeyye, Ebû
Cehil'in attığı bir ok darbesiyle öldürülmüştü.(73)

Halef
oğlu Ümeyye, kölesi Habeşli Bilâl'i hergün çırılçıplak kızgın kumlar
üzerine yatırır, göğsüne kocaman bir taş koyarak güneşin altında
saatlerce bırakır; Hz. Peygamber (s.a.s.)'e küfretmesi, Müslümanlığı
terk etmesi için ezâ ederdi. Birgün, ellerini ayaklarını sımsıkı
bağlayarak boynuna bir ip geçirmiş, sokak çocuklarının eline vererek
çıplak vücûdunu kızgın kumlar üzerinde Mekke sokaklarında sürütmüştü.
Sırtı yüzülüp kanlar içinde kalan Bilâl, bu durumda yarı baygın halde
bile "Ehad, Ehad" (Allah bir, Allah bir) diyordu.(74)

Anne
ve babası vahşice öldürülen Ammâr, gördüğü işkencelere dayanamamış,
müşriklerin istedikleri sözleri söylemişti. Ellerinden kurtulunca,
ağlayarak Hz. Peygamber (s.a.s.)'e durumu anlatmış, Rasûlullah
(s.a.s.)'de: "Sana tekrar eziyet ederlerse; kurtulmak için yine öyle
söyle" demişti."(75)

Hz.
Ebû Bekir, müşrik sâhiplerinin işkencelerinden kurtarmak için, yedi
tane Müslüman köle ve câriyeyi büyük bedeller ödeyerek satın alıp âzâd
etmişti. Rasûlullah (s.a.s.)'in müezzini Bilâl bunlardandı.(76)

Hâşimîlerden
çekindikleri ve Ebû Tâlib'in himayesinde olduğu için önceleri
Rasûlullah (s.a.s.)'in şahsına dokunamıyorlardı. Zamanla "mecnûn,
falcı, şâir sihirbaz" gibi sözler söylemeğe başladılar. En sonunda
fırsat buldukça O'na da hakaret, işkence ve her türlü kötülüğü
yapmaktan çekinmediler. Geçeceği yollara dikenler döküyorlar, üzerine
pis şeyler atıyorlar, kapısına kan ve pislik sürüyorlar, evinin önüne
pislik atıyolardı. Bir defa Harem-i Şerifte namaz kılarken "Ukbe b. Ebî
Muayt" saldırıp boğmak istemiş, Hz. Ebû Bekir kurtarmıştı (77) Başka
bir zaman, Kâbe'nin yanında namaz kılarken, Ukbe b. Ebî Muayt Ebû
Cehil'in teşvikiyle yeni kesilmiş bir devenin iç organlarını, secdeye
vardığında üzerine atmış; kızı Fâtıma yetişip üzerindeki pislikleri
temizledikten sonra, başını secdeden kaldırabilmişti.(78) Müşriklerin
kötülükleri giderek dayanılmaz bir duruma gelmiş. Müslümanlar Mekke'de
barınamaz hâle gelmişlerdi.

(67) İbn Hişâm, 1/283-284; İbnü'l-Esîr, a.g.e., 2/63

(68) İbn Hişâm, 1/284; İbnü'l-Esîr, a.g.e., 2/64; Târih-i Din-i islâm, 2/156

(69) İbn Hişâm, 1/287; Târih-i Din-i İslâm, 2/158

(70) İbn Hîşâm, 1/315-316; Târih-i Din-i İslâm, 2/161

(71) Târih-i Din-i İslâm, 2/163

(72) İbn Hişâm, 1/287

(73) Zâdü'l-Meâd, 2/116; Asr-ı Saâdet, 1/254

(74) Zâdü'l-Meâd, 2/116; Asr-ı Saâdet, 1/253

(75)
"Kalbi imânla dolu olduğu halde, zor ve baskı altında olan kimseler
dışında, imândan sonra Allah'ı inkâr edip gönlünü küfre açan kimselere
Allah katından bir gazap vardır. Büyük azâb da onlar içindir." (en-Nahl
Sûresi, 106) anlamındaki âyet-i kerime o olaydan sonra indi.

(76) İbnü'l-Esîr, 2/66-70; Zâdü'l-Meâd, 2/117; Tecrid Tercemesi 6/ H.No 1017'nin izahı.

(77) el-Buharî, 4/240; Tecrid Tercemesi 10/45-48 (Hadis No : 1544); İbnül Esîr, a.g.e. 2/279

(78)
el-Buhârî, 1/65; Tecrid Tercemesi, 1/161-164 (Hadis No: 177) ve
2/377-378 (Hadis No: 314); Rasûlüllah (s.a.s.) namazını bitirdikten
sonra, üç defa: "Allahım, Kureyş'i Sana havale ediyorum" buyurmuş sonra
da orada aralarında gülüşüp istihza etmekte olan Ebû Cehil, Utbe b.
Rabia, Şeybe, b. Rabia, Velid b. Ukbe b. Ebî Muayt, Ümeyye b. Halef'i
isim isim sayarak, "Allahım, şu güruhu sana havale ediyorum"
buyurmuştur. Bunların hepsi de Bedir Savaşında öldürülerek bir çukura
atıldılar. Tecrid Tercemesi, 1/161 (Hadis No: 177) ve 10/47-48


3- HABEŞİSTAN'A HİCRET

"Zulme uğradıktan sonra, Allah yolunda hicret edenleri, and olsun ki,
dünyada güzel bir yerde yerleştiririz. Âhiret ecri ise daha büyüktür."

(en-Nahl Sûresi, 41)

a) Habeşistan'a İlk Hicret Edenler (615 M.)

Müşriklerin
ezâları dayanılmaz bir hal almıştı. Müslümanlar serbestçe ibâdet
edemiyorlardı. Bu sebeple Rasûlullah (s.a.s.) Müslümanların
Habeşistan'a hicret etmelerine izin verdi.

Müslümanlar
Habeşistan'a iki defa hicret ettiler. İlk defa 12'si erkek, 4'ü kadın
16 kişi Mekke Devri'nin (Peygamberliğin) 5'inci yılında (615 M.) Recep
ayında Mekke'den gizlice ayrılarak Kızıldeniz kıyısında birleştiler.
Başlarında bir reisleri yoktu. Buradan kiraladıkları bir gemi ile
Habeşistan'a geçtiler. İçlerinde, Hz. Osman, eşi Rukiyye, Zübeyr b.
Avvâm, Abdurrahman b. Avf ve Abdulllah b. Mes'ûd gibi muhterem zâtlar
da vardı.(79)


b) İkinci Habeşistan Hicreti (616 M.)

İlk
hicret edenler Habeşistan'da iken inen "en-Necm Sûresi"ni Hz. Peygamber
(s.a.s.) Hârem-i Şerifte müşriklere okudu. Bitince, sûrenin sonunda
"secde âyeti" bulunduğu için, Allah'a secde etti. Bu sûrenin 19 ve
20'inci âyetlerinde müşriklerin putlarından "Lât, Uzza ve Menât'ın"
isimleri de geçtiğinden müşrikler de Hz. Peygamber (s.a.s.)'le birlikte
putları için secde etmişlerdi. Bu olay, "Mekkeliler toptan Müslüman
oldu" diye bir şâyianın çıkmasına sebep olmuş, bu asılsız şâyia tâ
Habeşistan'da duyulmuş, bu yüzden hicret eden Müslümanlar da,
Habeşistan'da üç ay kaldıktan sonra dönmüşlerdi.(80) Müslümanlar,
Habeşistan'dan döndüklerine pişman oldular. Çünkü müşrikler zulüm ve
işkencelerini daha da artırmışlardı. Bu sebeple Müslümanlar, Mekke
Devri'nin 7'inci yılında (616 M.) 77'si erkek, 13'ü kadın olmak üzere
90 kişi 2'inci defa Habeşistan'a hicret ettiler. Bu ikinci hicrette
kafile başkanı Hz. Ali'nin ağabeyi Câfer Tayyar'dı.(81)


c) Kureyş Elçileri İle Câfer Arasında Geçen Münâzara

Müslümanların
Habeşistan'a hicreti, müşrikleri endişelendirdi. Müslümanlığın etrâfa
yayılmasından korktular. Hicret eden Müslümanların kendilerine teslim
edilmesi için Habeşistan Necâşi'si (82) Ashame'ye kıymetli hediyelerle
Amr b. Âs ile Abdullah b. Ebî Rabia'yı elçi olarak gönderdiler.(83)
Necâşi Müslümanlarla Kureyş elçilerini huzurunda karşılaştırdı.
Müslümanlara:

-"Kureyşliler elçi göndermişler, sizi geri istiyorlar, ne dersiniz" diye sordu. Müslümanların reisi Câfer ayağa kalkarak:

-"Ey hükümdar, sorunuz onlara, biz onların kölesi miyiz?"

Kureyş delegeleri adına Âs oğlu Amr (Amr b.Âs) cevâp veriyordu:

-Hayır, hepsi hürdür.

-Onlara borcumuz mu var?

-Hayır, hiç birinde alacağımız yok.

-Kısas edilmemiz için, onlardan öldürdüğümüz kimse var mı?

-Öyle bir isteğimiz yok.

-O halde bizden ne istiyorlar?

Amr cevap verdi:

-"Bunlar
atalarımızın dininden çıktılar, ilâhlarımıza hakaret ettiler, gençlerin
inançlarını bozdular, aramıza ayrılık soktular."

Bu iddialara karşı Câfer:

-"Ey
hükümdar, biz câhil bir kavimdik. Taştan, ağaçtan yaptığımız putlara
tapıyorduk. Kız çocuklarımızı diri diri taprağa gömüyor, ölmüş
hayvanların leşlerini yiyorduk. İçki, kumar, fuhuş ve hertürlü
ahlâksızlığı yapıyorduk. Hak hukuk tanımıyorduk. Kuvvetliler zayıfları
eziyor, zenginler fakirlerin sırtından geçiniyordu.

Cenâb-ı
Hakk bizim hidâyetimizi diledi. İçimizden soyu-sopu, asâleti, ahlâk,
fazilet ve dürüstlüğü hakkında kimsenin kötü söz edemeyeceği bir
Peygamber gönderdi. O bizi puta tapma zilletinden kurtardı. Tek,
Allah'ı tanıttı. Yalnız O'na kulluğa çağırdı. Bütün ahlâksızlıklardan
uzaklaştırdı. Doğru söylemeği, emâneti gözetmeyi, akrabalık haklarına
riâyeti, komşularla hoş geçinmeyi öğretti. Yalan söylemeği, yetim malı
yemeği, haksızlık etmeği yasakladı.

Biz
O'na inandık. O'nun gösterdiği Hak Dini kabûl ettik. Bu yüzden
kavmimizin hakaret ve işkencelerine uğradık. Fakat dinimizden dönmedik.
Dayanamaz hâle gelince onlardan kaçıp, sizin himâyenize sığındık..."
dedi. Kur'ân-ı Kerim'den âyetler okuyarak herkesi heyacâna getirip
ağlattı.(84) Hz. İsâ ve Meryem'le ilgili olarak:

"Meryem
çocuğu alıp kavmine getirdi. Onlar: Meryem, utanılacak bir şey yaptın.
Ey Harûn'un kızkardeşi, baban kötü bir kimse değildi, annen de iffetsiz
değildi... dediler. Meryem çocuğu gösterdi: Biz beşikteki çocukla nasıl
konuşabiliriz... dediler. Çocuk: Ben şüphesiz Allah'ın kuluyum, bana
kitap verdi ve beni Peygamber yaptı. Nerede olursam olayım, beni
mübârek kıldı. Yaşadığım müddetçe namaz kılmamı, zekât vermemi ve
anneme iyi davranmamı emretti, beni bedbaht bir zorba kılmadı. Doğduğum
günde, öleceğim günde ve dirileceğim günde bana selâm olsun.. dedi".

İşte hakkında şüpheye düştükleri Meryem oğlu İsâ gerçek söze göre budur." (Meryem Sûresi, 27, 34)

Bu âyetleri dinleyen Habeş hükümdarı:

-"Allah'a
yemin ederim ki, bu sözler Hz. İsây'a gelen sözlerle aynı kaynaktan,"
dedi ve Kureyş elçilerinin teklifini reddetti.(85)

Ertesi gün, Amr Necâşi'nin huzuruna çıkarak:

-"Onlar
Hz. İsâ hakkında yakışıksız sözler söylüyorlar", diyerek hükümdarı
tahrik etmek istedi. Çünkü Habeş Necâşisi Ashame Hırıstiyandı.

Bu idiaya karşı Câfer:

-"Biz, Hz. İsâ hakkında Cenâb-ı Hak Kur'ân'da ne bildirmişse ancak onu söyleriz" dedi ve sonra şu anlamdaki âyeti okudu.

"Meryem
oğlu İsâ Mesih, Allah'ın Peygamberi, Meryem'e ulaştırdığı kelimesidir.
O, Allah tarafından bir rûhdur..." (en-Nisâ Sûresi, 171)

Bunun üzerine Necâşi yerden bir çöp alıp göstererek:

"-Hz.
İsâ'nın dedikleri ile sizin söyledikleriniz arasında şu çöp kadar bile
fark yok. Sizi ve Peygamberinizi tebrik ederim. Şehâdet ederim ki, O
zât, hak Peygamberdir. O'nu Hz İsâ müjdelemişti..." dedi. Sonra, Kureyş
elçilerine:

"-Peygamberlerini yalanlayan kavmin hediyesi bana lâzım değil," diyerek getirdikleri hediyeleri geri verdi.(86)

Habeşistan'da
Müslümanlar güven içinde kaldılar. Bunlardan bir kısmı, Müslümanlar
Medine'ye hicret edince Medine'ye gittiler (622 M.). Bir kısmı
Hudeybiye barışına kadar orada kaldılar. (628 M.) Câfer'in
başkanlığında son 16 kişilik kafile ise Hayber'in fethi esnâsında
Medine'ye döndü. (628 M.)


(79) İbn Hişâm, 2/344-353; İbnü'l-Esir, a.g.e., 2/76-77; Zâdü'l-Meâd, 2/117

(80) İbnü'l-Esîr, a.g.e., 2/77; İbn Hişâm, 2/3; Zâdü'l-Meâd, 2/118

(81) İbnü'l-Esîr, a.g.e, 2/78.

(82) "Necâşi", Habeş hükümdârlarının ünvanıdır.

(83) İbn Hişâm, 1/356-357; İbnü'l-Esîr, 2/79; Zâdü'l-Meâd, 2/121

(84) İbn Hişâm, 1/359-360; İbnü'l-Esîr, a.g.e., 2/79-81; Târih-i Din-i İslâm, 2/216-218

(85) İbn Hişâm, 1/360; Târih-i Din-i İslâm, 2/221

(86) İbn Hişâm, 1/361-362; İbnü'l-Esîr, 2/81

4- HZ. HAMZA VE HZ. ÖMER'İN MÜSLÜMAN OLMALARI

a) Hz. Hamza'nın Müslüman Olması

Hamza,
Peygamberimizin amcalarındandır. Süveybe'den O da emdiği için,
Rasûlullah (s.a.s.) ile süt kardeştir. Mekke Devri'nin 6'ıncı (616 M.)
yılında Müslüman olmuştur.

Peygamberimiz
bir gün "Safâ" tepesinde otururken yanından Ebû Cehil geçti. Rasûlullah
(s.a.s.)'e çirkin sözlerle hakarette bulundu. Peygamberimiz hiç bir
karşılık vermedi.

Hamza
o gün ava gitmişti. Dönüşünde, bir câriye, olayı Hamza'ya anlattı.
Hamza henüz Müslüman olmamıştı. Yeğenine hakaret edilmesine dayanamadı,
silahını çıkarmadan, derhal Kureyşin toplantı yerine gitti. "Kardeşimin
oğluna hakaret eden sen misin?" diyerek yayı ile Ebû Cehil'in kafasına
vurup yaraladı. Ebû Cehil, "Hamza Müslüman oluverir" korkusu ile ses
çıkarmadı. (87) Ebû Cehil'den, Peygamberimize yaptığı hakaretin öcünü
alan Hamza, Rasûlullah (s.a.s.)'e giderek O'nu teselli etmek istedi.
Rasûlullah (s.a.s.)'in ancak imân etmesi ile memnûn olacağını söylemesi
üzerine, şehâdet getirip Müslüman oldu.(88)

Hz.
Hamza son derece cesûr, kuvvetli, gözünü budaktan sakınmaz bir kişiydi.
Kendisinden üç gün sonra da Ömer Müslüman oldu. Bu ikisinin Müslüman
olmalarıyla, Müslümanlar büyük destek buldular.


b) Hz. Ömer'in Müslüman Olması

Hz.
Hamza'nın İslâm'ı kabûlü, Müslümanları sevindirmiş fakat müşrikleri
telaşlandırmıştı. Kureyş ileri gelenleri "Dârü'n-Nedve" de toplandılar.
"Bunlar gittikce çoğalıp kuvvetleniyorlar, çabuk çâresine bakmazsak,
ileride önünü alamayacağımız tehlikeler doğar... Buna kesin çâre
bulmalayız" dediler. Çeşitli teklifler ortaya atıldı. Ebû Cehil:

"-Muhammed
(s.a.s.)'i öldürmekten başka çıkar yol yok. Bu işi yapana şu kadar deve
ve altın verelim," deyince Ömer ayağa kalktı:

"-Bu
işi ancak Hattâb oğlu yapar"? dedi. Ömer alkışlar arasında yola çıktı.
Silahlarını kuşanıp giderken yolda Abdullah oğlu Nuaym'e rastladı.
Nuaym:

"-Nereye böyle ya Ömer"? diye sordu. Ömer:

"-Araplar arasına ayrılık sokan Muhammed'in vücûdunu ortadan kaldırmağa"... diye cevâp verdi.

"-Ya
Ömer, sen çok zor bir işe kalkışmışsın. Müslümanlar Muhammed
(s.a.s.)'in etrafında pervane gibi dönüyor, seni O'na yaklaştırmazlar.
Yapabildiğini kabûl etsek, Hâşimoğulları seni yaşatmazlar"... dedi.
Ömer bu sözlere kızdı.

"-Yoksa sen de mi onlardansın"? diye çıkıştı. Nuaym:

"-Sen benden önce kendi yakınlarına bak. Enişten Saîd ile kız kardeşin Fâtıma Müslüman oldular," dedi.

Ömer
buna hiç ihtimâl vermedi. Fakat içine düşen şüpheyi gidermek için,
yolunu değiştirip doğru eniştesi Saîd b. Zeyd'in evine vardı. Bu esnâda
içeride Kur'ân-ı Kerîm okunuyordu. Ömer, kapı önünde okunanları işitti.
Kapıyı kırarcasına vurdu.

İçerdekiler
Ömer'i görünce telaşlandılar. Ömer'in İslâm'a olan düşmanlığını
biliyorlardı. Hemen Kur'ân sahifesini sakladılar ve kapıyı açtılar.
Ömer:

-"Nedir o okuduğunuz şey"? diye bağırdı. Eniştesi:

-"Bir şey yok", diye cevap verdi. Ömer:

-"İşittiklerim
doğruymuş" diyerek, hiddetle eniştesinin üzerine atıldı. Araya giren
kız kardeşinin, bir tokatla yüzünü kan içinde bıraktı. Canı yanan
kızkardeşi Fâtıma:

-"Ya
Ömer, Allah'tan kork. Ben ve eşim Müslüman olduk, bundan gurur
duyuyoruz ve senden korkmuyoruz. Öldürsen de dinimizden dönmeyiz"...
dedi ve şehâdet getirdi. Yüzü kan içindeki kız kardeşinin bu hâli ve
sözleri Ömer'i sarstı, kalbinde bir yumuşama başladı, âdeta
yaptıklarına pişmandı. Olduğu yere oturdu:

-"Hele
şu okuduğunuz şeyi getirin, göreyim", dedi. Kız kardeşi Kur'ân-ı Kerîm
sahifesini O'na verdi. Bu sahife "Tâ Hâ" veya "Hadîd" Sûresinin ilk
âyetleriydi. Ömer büyük bir ilgi ile sahifeyi okumaya başladı.

"Göklerde
ve yerde ne varsa, hepsi Allah'ı tesbîh ederler. Yegâne galip ve hikmet
sahibi olan O'dur. Göklerin ve yerin hükümranlığı O'nundur, hem
diriltir, hem öldürür. O her şeye hakkıyla kâdirdir. O her şeyden
öncedir. Kendisinden sonra hiç bir şeyin kalmayacağı Son'dur, varlığı
aşikârdır, gerçek mâhiyeti insan için gizlidir, O her şeyi bilir"...
(el- Hadîd Sûresi, 1-3)

Ömer
bu âyetleri okuduktan sonra derin bir düşünceye daldı. Allah Kelâmı'nın
yüksek mânâ ve fesâhati onun kalbine işlemişti. "Göklerde ve yerde olan
şeyler hepsi Allah'ın, bizim putlarımızın bir şeyi yok...," diye
düşündü. "Beni Rasûlullah (s.a.s.)'in yanına götürün" dedi O esnada Hz.
Peygamber (s.a.s.) Safâ semtinde Erkâm'ın evindeydi.

Ömer'in silahlı olarak geldiğini gören Müslümanlar telaşlandılar. Yalnızca, Hz. Hamza:

-İyilik
için gelirse ne âlâ, aksi halde geleceği varsa, göreceği de var, telâşa
gerek yok... dedi. Sağından ve solundan iki kişi tutarak Rasûlullah
(s.a.s.)'in huzuruna götürdüler. Ömer, Hz. Peygamber (s.a.s.)'in önünde
diz çökerek şehâdet getirdi. Orada bulunanlar sevinçlerinden hep birden
tekbir getirdiler. Safâ tepesinde yükselen "Allâhü Ekber" sadâsı ile
Mekke ufuklarını çınlattılar.(89)

Ömer:

-"Kaç kişiyiz"? diye sordu.

-"Seninle 40 olduk," dediler. Ömer:

-"O halde ne duruyoruz"? Hemen çıkalım, Harem-i Şerîf'e gidelim, dedi. Bütün Müslümanlar toplu halde Kâbe'ye gittiler.

Kureyş, Dâru'n-Nedve'de sonucu merak içinde beklemekteydi. Müslümanların toplu halde Harem-i Şerîf'e ilerlediğini görünce:

-"İşte Ömer, hepsini önüne katmış getiriyor... " dediler.

Ömer Kureyşlileri görünce:

-"Beni
bilen bilsin, bilmeyen öğrensin, Ben Hattab oğlu Ömer'im. İşte Müslüman
oldum..." dedi ve şehâdet getirdi. Kureyşliler şaşkına döndüler. Her
biri bir tarafa savuştu.

Müslümanlar ilk defa Harem-i Şerîfte saf olup topluca namaz kıldılar.(90)

Hamza
ve Ömer'in Müslüman olmalarıyla, İslâm'ın yayılması hız kazandı. Daha
önce 6 yılda sayıları ancak 40 kişiye ulaşabilmişken bir yıl sonra
Müslümanların sayısı 300'ü geçmiş, bunlardan 90 kişi Habeşistan'a
hicret etmişti.

(87) İbn Hişâm, 311-312; İbnü'l-Esîr, 2/83

(88) Târih-i Dini İslâm, 2/228

(89) İbn Hişâm, 1/366-371; İbnü'l-Esîr, a.g.e., 2/84-87

(90) Târih-i Din-i İslâm, 2/238-239

5- MÜŞRİKLERİN BOYKOT İLÂNI

a) Müslümanların Muhâsaraya Alınması (616 M.)

Mekke
müşrikleri, İslâm nûrunun sönmesi için , ellerinden gelen her şeyi
yaptılar. Alay, hakaret ve işkencenin her çeşidini denediler. Bütün
bunlar İslâm'ın yayılmasına, Müslümanların sayılarının günden güne
artmasına engel olamıyordu.

Mekke
Devri'nin 7'nci yılı (616 M.) Muharrem ayında Kureyş ileri
gelenlerinden 40 kişi Ebû Cehil'in başkanlığında toplandılar. Hâşim
oğullarıyla alış-veriş yapmamağa, kız alıp-vermemeğe, görüşüp
buluşmamağa, ekonomik ve sosyal her türlü ilişkiyi kesmeğe karar
verdiler. Bu kararı bir ahidnâme şeklinde yazıp mühürlediler ve bir
beze sararak Kâbe'nin içine astılar. Böylece Müslümanları canlarından
bezdirip Hz. Peygamberin kendilerine teslim edileceğini umdular. Karara
aykırı hiç bir şey yapmayacaklarına dâir yemin ederek karar hükümlerini
müsâmahasız uygulamağa başladılar.(91)

Bu
karardan sonra, şurada-burada dağınık halde olan bütün Müslümanlar Ebû
Tâlib mahallesi'nde Hâşimî'lerle birleştiler. Ebû Leheb, Hâşimî'lerden
olduğu halde, müşriklerle beraber oldu ve mahalleden çıktı. Ebû Tâlib,
Müslüman olmadığı halde, Müslümanların başına geçti. Hz. Peygamber de
üç yıldan beri ikamet etmekte olduğu Erkâm'ın evinden, Ebû Tâlib
Mahallesine taşındı. Müslümanlar burada üç yıl (616-619 M.) abluka
altında kaldılar.


b) Acıklı Günler

Müslümanlar
abluka altında kaldıkları bu üç yıl içinde çok sıkıntı çektiler. Yeteri
kadar erzâk temin edemedikleri için, açlıktan ağaç yapraklarını
yediler. Bazı küçük çocuklar, gıdasızlıktan öldü. Ebû Cehil gece-gündüz
Ebû Tâlib Mahallesi'ne girip çıkanları kontrol ediyor, mahalleye
gizlice yiyecek maddesi sokulmasına imkân vermiyordu. Hamza ve Ömer
gibi cesûr olanların dışında kimse çarşıya çıkıp alış-veriş
yapamıyordu. Sa'd İbn Ebî Vakkas, bir defa bulduğu bir deri parçasını
ıslatmış, ateşte kavurarak yemişti. Kadınların ve çocukların açlıktan
feryatları mahalle dışından duyuluyordu. Müslümanlar yıllık yiyecek ve
diğer ihtiyâçlarını ancak "eşhür-i hurum" denilen kan dökülmesi yasak
dört ayda (Zilkade, Zilhicce, Muharrem ve Recep) temin etmeğe
çalışıyorlardı. Peygamber Efendimiz de dâvet ve tebliğ vazifesini,
özellikle Mekke'ye dışarıdan gelenlere ancak bu aylarda yapabiliyordu.
Müslümanlar üç yıl süren bu boykot esnâsında dayanılmaz sıkıntılara
katlandılar. Fakat Kureyş bundan da hiç bir netice alamadı.


c) Boykot Anlaşması'nın Yırtılması

Müslümanların
bu acıklı durumu müşriklerden bazı insaflı kimseleri de rahatsız etmeğe
başladı. Hişâm b. Amr, Züheyr b. Ebî Ümeyye, Mut'im b. Adıy,
Ebu'l-Bahterî, Zem'a b. Esved ve Adıy b. Kays bu kararı bozmak üzere
anlaştılar.(92) Kureyş'in toplu bulunduğu bir anda Harem-i Şerîf'e
gittiler. İçlerinden Züheyr:

-"Ey
Kureyş topluluğu, şu yaptığımız şey, insanlığa yakışmaz. Biz her
imkândan yararlanırken, bizim kabilemizin bir kolu olan
Hâşimoğullarının aç bırıkılması insâfla bağdaşmaz. Bu kararın bozulması
gerekir... Yemin ederim ki bu zâlim ahidnâme yırtılmadıkça buradan
ayrılmıyacağım." diye söze başladı. Ebû Cehil, Züheyr'i susturmak
istediyse de, diğerleri de onu destekledikleri için muvaffak
olamadı.(93)

Esâsen
Kâbe' ye astıkları bu ahidnâmenin ağaç kurtları tarafından yendiğini
Hz. Peygamber (s.a.s.) haber vermişti. Bir köşede oturmakta olan Ebû
Tâlib de:

-"Gidin,
bakın. Eğer yeğenimin sözü doğru çıkmazsa ben her istediğinize râzıyım.
Ama doğru ise sizin de bu zulme son vermeniz gerekir." demiş, bu haber
bütün Mekke'de yayılmıştı. Gerçekten, ahidnâmeyi yırtmak için ellerine
aldıklarında, bütün yazıların kurtlar tarafından yenilmiş olduğunu
gördüler.(94) Müslümanlar Mekke Devri'nin 10'uncu yılında böylece bu
korkunç boykottan kurtulmuş oldular.

(91)
el-Buhârî, 2/158; Tecrid Tercemesi, 6/132 (Hadis No: 786); İbnü'l-Esîr,
2/87; Târih-i Din-i İslâm, 2/243-246; İbn Kayyım, Zâdü'l-Meâd, 2/122

(92) İbn Hişâm, 2/14-17; İbnü'l-Esîr, 2/ 88; Târih-i Din-i İslâm, 2/200-252

(93) İbn Hişâm, 2/15-16; İbnü'l-Esîr, 2/89.

(94) İbn Hişâm, 2/16; İbnü'l-Esîr, 2/89-90; Zâdü'l-Meâd, 2/123; Tecrid Tercemesi, 6/133


IV- HÜZÜN YILI (Nübüvvet'in 10.Yılı)

1- İKİ BÜYÜK ACI;

EBÛ TÂLİB VE Hz. HATİCE'NİN VEFATLARI

Müslümanlar
ablukadan kurtuldukları için sevindiler. Çektikleri sıkıntıları
unutmağa başladılar. Fakat sevinçleri uzun sürmedi. Boykotun
kalkmasından 8 ay kadar sonra, iki büyük acı ile karşılaştılar. Mekke
Devri'nin 10'uncu yılı Şevvâl ayında önce Ebû Tâlib, üç gün sonra da
Hz. Hatice vefât etti.(95/1)

Ebû
Tâlib, Müslüman olmamıştı.(95/2) Fakat Hz. Peygamber (s.a.s.)'e son
derece bağlıydı. O'nu çok seviyor, bu yüzden her fedâkârlığa
katlanarak, müşriklerden gelecek kötülüklere karşı O'nu koruyordu.
Ölürken bile, Hâşimoğullarına, "O'na bağlı kalmalarını, uğrunda her
fedâkârlığı yapmalarını, sözünden çıkmamalarını" vasiyyet etmişti.

Hz.
Hatice O'nun gam ortağı, şefkatli bir hayat arkadaşıydı. En sıkıntılı
anlarında O'nu teselli ediyor, bütün varlığı ile O'na destek oluyordu.

En
büyük desteği olan, sevdiği iki insanı peşpeşe kaybettiği için
Rasûlullah (s.a.s.) çok üzüldü. Bu sebeple Mekke Devri'nin 10'uncu
yılına "Senetü'l-huzn" (Hüzün yılı ) denildi.

Müşrikler,
Ebû Tâlib'in sağlığında, Hz. Peygamber (s.a.s.)'in şahsına pek
ilişemiyorlardı. O'nun ölümünden sonra, Rasûlullah (s.a.s.)'in şahsına
da her türlü kötülüğü yapmağa başladılar. Bir defa, Kâbe'de namaz
kılarken, Ebû Cehil'in teşvîki ile Ebû Muayt oğlu Ukbe, yeni kesilmiş
bir devenin barsaklarını getirip, secdede iken üzerine koymuş,
Rasûlullah (s.a.s.) başını secdeden kaldıramamıştı. Kızı Fâtıma
yetişerek, üzerini temizlemiş, Rasûlullah (s.a.s.) namazını bitirdikten
sonra etrâfında gülüşen müşrikleri işâret ederek üç defa:

-"Allah'ım Kureyşten şu zümreyi sana havâle ediyorum" dedikten sonra:

"Ebû
Cehil'i, Ebû Muayt oğlu Ukbe'yi, Haccâc oğlu Şu'be'yi, Rabîa'nın
oğulları Utbe ve Şeybe'yi, Halef'in oğulları Übeyy ve Ümeyye'yi, sana
havâle ediyorum." diye isimlerini birer birer saymıştı. Rasûlullah
(s.a.s.)'in isimlerini saydığı bu azılı müşriklerin hepsi de Bedir
Savaşı'nda katledilip, leşleri Bedir'deki "Kalîb" denilen kuyuya
atılmıştır.(96)


2- TÂİF YOLCULUĞU (620 M.)

a) Hz. Peygamber'in Tâif'te Karşılanışı

Kureyş'in
zulümleri artık katlanılamaz bir duruma gelmişti. Bu yüzden Hz.
Peygamber (s.a.s.) Mekke Devri'nin 10'uncu yılı (620 M.) Şevvâl ayında,
yanına evlâtlığı Hârise oğlu Zeyd'i de alarak Tâif'e gitti. Tâiflileri
"Hak Din"e dâvet edecekti.

Tâif'te
Sakiyf Kabîlesi vardı, onlar da putperestti. Rasûlullah (s.a.s.) 10 gün
kadar, onlara İslâm'ı anlatmağa çalıştı, ileri gelenleri ile görüştü.
Hiç biri Müslüman olmadığı gibi, "Senden başka Peygamberlik gelecek
kimse kalmadı mı?" diye alay ettiler "Memleketimizden çık da nereye
gidersen git.." diye Allah sevgilisini kovup hakaret ettiler. Tâif'ten
ayrılırken de çoluk çocuğu ve ayak takımı düşük tabîatlı kişileri yolun
iki tarafına sıralayıp taşlattılar. Rasûlullah (s.a.s.)'in ayakları,
atılan taşlarla yara-bere içinde kaldı, ayakkabıları kanla doldu.
Ayaklarındaki yaraların verdiği acıdan yürüyemez hâle gelip oturmak
istedikçe, zorla kaldırıp yaralı ayaklarını taşlamağa devâm ediyorlar,
bu yürekler parçalayan acıklı hâline gülüp eğleniyorlardı. Vucûdunu
atılan taşlara siper eden evlâtlığı Zeyd, bir kaç yerinden yaralandı.
Rasûlullah (s.a.s.) hayâtı boyunca karşılaştığı sıkıntılardan en
büyüğünü o gün yaşamıştı. Nihâyet Rabîa'nın oğulları Utbe ve Şeybe'nin
yol üstündeki bağına sığınarak ayak takımının tâkiplerinden
kurtulabildi. Burada bir çardağın gölgesinde, ellerini kaldırıp şu
hazîn duâyı yaptı:

-"İlâhi,
kuvvetimin za'fa uğradığını, çâresizliğimi, halkın gözünde hor ve hakîr
görüldüğümü ancak sana arzederim. Ey merhametlilerin en merhametlisi,
herkesin zayıf görüp de dalına bindiği bîçârelerin Rabbı sensin, İlâhî,
huysuz ve yüzsüz bir düşmanın eline beni düşürmeyecek, hatta hayâtımın
dizginlerini eline verdiğim akrabamdan bir dosta bile bırakmayacak
kadar bana merhametlisin.


Rabb, eğer bana karşı gazablı değilsen, çektiğim belâ ve sıkıntılara
hiç aldırmam, fakat senin esirgeyiciliğin bunları da göstermeyecek
kadar geniştir.


Rabb gazabına uğramaktan, rızandan mahrûm kalmaktan, senin karanlıkları
aydınlatan, din ve dünya işlerini dengeleyen yüzünün nûruna sığınırım.
Râzı oluncaya kadar işte affını diliyorum. Bütün kuvvet ve kudret ancak
seninledir..." (97)

Görüldüğü
üzere yapılan bunca ezâ ve cefâya rağmen bedduâ etmemiş, hatta yolda
Mekke'ye iki konak mesâfede "Karn" denilen yerde kendisine Cebrâil
gelerek:

-"Ey
Allah'ın Rasûlü, Allah kavminin sana söylediklerini işitti,
yaptıklarını gördü, sana şu Dağlar Meleği'ni gönderdi. Kavmin hakkında
ne dilersen, bu meleğe emredebilirsin..." dedi. Dağlar emrine verilmiş
olan melek de kendisini selâmladıktan sonra:

-"Ya
Muhammed, emrine hazırım. (Ebû Kubeys ile Kayakan denilen) şu iki
yalçın dağın Mekkeliler üzerine devrilip, birbirine kavuşarak
müşrikleri tamâmen ezmelerini istersen emret..." dedi. Fakat Rasûlullah
(s.a.s.):

-"Hayır,
onların ezilip yok olmalarını değil, Rabbımın bu müşriklerin sulbünden,
O'na hiç bir şeyi ortak kılmayan ve yalnız Allah'a ibâdet eden bir
nesil meydana getirmesini istiyorum..." demiştir.(98)

Rabîa'nın
oğulları, Peygamber Efendimizin acıklı hâlini gördüler. Hıristiyan köle
Addâs ile O'na bir salkım üzüm gönderdiler. Rasûlullah (s.a.s.)
"Bismillah..." diyerek üzümü yemeğe başlayınca, Addâs hayretle:

-"Bu bölge halkı böyle söz söylemezler, onlar Allah adını anmazlar", dedi. Hz. Peygamber ona nereli olduğunu sordu. Addâs:

-"Ninovalıyım, Hıristiyanım", diye cevâp verdi. Rasûlullah(s.a.s.):

-"Demek kardeşim Yunus Peygamberin memleketindensin".... dedi. Addâs:

-Sen Yûnus'u nerden biliyorsun? diye sordu. Rasûlullah (s.a.s.):

-Yûnus
benim kardeşim, O'da benim gibi Peygamberdi, dedi. Daha sonra Rasûl-i
Ekrem Addâs'a İslâmiyeti anlattı. Addâs da orada Müslüman oldu.(99)

Hz. Muhammed (s.a.s.) en zor ve en sıkıntılı anlarında bile Peygamberlik görevini ihmâl etmiyordu.


b) Mekke'ye Dönüş

Rasûl-i
Ekrem'in himâyesiz Mekke'ye girmesi imkânsızdı. Esasen, hayâtı
tehlikede olduğu için Mekke'den Tâif'e gitmişti. Bu sebeple dönüşte,
Hira (Nûr) Dağına çıkarak, Kureyşin hatırı sayılır büyüklerinden Adiyy
oğlu Mut'im'e haber gönderdi. O'nun himâyesinde gece vakti Mekke'ye
girdi. Kâbe'yi tavâf edip Hârem-i Şerif'de iki rek'at namaz kıldıktan
sonra evine döndü. Arap âdetlerine göre, bir kimse himâyesine aldığı
kişiyi korumağa mecburdu. Bu sebeple, Mut'im ve çocukları silahlanıp
Kâbe'nin dört bir tarafını tuttular. Peygamber Efendimizin Mekke'ye
girip serbestçe tavâf etmesini ve evine gitmesini sağladılar.(100) (620
M.)

Mut'im,
Bedir savaşında müşrik olarak öldü. Peygamber Efendimiz, Mut'im'in bu
iyiliğini unutmamış, Bedir esirlerinin kurtarılması için Medine'ye
gelen oğlu Cübeyr b. Mut'im'e:

- "Eğer senin o ihtiyar baban, sağ olsaydı da bu murdar herifleri benden isteseydi, hepsini ona bağışlardım." demişti. (101)


(95/1)
Zâdü'l-Meâd, 2/123; İbn-Hişâm, 2/57-58; İbnü'l-Esîr, 2/90-91 (Hz.
Hatice'nin Ebû Tâlib'den 50-55 gün kadar sonra vefât ettiği rivâyeti de
vardır.)

(95/2)
Ebû Talib ile Hz. Peygamber (s.a.s.)in anne ve babasının ehli necattan
olup olmadığı hakkında bkz. Tecrid Tercemesi 4/679-703 (Hadis No: 665
ve izahı) ve 10/57-59 (Hadis No: 1549)

(96) Bkz. el- Buhârî 1/65; Tecrid Tercemesi, 1/161 (Hadis No: 177) ve 2/377 (Hadis No : 314) ve 10/45, (Hadis No: 1544)

(97)
Bkz. Tecrid Tercemesi, 2/614 (431 No'lu Hadis ve açıklaması) İbn;
Hişâm, 2/61; İbnü'l-Esîr, 2/91-92; Zâdü'l-Meâd, 2/123-124.

(98) Bkz. el-Buhârî 4/83; Tecrid Tercemesi, 9/ 35 (Hadis No: 1333); Zâdü'l Meâd, 2/124

(99) İbn-Hişâm, 2/62; İbnü'l-Esîr, a.g.e., 2/92

(100) İbnü'l-Esîr, a.g.e., 2/92-93; Zâdü'l-Meâd, 2/124; Târih-i Din-i İslâm, 2/278-279

(101) Buhârî, 5/20; Tecrid Tercemesi, 10/170 (Hadis No: 1574)


V- KABÎLELERİ İSLÂMA DÂVET ve AKABE BÎATLARI

4- HZ. HAMZA VE HZ. ÖMER'İN MÜSLÜMAN OLMALARI

a) Hz. Hamza'nın Müslüman Olması

Hamza,
Peygamberimizin amcalarındandır. Süveybe'den O da emdiği için,
Rasûlullah (s.a.s.) ile süt kardeştir. Mekke Devri'nin 6'ıncı (616 M.)
yılında Müslüman olmuştur.

Peygamberimiz
bir gün "Safâ" tepesinde otururken yanından Ebû Cehil geçti. Rasûlullah
(s.a.s.)'e çirkin sözlerle hakarette bulundu. Peygamberimiz hiç bir
karşılık vermedi.

Hamza
o gün ava gitmişti. Dönüşünde, bir câriye, olayı Hamza'ya anlattı.
Hamza henüz Müslüman olmamıştı. Yeğenine hakaret edilmesine dayanamadı,
silahını çıkarmadan, derhal Kureyşin toplantı yerine gitti. "Kardeşimin
oğluna hakaret eden sen misin?" diyerek yayı ile Ebû Cehil'in kafasına
vurup yaraladı. Ebû Cehil, "Hamza Müslüman oluverir" korkusu ile ses
çıkarmadı. (87) Ebû Cehil'den, Peygamberimize yaptığı hakaretin öcünü
alan Hamza, Rasûlullah (s.a.s.)'e giderek O'nu teselli etmek istedi.
Rasûlullah (s.a.s.)'in ancak imân etmesi ile memnûn olacağını söylemesi
üzerine, şehâdet getirip Müslüman oldu.(88)

Hz.
Hamza son derece cesûr, kuvvetli, gözünü budaktan sakınmaz bir kişiydi.
Kendisinden üç gün sonra da Ömer Müslüman oldu. Bu ikisinin Müslüman
olmalarıyla, Müslümanlar büyük destek buldular.


b) Hz. Ömer'in Müslüman Olması

Hz.
Hamza'nın İslâm'ı kabûlü, Müslümanları sevindirmiş fakat müşrikleri
telaşlandırmıştı. Kureyş ileri gelenleri "Dârü'n-Nedve" de toplandılar.
"Bunlar gittikce çoğalıp kuvvetleniyorlar, çabuk çâresine bakmazsak,
ileride önünü alamayacağımız tehlikeler doğar... Buna kesin çâre
bulmalayız" dediler. Çeşitli teklifler ortaya atıldı. Ebû Cehil:

"-Muhammed
(s.a.s.)'i öldürmekten başka çıkar yol yok. Bu işi yapana şu kadar deve
ve altın verelim," deyince Ömer ayağa kalktı:

"-Bu
işi ancak Hattâb oğlu yapar"? dedi. Ömer alkışlar arasında yola çıktı.
Silahlarını kuşanıp giderken yolda Abdullah oğlu Nuaym'e rastladı.
Nuaym:

"-Nereye böyle ya Ömer"? diye sordu. Ömer:

"-Araplar arasına ayrılık sokan Muhammed'in vücûdunu ortadan kaldırmağa"... diye cevâp verdi.

"-Ya
Ömer, sen çok zor bir işe kalkışmışsın. Müslümanlar Muhammed
(s.a.s.)'in etrafında pervane gibi dönüyor, seni O'na yaklaştırmazlar.
Yapabildiğini kabûl etsek, Hâşimoğulları seni yaşatmazlar"... dedi.
Ömer bu sözlere kızdı.

"-Yoksa sen de mi onlardansın"? diye çıkıştı. Nuaym:

"-Sen benden önce kendi yakınlarına bak. Enişten Saîd ile kız kardeşin Fâtıma Müslüman oldular," dedi.

Ömer
buna hiç ihtimâl vermedi. Fakat içine düşen şüpheyi gidermek için,
yolunu değiştirip doğru eniştesi Saîd b. Zeyd'in evine vardı. Bu esnâda
içeride Kur'ân-ı Kerîm okunuyordu. Ömer, kapı önünde okunanları işitti.
Kapıyı kırarcasına vurdu.

İçerdekiler
Ömer'i görünce telaşlandılar. Ömer'in İslâm'a olan düşmanlığını
biliyorlardı. Hemen Kur'ân sahifesini sakladılar ve kapıyı açtılar.
Ömer:

-"Nedir o okuduğunuz şey"? diye bağırdı. Eniştesi:

-"Bir şey yok", diye cevap verdi. Ömer:

-"İşittiklerim
doğruymuş" diyerek, hiddetle eniştesinin üzerine atıldı. Araya giren
kız kardeşinin, bir tokatla yüzünü kan içinde bıraktı. Canı yanan
kızkardeşi Fâtıma:

-"Ya
Ömer, Allah'tan kork. Ben ve eşim Müslüman olduk, bundan gurur
duyuyoruz ve senden korkmuyoruz. Öldürsen de dinimizden dönmeyiz"...
dedi ve şehâdet getirdi. Yüzü kan içindeki kız kardeşinin bu hâli ve
sözleri Ömer'i sarstı, kalbinde bir yumuşama başladı, âdeta
yaptıklarına pişmandı. Olduğu yere oturdu:

-"Hele
şu okuduğunuz şeyi getirin, göreyim", dedi. Kız kardeşi Kur'ân-ı Kerîm
sahifesini O'na verdi. Bu sahife "Tâ Hâ" veya "Hadîd" Sûresinin ilk
âyetleriydi. Ömer büyük bir ilgi ile sahifeyi okumaya başladı.

"Göklerde
ve yerde ne varsa, hepsi Allah'ı tesbîh ederler. Yegâne galip ve hikmet
sahibi olan O'dur. Göklerin ve yerin hükümranlığı O'nundur, hem
diriltir, hem öldürür. O her şeye hakkıyla kâdirdir. O her şeyden
öncedir. Kendisinden sonra hiç bir şeyin kalmayacağı Son'dur, varlığı
aşikârdır, gerçek mâhiyeti insan için gizlidir, O her şeyi bilir"...
(el- Hadîd Sûresi, 1-3)

Ömer
bu âyetleri okuduktan sonra derin bir düşünceye daldı. Allah Kelâmı'nın
yüksek mânâ ve fesâhati onun kalbine işlemişti. "Göklerde ve yerde olan
şeyler hepsi Allah'ın, bizim putlarımızın bir şeyi yok...," diye
düşündü. "Beni Rasûlullah (s.a.s.)'in yanına götürün" dedi O esnada Hz.
Peygamber (s.a.s.) Safâ semtinde Erkâm'ın evindeydi.

Ömer'in silahlı olarak geldiğini gören Müslümanlar telaşlandılar. Yalnızca, Hz. Hamza:

-İyilik
için gelirse ne âlâ, aksi halde geleceği varsa, göreceği de var, telâşa
gerek yok... dedi. Sağından ve solundan iki kişi tutarak Rasûlullah
(s.a.s.)'in huzuruna götürdüler. Ömer, Hz. Peygamber (s.a.s.)'in önünde
diz çökerek şehâdet getirdi. Orada bulunanlar sevinçlerinden hep birden
tekbir getirdiler. Safâ tepesinde yükselen "Allâhü Ekber" sadâsı ile
Mekke ufuklarını çınlattılar.(89)

Ömer:

-"Kaç kişiyiz"? diye sordu.

-"Seninle 40 olduk," dediler. Ömer:

-"O halde ne duruyoruz"? Hemen çıkalım, Harem-i Şerîf'e gidelim, dedi. Bütün Müslümanlar toplu halde Kâbe'ye gittiler.

Kureyş, Dâru'n-Nedve'de sonucu merak içinde beklemekteydi. Müslümanların toplu halde Harem-i Şerîf'e ilerlediğini görünce:

-"İşte Ömer, hepsini önüne katmış getiriyor... " dediler.

Ömer Kureyşlileri görünce:

-"Beni
bilen bilsin, bilmeyen öğrensin, Ben Hattab oğlu Ömer'im. İşte Müslüman
oldum..." dedi ve şehâdet getirdi. Kureyşliler şaşkına döndüler. Her
biri bir tarafa savuştu.

Müslümanlar ilk defa Harem-i Şerîfte saf olup topluca namaz kıldılar.(90)

Hamza
ve Ömer'in Müslüman olmalarıyla, İslâm'ın yayılması hız kazandı. Daha
önce 6 yılda sayıları ancak 40 kişiye ulaşabilmişken bir yıl sonra
Müslümanların sayısı 300'ü geçmiş, bunlardan 90 kişi Habeşistan'a
hicret etmişti.

(87) İbn Hişâm, 311-312; İbnü'l-Esîr, 2/83

(88) Târih-i Dini İslâm, 2/228

(89) İbn Hişâm, 1/366-371; İbnü'l-Esîr, a.g.e., 2/84-87

(90) Târih-i Din-i İslâm, 2/238-239

----------------------------------------


Forum Kuralları | S.S.S |Yönetim Ekibi
Sayfa başına dön Aşağa gitmek
http://sementafan.blogspot.com/
SEMENTA
YÖNETİCİ
YÖNETİCİ
avatar

Kadın
Mesaj Sayısı : 4694
Doğum tarihi : 15/12/87
Yaş : 30
Location : Gevezeçiçek
İş/Hobiler : Yayın Editörü/MÜZİK
Lakap : tatlı cadı
Kayıt tarihi : 23/07/07
Aldığı Övgü Aldığı Övgü : 42

karakter kağıdı
Healt:
10/10  (10/10)
Exp:
200/200  (200/200)
tuttuğu takım: BEŞİKTAŞ BEŞİKTAŞ
MesajKonu: Geri: Hz. MUHAMMED (sav) Hayatı   2010-01-05, 02:18

V- KABÎLELERİ İSLÂMA DÂVET ve AKABE BÎATLARI

1- KABÎLELERİ İSLÂMA DÂVET

Hz.
Peygamber (s.a.s.) Tâif'e Şevvâl ayında gitmişti. Dönüşünde "eşhür-i
hurum" denilen kan dökülmesi yasak aylardan Zilkade girmiş hac mevsimi
başlamıştı.

Rasûlullah
(s.a.s.) Hac mevsiminde Mekke yakınlarında kurulan Ukaz, Mecenne,
Zülmecâz.. gibi panayırlara gidiyor, oralarda toplanan diğer Arap
kabîleleriyle görüşüyor, onlara Kur'ân-ı Kerîm okuyor, Hak Dini tebliğe
çalışıyordu.

Kureyşin
ileri gelenleri Müslümanlığın Mekke dışında, diğer kabîleler arasında
yayılmasından endişeye düştüler. Rasûlullah (s.a.s.)'in gayretlerini
boşa çıkarmak, O'nun sözlerine diğer kabîlelerin değer vermelerini
önlemek için çâre aradılar. "Hz. Muhammed (s.a.s.) için ne diyelim?..."
diye düşündüler. İçlerinden en isâbetli karar verdiğini kabûl ettikleri
Muğire oğlu Velîd'den bu konuda yardım istediler.

Velîd,
edebiyatın her çeşidinden anlayan, pek çok şâir ve hatibin düşünce ve
bilgisinden yararlandığı son derece zeki, zengin ve itibârlı bir
yaşlıydı. Rasûlullah (s.a.s.) ile görüşerek O'ndan Kur'ân-ı Kerîm
dinledikten sonra kanaatini şöyle özetledi.

-
"Ben şiirin her çeşidini bilirim. Muhammed'den dinlediklerim şiir
değil. O halde O'na şâir denilemez. Dinlediklerim, nesir de değil. O
sözlerdeki güzellik ve belâgat hiç bir sözde bulunmaz.

Muhammed
(s.a.s.)'e sihirbaz veya falcı da diyemeyiz. Çünkü sözlerinin sihir ve
fal ile bir ilgisi yok. Mecnûn veya deli de denilemez. Çünkü bu
takdirde size kimse inanmaz. Bu derece güzel sözleri, değil bir
delinin, akıllı kimselerin bile söyleyebilmesi mümkün değildir.
Muhammed (s.a.s.)'e sihirbâz da diyemezsiniz. Çünkü okuyup üflemiyor,
düğüm bağlamıyor, sihirle ilgili hiç bir şey yapmıyor..."

- "O halde ne diyeceğiz?" diye sordular.

-
"Ne diyeceğinizi bilemem. Fakat sizin isnâd ettiğiniz, (şâir, falcı,
mecnûn, sihirbâz.. gibi) sözlerin hiç biri O'na uymuyor. O'nda böyle
vasıflar yok. Kimseyi bu sözlere inandıramazsınız..." dedi.

Fakat, Velîd ertesi gün:

-
"O'na sihirbâz demek, başka sıfatlardan daha uygun. Çünkü sözleri
kardeşi kardeşten ayırıyor. Akraba arasına ayrılık sokuyor. Bu sebeple
O'nun sözleri sihir ve büyüden başka bir şey değil. O'na sihirbâz
deyin." dedi. (102)

Kur'ân-ı Kerîm Velîd'in bu tutumunu şöyle anlatır:

-"Çünkü
o, düşündü, ölçtü, biçti. Canı çıkası ne biçim ölçtü biçti... Sonra
baktı (düşündü), sonra kaşlarını çattı, suratını astı. Sonra da sırt
çevirip büyüklük tasladı. Bu sâdece öğretilen bir sihirdir, bu Kur'ân
yalnızca bir insan sözüdür" dedi... (el-Müddessir Sûresi, 18-25)

Böylece O'na "sihirbâz, büyücü" demeğe karar verdiler. Rasûlullah (s.a.s.) kiminle, hangi toplulukla görüşse, arkasından gidip:

Sakın
O'nu dinlemeyin, sözlerine kanmayın. Büyücüdür, kardeşi kardeşten
ayırır... diye propaganda yapıyorlardı.(103) Fakat müşriklerin bütün
çabaları İslâm nûru'nun yayılmasını önleyemeyecekti.

"Allah'ın
nûrunu ağızlarıyle söndürmek isterler. Oysa, kâfirler istemese de Allah
nûrunu mutlaka tamamlayacaktır." (et-Tevbe Sûresi, 32)


2- AKABE BİATLARI Zilhicce (621 ve 622 M.)

a) Akabe Görüşmeleri

Peygamber
(s.a.s.) Efendimiz Hac mevsimlerinde, Mekke yakınlarında kurulan
panayırlara gelen, Kâbe'yi ve putlarını ziyâret eden kabîleler arasında
dolaşıyor, onlara Kur'ân okuyor, onları İslâm'a dâvet ediyordu. Bir gün
Mekke'nin kuzeyinde, Mekke ile Mina arasında "Akabe" denilen bir tepede
altı kişilik bir topluluğa rastladı. Bunlar, Medine'den "Hazrec"
kabîlesinden idiler.(104) Rasûlullah (s.a.s.) onlarla konuştu. Kur'an-ı
Kerîm okudu, İslâm Dini'ni anlattı ve onları Müslümanlığa dâvet etti.

Medine'deki
"Evs" ve Hazrec" adlı Arap kabîleleri ile "ehl-i kitâb" olan Yahûdiler
arasında eskiden beri geçimsizlik vardı. Ne zaman aralarında bir
tartışma veya kavga çıksa, putperest olan Evs ve Hazreçlilere
Yahûdîler:

Yakında
bir Peygamber gelecek, biz O'na uyar, kuvvetleniriz, öcümüzü sizden o
zaman alırız.. derlerdi. Medine'liler yakında bir Peygamber geleceğini
yaşlı kimselerden de sık sık duyuyorlardı. Hz. Peygamber (s.a.s.),
onları yeni dine dâvet edince birbirlerine bakıştılar. "Yahûdilerin
bekleyip durdukları, yaşlıların haber verdikleri Peygamber işte budur,
biz Yahûdîlerin önüne geçelim..." diyerek, kelime-i şehâdet getirip,
hemen Müslüman oldular.(105)

Mekke
Devri'nin 10'uncu yılının Zilhicce ayında (Nisan 620 M.) gerçekleşen bu
olaya "Birinci Akabe Görüşmesi", burada İslâm'ı kabûl eden altı kişiye
de "İlk Medineli Müslümanlar" denir.(106)

Hz.
Peygamber (s.a.s.) ile Medine'liler arasında, hac mevsimlerinde "Akabe"
tepesinde yapılan görüşmeler, Mekke Devri'nin 10-11 ve 12'inci
yıllarında olmak üzere üç defa oldu 11 ve 12'inci yıllardaki
görüşmelerde "Bîat" da yapıldı. Bu sebeple, Akabe görüşmelerinin sayısı
üç; Akabe Bîatları'nın sayısı iki'dir.


b) Birinci Akabe Bîatı (Zilhicce 621 M.)

Akabe
Tepesinde Hz. Peygamber (s.a.s.)'le görüşüp Müslüman olan bu 6 kişi,
hac mevsimi sonunda Medine'ye döndüler. Gördüklerini, yakınlarına ve
dostlarına anlatarak, Medine'de Müslümanlığı yaymağa başladılar.

Bir
sene sonra, hac mevsiminde Hz. Peygamber (s.a.s.) ile görüşmek üzere
Medine'den Mekke'ye 10'u Hazrec, 2'si Evs kabîlesinden olmak üzere 12
Müslüman geldi. Bunlardan 5'i, bir yıl önceki ilk Akabe görüşmesinde
bulunanlardandı. Başkanları yine, birinci görüşmede olduğu gibi "Zürâre
oğlu Es'ad"tı. Mekke Devri'nin 11'inci yılı Zilhicce ayında Rasûlullah
(s.a.s.) ile buluştular. Bu ikinci buluşmada Medine'li 12 Müslüman(107)
"Allah'a şirk koşmayacaklarına, hırsızlık ve zinâ yapmayacaklarına,
(kız) çocuklarını öldürmeyeceklerine, kimseye iftirâ etmeyeceklerine,
Allah ve Peygamberine itâatten ayrılmayacaklarına" dâir Rasûlullah
(s.a.s.)'e taahhütte bulundular; Hz. Peygamber (s.a.s.)'in elini
tutarak bîat ettiler.(108)

Medine'li
Müslümanlar, bu görüşme ve bîattan sonra, Müslümanlığın yayılmasına
gayret etmek üzere, memleketlerine döndüler. Rasûlullah (s.a.s.)'in
Medine'de Müslümanlığı ve Kur'ân-ı Kerîm'i öğretmek üzere öğretmen
olarak görevlendirdiği "Umeyr oğlu Mus'ab"ı da berâberlerinde
götürdüler.(109)

Mus'ab,
Akabe'de bîat edenlerin reisi Hazrec kabîlesinden Es'ad b. Zürâre'nin
evinde misâfir olmuştu. Evs ve Hazrec kabîlesi'nden Müslümanlığı kabûl
edenlerin evlerine birer birer giderek, onlara Kur'ân-ı Kerîm ve din
bilgileri öğretiyor, güzel ahlâkı, nezâketi ve kibarlığı ile herkesi
İslâm'a bağlıyordu.

Es'ad
b. Zürâre ve Mus'ab b. Umeyr'in gayretleriyle Medine'de Müslümanların
sayısı hızla artıyordu. Yalnız Evs kabîlesi reislerinden Sa'd b. Muâz
ile Üseyd b. Hudayr Müslümanlığı henüz kabûl etmemişlerdi. Bir gün Esâd
ile Mus'ab çevrelerine toplananlara Müslümanlığı anlatırken Üseyd
yanlarına geldi, maksadı onlara mâni olmaktı.

-
Siz ne yapmak istiyorsunuz? Halkı atalarının yolundan
saptırıyorsunuz... diye söylendi. Mus'ab O'na çok nâzik davrandı.
Kurân-ı Kerîm okudu. Kısaca Müslümanlığı anlattı. Üseyd, Kur'ân-ı Kerîm
'in tesirinde kaldı, "Bu ne güzel şey..." diyerek Müslüman oldu ve
şöyle dedi:

- Ben gidip Sa'd b. Muâz'ı göndereyim. Eğer o da Müslümanlığı kabûl ederse, bu memlekette Müslüman olmayan hiç kimse kalmaz.

Sa'd, Medine'de Müslümanlığın yayılmasından memnûn değildi. Es'ad ve Mus'ab'ın yanlarına öfke ile gitti.

Ey
Es'ad, seninle aramızda akrabalık bağları olmasaydı, kabilemiz arasına
bu ayrılık tohumlarını sokmana katlanmazdım... diyerek çıkıştı. Mus'ab
ona da son derece yumuşak ve kibar davrandı. Kısaca Müslümanlığı
anlattı. Kur'ân-ı Kerîm okudu. Neticede Sa'd b. Muâz da Müslüman olarak
oradan ayrıldı. Bu iki reisin tesiriyle Evs ve Hazrec kabîleleri içinde
hemen hemen Müslüman olmayan kimse kalmadı.(110)

Mus'ab,
Medine'deki bu memnûniyet verici gelişmeleri Hz. Peygamber (s.a.s.)'e
bildirdi. Rasûlullah (s.a.s.) ve Müslümanlar bu duruma çok sevindiler.
Bundan dolayı bu seneye "Senetü'l İbtihâc" (Sevinç yılı) denildi.(111)


c) İkinci Akabe Bîatı (Zilhicce 622 m.)

Mekke
Devri'nin 12'inci yılı hac mevsiminde, Medine'den Mekke'ye gelen
ziyâretçiler arasında (73'ü erkek, 2'si kadın) 75 Müslüman vardı.
Bunlar hac'dan sonra (eyyâm-ı teşrik'in 2'nci gecesi), gece yarısı Hz.
Peygamber (s.a.s.) ile gene Akabe tepesi'nde gizlice buluştular.
Dikkati çekmemek için, her biri, değişik zamanlarda ve ayrı yollardan
gelerek burada toplandılar. İçlerinde, Hz. Peygamber (s.a.s.)'in
Medine'li akrabası Neccâr oğullarından Zeyd oğlu Hâlid (Ebû Eyyûb
el-Ensârî) de vardı.

Rasûlullah
(s.a.s.) toplantıya amcası Abbâs'la birlikte geldi. Abbâs henüz
Müslüman olmamıştı. Fakat yeğenine son derece bağlıydı. Ebû Tâlib'in
ölümünden sonra, Arab âdetine göre O'nu himâyesine almıştı. Bu sebeple
önce toplantıda Abbâs konuştu:

- Ey Hazrec ve Evs Cemaati,

Siz
de bilirsiniz ki, Hz. Muhammed (s.a.s.)'in aramızda üstün bir yeri
vardır. Biz, O'nu şimdiye kadar, düşmanlarına karşı koruduk, yine de
koruyacağız. Siz şimdi O'nu, Medine'ye dâvet ediyor, orada kalmasını
istiyorsunuz. Kendisi de böyle arzu ediyor.

Ancak
siz O'nu düşmanlarına karşı koruyabilecekseniz, götürünüz. O'nu ele
verecekseniz, bundan şimdiden vazgeçiniz.".. dedi.(112) Medineliler
Abbâs'ı dinledikten sonra:

- Yâ Rasûlallah, siz de konuşunuz. Bizden, Allah için, kendiniz için istediğiniz andı alınız. Hazırız... dediler.

Hz. Peygamber (s.a.s.) bir mikdâr Kur'ân-ı Kerim okuduktan sonra:

-
Sevinçli hâlinizde de, kederli hâlinizde de din işinde kusur
etmeyeceğinize, hakkın yerine getirilmesi için hiç bir şeyden
çekinmeyeceğinize, yurdunuza hicret ettiğimde beni âileleriniz ve
çocuklarınız gibi koruyacağınıza.. sizden söz (and) istiyorum" dedi.
Medineli Zürâreoğlu Es'ad:


Rasûlallah, biz buraya sana bîat etmeğe geldik. Sen nasıl emredersen
öyle yaparız. Çocuklarımızı, âilelerimizi nasıl korursak, seni daha
fazla koruruz . Sözümüzde dururuz. İnâyet Allah'tandır... dedi.
Medineliler:

- Yâ Rasûlallah, Senin uğrunda, gösterdiğin yolda ölürsek bize ne var? diye sordular.

Hz. Peygamber (s.a.s.):

- Ahirette mükâfat olarak Cennet, dedi.

-
Öyleyse ver elini, dediler. Hepsi de Hz. Peygamber (s.a.s.)'in elini
tutarak, "İslâm yolunda gerekirse öleceklerine" and verip bîat
ettiler.(113)

Hz.
Peygamber (s.a.s.)'in ve Müslümanların Medine'ye hicreti de bu
görüşmede kararlaştırıldı. Toplantı bittikten sonra, müslümanlar,
geldikleri gibi, gene gizlice ayrı ayrı yollardan dağıldılar.

Kureyşliler 2'nci Akabe Bîatını, ancak kabîleler Mekke'den ayrıldıktan sonra duyabildiler.


(102) İbn Hişâm, 1/288-289; Târih-i Din-i İslâm, 2/188-192

(103) Bkz. İbn-Hişâm, 2/63-65; İbnü'l-Esîr, 2/93-94

(104)
Hz. Peygamber (s.a.s.)'in dedesi Abdülmuttalib'in annesi Selma hatunun
Hazrec kabilesinden oluşu sebebiyle, Rasûlüllah (s.a.s.) ile
Hazrecliler arasında akrabalık vardı.

(105) İbni Hişâm, 2/70-71; İbnü'l-Esîr, a.g.e., 2/95; Zâdü'l-Meâd, 2/131

(106)
Hepsi de Hazrec kabîlesinden olan bu altı kişi şunlardır. Zürâre oğlu
Es'ad, Mâlik oğlu Râfi, Hâris oğlu Avf, Âmir oğlu Kutbe, Âmir oğlu
Ukbe, Abdullah oğlu Câbir. (İbn Hişâm, 2/71-72; Zâdü'l-Mead. 2/132)

(107)
İsimleri: Es'ad b. Zürâre, Râfi b. Mâlik, Avf b. Hâris, Kutbe b. Âmir,
Ukbe b. Âmir, Muâz b. Hâris, Zekvân b. Abd-i Kays, Ubâde b. Sâmit,
Yezid b. Sa'lebe, Abbas b. Ubâde, Ebu'l Heysem b. Teyyihan, Uveym b.
Sâide, (İbn Hişâm, 2/ 73-75; Zâdül-Meâd, 2/132)

(108) Bkz. El-Mümtehine Sûresi, 12; el-Buhârî, 1/10; Tecrid Tercemesi, 1/29; (Hadis No: 18); İbn Hişâm, 2/75

(109) İbn Hişâm, 2/76; İbnü'l-Esîr, a.g.e., 2/96

(110) İbn Hişâm, 2/77-79; İbnü'l-Esîr, a.g.e., 1/97-98

(111) Târih-i Din-i İslâm, 2/313

(112) İbn Hişâm, 2/84; İbnü'l-Esîr, a.g.e., 2/98-99

(113) İbn Hişâm, 2/84-85; İbnü'l Esîr, a.g.e., 2/100


3- İSRÂ VE MÎRÂC MÛCİZESİ (Receb 621 M.)

a) Hz. Peygamber (s.a.s.)'in Mîrâcı

İkinci
Akabe görüşmesinden sonra, Mekke Devri'nin 11'inci yılı Recep ayının
27'inci gecesi (Hicretten 19 ay önce) Peygamber Efendimizin "İsrâ ve
Mîrâc" mûcizesi gerçekleşti.

İsrâ,
gece yolculuğu ve gece yürüyüşü; Mîrâc ise, yükseğe çıkmak ve yükselme
âleti demektir. Bu büyük mûcize, gecenin bir bölümünde cereyân ettiği
ve Rasûlullah (s.a.s.) bu gece semâlara ve yüce makamlara yükseldiği
için bu mûcizeye "İsrâ ve Mîrâc" denilmiştir.

Kur'ân-ı Kerîm'de el-İsrâ Sûresi'nin 1'inci âyetinde:

"Kulu
Muhammed (s.a.s.)'i, bir gece Mescid-i Harâm'dan, kendisine bir kısım
âyetlerimizi göstermek için, etrâfını mübârek kıldığımız Mescid-i
Aksâ'ya götüren Allah'ın şânı ne yücedir. Doğrusu O işitir ve görür."
buyrulmuştur.

Rasûl-i
Ekrem (s.a.s.)'in Mekke'deki Mescid-i Harâm'dan Kudüs'teki Mescid-i
Aksâ'ya olan mîrâcı, yukarıda anlamı yazılan âyet-i kerime ile
sâbittir. Mescid-i Aksâ'dan semâlara ve yüce makamlara yükseldiğini
ise, Peygamber Efendimizden nakledilen sahîh hadîs-i şerîflerden
öğrenmekteyiz. Hadîs-i şerîflerde anlatılanların özeti şöyledir.(114)

Rasûlullah
(s.a.s.) bir gece Kâbe'nin "Hatîm" denilen kısmında iken, Cebrail'in
getirdiği "Burak" denilen bineğe binerek Kudüsteki Mescid-i Aksâ'ya
gelip burada namaz kılmıştır. Buradan da "Mîrâc" denilen âlete binerek,
semâlara yükselmiştir. 1'inci semâda Hz. Âdem, 2'inci semâda Hz. Yahyâ
ve Hz. İsâ, 3'üncü semâda Hz. Yûsuf, 4'üncü semâda Hz. İdrîs, 5'inci
semâda Hz. Harûn, 6'ıncı semâda Hz. Mûsâ ve 7'inci semâda Hz. İbrâhim
ile görüştü. Bunlardan her biri Rasûlullah (s.a.s.) 'i selâmlayıp
tebrik ettiler, "hoşgeldin sâlih kardeş," dediler.

Daha
sonra "Sidretü'l-müntehâ"ya yükseldi. Orada kazâ ve kaderi yazan
kalemlerin çıkardıkları sesler duyuluyordu. Sidretü'l-müntehâ'dan
ötesi, sözle anlatılması mümkün olmayan bir âlemdi. Buraya kadar
beraber oldukları Cebrâil de buradan öteye geçememiş, "benim için
burası sınırdır, parmak uçu kadar daha ilerlersem, yanarım..." demiştir


Mîrâcta Cenab-ı
Hakk, sevgili Peygamberine nice âlemler gösterdi. Kuluna vahyedeceğini
vâsıtasız vahyetti. Bu makamda Hz. Peygamber (s.a.s.)'e üç şey
verildi.(115)

1) Beş vakit namaz farz kılındı.(116)

2) Bakara Sûresi'nin son iki âyeti (Amene'r-rasûlü...) vahyedildi.

3) Ümmetinden şirk koşmayanların Cennet'e girecekleri müjdesi verildi.


b) Mîrâc Mûcizesine Karşı Müşriklerin Tutumu

Peygaber
Efendimiz, mîrâcı ve mîrâcda gördüklerini ertesi sabah anlattı.
Mü'minler Rasûlullah (s.a.s.)'i tasdik ve tebrik ettiler. Müşrikler ise
inkâr ettiler. Bir gecede Kudüs'e gidip gelmek imkânsız bir şey,
dediler. İçlerinde Kudüs'e gitmiş ve Mescid-i Aksâ'yı görmüş olanlar
vardı.

- Mescid-i Aksânın kaç kapısı var? Şurası nasıl, burasında ne var? diye Rasûlullah (s.a.s.)'i soru yağmuruna tuttular.(117)

Hz. Peygamber bu konuyu daha sonra şöyle anlatmıştır:

"Kureyş
bana seyâhat ettiğim yerler, özellikle Mescid-i Aksâ ile ilgili öyle
şeyler sordular ki, İsrâ gecesi bunlara hiç dikkat etmemiştim. Fakat
Cenâb-ı Hakk, benimle Beyt-i Makdis arasındaki mesâfeyi kaldırdı. Ne
sordularsa, oraya bakarak cevâp verdim".(118)

Bu
durumda ne yapacaklarını şaşıran müşrikler Hz. Ebû Bekir'e koştular.
Muhammed dün gece Kudüs'e gidip geldiğini, göklere çıktığını...
söylüyor. Buna da mı inanacaksın, dediler. Ebû Bekir, hiç tereddüt
göstermeden:

"Bunu
O söylemişse inandım gitti. Ben O'nu bundan daha önemli olan konularda
tasdik ediyorum. Akşam- sabah göklerden vahiy geldiğini söylüyor, buna
inanıyorum..." dedi. Bu yüzden Hz. Ebû Bekir'e "Sıddîk" denildi.

Ehli-
sünnet bilginlerinin çoğunluğuna göre, İsrâ ve Mîrâc aynı gecede;
Rasûlullah (s.a.s.) 'in rûh ve vücuduyla birlikte uyanık hâlde iken
olmuştur. İsrâ ile Mîrâcın ayrı gecelerde olduğunu, rüyâ hâlinde ve
rûhâni olarak vuku bulduğunu kabûl eden bilginler de vardır; fakat
bunların sayısı azdır.(119)

c) Mîrâc'ta Teşri Kılınan Hükümler

Kur'ân-ı Kerîm'de, Mirâc'ın en yüksek hâli anlatılırken:

"(Rabbına)
iki yay kadar veya daha da yakın oldu. Allah Kulu'na vahyettiğini o
anda vahyetti..." (en Necm Sûresi, 9-10) buyrulmaktadır.

Bu âyetlerden Rasûlullah (s.a.s.)'e, Mîrâc'ta pek çok esrâr ve maârifin bildirildiği anlaşılmaktadır.

Baştan
sona Mîrâc ve Mîrâc'ta teşri kılınan hükümlerin anlatıldığı el-İsrâ
Sûresi'nin 80'inci âyetinde Hz. Peygamber (s.a.s.)'e: "Rabbim, beni
şerefli bir girişle (Medine'ye) koy, sâlim bir çıkışla da (Mekke'den)
çıkar" diye dua etmesi emredilerek yakında hicretine izin verileceğini;
81 'inci âyetinde ise:

"De
ki: Hakk geldi, bâtıl yok olup gitti, esâsen bâtıl yok olmağa
mahkûmdur" buyurularak çok yakında İslâm'ın küfre galebe çalacağına,
neticede Mekke'nin Rasûlullah (s.a.s.) tarafından fethedilip Kâbe'nin
putlardan temizleneceğine işâret olunmuştur. Yine aynı sûrenin
23-29'uncu âyetlerinde dinin temelini teşkil eden hükümler yer
almıştır. Bu âyetlerin anlamları şöyledir:

"Rabb'ın
şunları kesinlikle hükmetti: Kendisinden başkasına kulluk etmeyin.
Ana-babaya iyilik edin. Onlardan biri veya her ikisi, senin yanında
ihtiyarlayacak olursa, onlara "öf" bile deme, onları azarlama, her
ikisine de hep tatlı söyle. Onlara şefkatle tevâzu kanadını ger ve
'Rabbım, onlar, küçükken beni nasıl ihtimâmla yetiştirmişlerse, sen de
kendilerini öylece esirge..' diye onlar için duâ et.

Rabbınız, içinizdekini en iyi bilendir. İyi kimseler olursanız, kendisine yönelip tevbe edenleri bağışlar.

Hısıma,
yoksula, yolda kalmışa, herbirine hakkını ver. Elindeki malını saçıp
savurma, saçıp savuranlar, şüphesiz şeytânla kardeş olmuşlardır. Şeytân
ise Rabb'ına karşı son derece nankördür.

Rabbından
umduğun rahmeti elde etmek için hak sahiplerinden yüz çevirmek zorunda
kalırsan, bâri onlara yumuşak söz söyle (sert davranma).

Elini boynuna bağlayıp cimrilik etme, onu büsbütün açıp hepsini de saçma. Yoksa pişmân olur, açıkta kalırsın,

Şüphesiz
Rabb'n, dilediği kimsenin rızkını genişletir, dilediğininkini daraltır,
ölçü ile verir. O, kullarını gören ve her şeyden haberdâr olandır.

Çocuklarınızı
yoksulluk korkusu ile öldürmeyin. Onları da sizi de Biz
rızıklandırırız. Şüphesiz ki onları öldürmek büyük bir suçtur.

Sakın zinâya yaklaşmayın. Doğrusu bu çirkindir ve çok kötü bir yoldur.

Allah'ın
harâm kıldığı cana, haklı bir sebep olmadıkça kıymayın. Haksız yere
öldürülen kimsenin velisine bir yetki vermişizdir. Artık o da
öldürmekte aşırı gitmesin. Çünkü o, ne de olsa yardım görmüştür.

Erginlik
çağına ulaşıncaya kadar, yetîmin malına, en güzel şeklin dışında
yaklaşmayın. Bir de verdiğiniz sözü yerine getirin. Çünkü verilen sözde
sorumluluk vardır.

Ölçtüğünüz zaman ölçeği tam yapın, doğru terâzi ile tartın. Bu daha iyi ve sonuç bakımından daha güzeldir.

Bilmediğin şeyin ardına düşme. Doğrusu kulak, göz ve kalb, bunların hepsi o şeyden sorumlu olur.

Yeryüzünde
böbürlenerek yürüme. Çünkü ne yeri delebilir, ne de boyca dağlara
ulaşabilirsin, (onlarla büyüklük yarışı yapabilirsin). Rabb'ının
katında bunların hepsi, beğenilmeyen kötü şeylerdir.

Bunlar
Rabb'ının sana bildirdiği hikmetlerdir. Sakın Allah'la beraber bir
başka tanrı edinme. Yoksa kınanmış ve kovulmuş olarak Cehennem'e
atılırsın." (İsra Sûresi, 23-29).

Bu âyetlerdeki ilâhî emirler şöylece özetlenebilir:

1) Allah'tan başkasına kulluk etmeyin,

2) Anne-babaya iyi muâmele edin,

3) Hısıma,yoksula, yolda kalmışa haklarını verin,

4) Ne hasis, ne cimri, ne de müsrif (savurgan) olun,

5) Çocuklarınızı öldürmeyin,

6) Zinâya yaklaşmayın,

7) Haklı bir sebep olmadıkça cana kıymayın,

Cool Daha iyiye götürmek amacı dışında yetim malına yaklaşmayın,

9) Verdiğiniz sözü yerine getirin, sözünüzde durun,

10) Ölçü ve tartıyı tam yapın,

11) Hakkında bilginiz olmayan şeyin peşine düşmeyin,

12) Yeryüzünde kibir ve azametle yürümeyin, alçak gönüllü olun.



(114) Bkz. Buhârî, 1/91-93 ve 4/247-250; Tecrid Tercemesi, 218-232 (Hadis No: 227) ve 10/60-80; (Hadis No: 1550-1552)

(115) Müslim, 1/157, (K.el-İmân, B.,76, Hadis No: 173/279)

(116)
Mîrâc'dan önce namaz, akşam va sabah olmak üzere günde iki vakit
kılınıyordu. "Ey örtüsüne bürünen Peygamber! Kalk, azâb ile korkut.
Rabbinin adını (namazda tekbir ile) yücelt..." (Müddessir Sûresi, 1-3)
anlamındaki âyetler inince, Rasûlüllah (s.a.s.) Cibril (a.s.)'ın târifi
ile abdest alıp namaz kılmıştır. Rasûlüllah (s.a.s.)'in Cibril'e uyarak
kıldığı bu ilk namaz, sabah vaktinde kılınmıştır. Aynı gün akşam
namazını Hz. Hatice ile cemâatle kıldılar. Ertesi gün bu cemâate Hz.
Ali, daha sonra Hz. Ebû Bekir ve Zeyd b. Hârise de katıldı. Böylece,
(Mîrâc'da 5 vakit namaz farz kılınmadan önce) Risâletin başlangıcından
itibâren Rasûlüllah (s.a.s.) ve Müslümanlar, akşam ve sabah olmak
üzere, günde iki vakit namaz kılıyorlardı.

Bu
iki vakit namazdan başka, "Müzzemmil Sûresi"nin ilk âyetleri ile "gece
namazı" farz kılınmıştı. Müslümanlar geceleri ayakları şişinceye kadar
namaz kılıyorlardı. Gece namazı bir sene kadar farz olarak devâm
ettikten sonra, aynı sûre'nin son âyeti (Müzzemmil Sûresi, 20) ile
farziyeti kaldırıldı, nâfile (tatavvu) namaz oldu. Mîrâc'da farz
kılınan 5 vakit namaz ile bütün bu namazlar kaldırıldı. Ancak, Hz.
Peygamber (s.a.s.)'e hâs, ona âit olmak üzere gece namazının farziyeti
devâm etti. (Bkz. İsrâ Sûresi, 79; Tecrid Tercemesi, 2/231-232, Hadis
No: 227'nin açıklaması; Tahir Olgun, İbâdet Târihi, 28-38, İst., 1946)

(117) Tecrid Tercemesi, 10/64

(118) Buhârî, 4/248;Müslim, 1/157; (K.el-İmân, B., 75); Tecrid Tercemesi, 10/63. (Hadis No: 1550)

(119) Bkz. Zâdü'l-Meâd, 2/126-127


VI- MEDİNEYE HİCRET

"Rabb'ım, beni şerefli bir girişle (Medineye) koy, sâlim bir çıkışla da (Mekke'den) çıkar".

(el-İsrâ Sûresi, 80)


1- MÜSLÜMANLARIN MEDİNE'YE HİCRETLERİ

Hicret
bir yerden başka bir yere göç etme demektir. Müşriklerin zulümleri
yüzünden Mekke'de Müslümanlar barınamaz hâle gelmişlerdi. Bu sebeple
2'inci Akabe Bîatında Hz. Peygamber (s.a.s.) ve Müslümanların Medine'ye
hicretleri de kararlaştırılmıştı. Rasûlullah (s.a.s.) "Sizin hicret
edeceğiniz yerin iki kara taşlık arasında hurmalık bir yer olduğu bana
gösterildi..."(120) diyerek Müslümanların Medine'ye hicretlerine izin
verdi. 2'inci Akabe Bîatı, Peygamberliğin 12'nci yılının son ayı olan
Zilhicce'de yapılmıştı. 13'üncü yılın ilk ayı Muharrem'de (Temmuz 622)
Medine'ye hicret başladı. Mekke'den Medine'ye ilk hicret eden, Beni
Mahzûm'dan Abdülesed oğlu Ebû Seleme(121), en son hicret eden ise
Rasûlullah (s.a.s.)'in amcası Abbâs'tır.

Mekke'nin
fethine kadar geçen süre içinde, dini uğruna, evini-barkını,
malını-mülkünü, âilesini, kabîlesini, akrabasını, bütün varlığını
Mekke'de bırakarak Rasûlullah (s.a.s.)'in müsâdesiyle Medine'ye göç
eden Mekke'li Müslümanlara "Muhâcirûn" adı verilmiştir.

Medine'de
muhâcirleri misâfir eden, onlara bütün imkânları ile yardımcı olan
Medine'li Müslümanlara da "Ensâr" denilmiştir. Muhâcirûn ve Ensâr,
Kur'ân-ı Kerîm'de bir çok vesîlelerle övülmüşlerdir.(122)

Muharrem
ve safer aylarında Müslümanlar, âileleri ile birlikte hicret ettiler.
Birer, ikişer, gizlice Mekke'den ayrılıp Medine'ye gittiler. Ensâr
tarafından Medine civârındaki "Avâlî" denilen köylere yerleştirildiler.


Hz. Ömer Mekke'den gizli ayrılmadı. Kılıcını kuşandı, Kâbe'yi tavâf etti. Bütün müşriklere meydan okuyarak:

İşte
ben Medine'ye gidiyorum. Analarını ağlatmak, karılarını dul,
çocuklarını yetim bırakmak isteyenler peşime düşsün... dedi. Ömer'in
hicreti Hz. Peygamber (s.a.s.)'in hicretinden 15 gün kadar önce
olmuştu.

Kısa
zamanda, Mekke'li Müslümanların hemen hepsi Medine'ye göç etti.
Yalnızca Hz. Ebû Bekir ile Hz. Ali'yi Rasûlullah (s.a.s.) Mekke'de
alıkoymuştu.(123) Ebû Bekir hicret için izin istediğinde, Rasûlullah
(s.a.s.):

"Acele
etme, Allah sana hayırlı bir arkadaş verecek..." diyerek hicretini
geciktirmiştil(124). Mekke'de müslümanlıkları yüzünden âileleri
tarafından hapsedilmiş olanlar ile köle ve câriyelerden başka Müslüman
kalmamıştı. Rasûlullah (s.a.s.) düşmanları arasında, en büyük tehlike
karşısında yapayalnız bulunuyordu.


(120) el-Buhârî, 4/ 255; Tecrid Tercemesi, 10/86

(121) İbn Hişâm, 2/112; Zâdü'l-Meâd, 2/136; Tarîh-i Din-i İslâm, 2/320

(122)
Bkz. el-Enfâl Sûresi 72, 74; Tevbe Sûresi, 20, 100; Nahl Sûresi,
41,110; Hac Sûresi, 58; Haşr Sûresi, 9; Fetih Sûresi, 10,18, 29,

(123) Zâdü'l-Meâd, 2/136

(124) el-Buhârî, 4/255; İbn Hişâm, 2/ 124; İbnü'l-Esîr, a.g.e., 2/101



2- HZ. PEYGAMBER (S.A.S.)'İN HİCRETİ

a) Dâru'n-Nedve'nin Korkunç Kararı

Akabe
görüşmeleri ile Müslümanlık Medine'de yayılmağa başlamış, müşrikler
korktuklarına uğramışlardı. Üstelik Mekke'deki Müslümanlar da Medine'ye
göç etmişlerdi. Şimdi Hz. Muhammed (s.a.s.)'de Medine'ye gider,
Müslümanların başına geçerse, Mekke'lilerin Şam ticâret yolu
kapanabilirdi. Mekke müşrikleri Müslümanlara son derece kötü
davranmışlar, târihte eşine ender rastlanan işkence ve hakarette
bulunmuşlardı. Bunlar Medine'lilerle birleşip, kuvvetlendikten sonra
kendilerinden öç alabilirlerdi. Esâsen Mekke'lilerle Medine'liler
arasında, öteden beri geçimsizlik vardı. Çünkü Mekke'liler
Adnânîlerden; Medine'liler ise Kâhtânîlerdendi. Durumun ciddiliğini
anlayan Kureyş müşrikleri, Mekke'de yapayalnız kalan Peygamber
Efendimize ne yapmak gerektiğini kararlaştırmak üzere Dâru'n-nedve'de
toplandılar. Toplantıda Ebû Cehil, Ebû Süfyan, Ebu'l-Bahterî, Utbe b.
Rabîa, Cübeyr b. Mut'im, Nadr b.Hâris, Ümeyye b.Halef, Hakim
b.Hızâm...... gibi Mekke ileri gelenlerinin hemen hepsi vardı.
Müslümanlık tehlikesinin önlenmesiyle ilgili çeşitli fikirler ileri
sürdüler. İçlerinden Ebûl Bahteri:

- Muhammed (s.a.s.)'i bağlayıp her tarafı kapalı bir yerde ölünceye kadar hapsedelim, dedi. Amr oğlu Hişâm:

- O'nu bir deveye bindirip Mekke'den çıkaralım, uzak yerlere sürelim, dedi. Ebû Cehil ise:

-
Kureyş'in bütün kollarından birer temsilci seçelim. Bunlar aynı anda
hücûm edip Muhammed (s.a.s.)'i bir hamlede öldürsünler. Kimin vurduğu,
kimin darbesiyle öldüğü belli olmasın. Böylece kanı bütün Kureyş
kabîlesine dağılsın, Hâşimîler bütün Kureyş kollarına karşı
çıkamayacaklarından kan davasına kalkışamazlar. Çâresiz diyete (kan
bedeline) râzı olurlar. Bu iş böylece kapanır... dedi. Ebû Cehil'in
teklifi ittifakla kabûl edildi. Diğer teklifler beğenilmedi. Hemen
Kureyş kollarında 40 yeminli kişi seçip toplantıyı bitirdiler.(125)

Müşriklerin Dâru'n-Nedve'deki bu konuşma ve plânları el-Enfâl Sûresi'nin 30'uncu âyetinde şöyle özetlenmektedir.

"Ya
Muhammed, hatırla şu zamanı ki, inkâr edenler (Mekke müşrikleri) seni
bir yere kapatmak veya (hepsi birden) öldürmek yahut da (Mekke'den)
çıkarmak için sana tuzak hazırlıyorlardı. Onlar sana tuzak kurarken,
Allah da (onlara) tuzak kuruyordu. Allah tuzakların en iyisini kurar."


b) Rasûlullah (s.a.s.)'in Evinin Müşrikler tarafından Kuşatılması

Müşriklerin
bu korkunç plânını Cebrâil (a.s.) Peygamber Efendimize haber verdi. "Bu
gece, her zaman yatmakta olduğun yatağında yatmayacaksın, evini
terkedeceksin..." dedi. Böylece Rasûlullah (s.a.s.)'e de hicret için
izin verildi. Rasûl-i Ekrem (s.a.s.) Hz. Ali'yi çağırdı.

"Ben
Medine'ye gidiyorum. Sen bu gece benim yatağımda yat, hırkamı üstüne
ört. Müşrikler beni yatıyor sansınlar, onlara bir şey sezdirme.
Sabahleyin şu emânetleri sâhiplerine ver.(126) Ondan sonra sen de hemen
gel" dedi.

Ortalık
kararınca, Kureyş'in seçme cânileri evin etrâfını sardılar.(127)
Sabahleyin evinden çıkarken hep birden saldırıp öldüreceklerdi. Hz.
Ali, Rasûlullah (s.a.s.)'in yatağına yattı. Hz. Peygamber (s.a.s.)
eline bir avuç kum alıp, evini çeviren müşriklerin üzerine saçtı.
Saçılan kum taneleri cânilerden herbirine isâbet etmiş, hepsi de derin
bir uykuya dalmışlardı. Rasûlullah (s.a.s.) "Yâ-Sîn Sûresi"nin
başından:

"Biz
onların önlerine ve arkalarına birer sed çektik, böylece gözlerini
perdeledik. Onlar artık elbette görmezler" anlamındaki 9'uncu âyetine
kadar olan kısmı okuyarak, aralarından geçip gitti.(128) Müşrikler Hz.
Muhammed (s.a.s.)'in yatağında yattığını sanıyorlardı. Sabahleyin,
yatakta yatanın Ali olduğunu görünce, donakaldılar, ne yapacaklarını
şaşırdılar; hiddetlerinden çıldıracak hâle geldiler. Hemen her tarafı
aramağa koyuldular. Mekke'yi alt üst ettiler. Fakat Hz. Peygamber
yoktu.

Muhammed
(s.a.s.)'i bulana 100 deve verilecek, diye ilân ettiler. Bu haber
duyulunca, ne kadar mâceracı, cânî, katil varsa, hepsi etrâfa yayıldı.
Mekke'de ve Mekke dışında, harıl harıl Hz. Peygamber (s.a.s.)'i
arıyorlardı.

Rasûlullah
(s.a.s.), gece evinden ayrıldıktan sonra Kâbe'yi tavâf etti. "Ey Mekke,
sen Allah katında yeryüzünün en hayırlı ve bana en sevimli yerisin;
eğer çıkmak zorunda bırakılmasaydım, senden ayrılmazdım", dedi.(129)
Ertesi gün öğle sıcağında Hz. Ebû Bekir'in evine vardı. Allah'ın emri
ile, berâber hicret edeceklerini bildirdi. Hz. Ebû Bekir, sevinç göz
yaşları ile, 4 aydır dışarıya bırakmayıp, ağaç yaprakları ile
beslemekte olduğu iki cins devesini işâret ederek:

Dilediğini seç, Yâ Rasûlallah, dedi. Rasûlullah (s.a.s.) bedelini ödeyerek devenin birini aldı.

Rasûlullah
(s.a.s.) ve Ebû Bekir için hazırlanan yol azığı bir dağarcığa konuldu.
Ebû Bekir'in kızı Esmâ, belindeki bez kemeri ikiye ayırıp bir parçası
ile bu dağarcığın ağzını bağladığı için Esma'ya "Zâtü'n-nitâkayn" (iki
kemerli) ünvânı verild.(130/1)


c) Mağarada Gizlenmesi

Gece
olunca, her ikisi evin arka penceresinden çıktılar. Ayakkabılarını
çıkarıp, ayaklarının uçlarına basarak ıssız yollardan Mekke'nin
güneyine doğru ilerlediler. 1.5 saat (3 mil) mesafede Sevr Dağı'nın
tepesindeki mağaraya vardılar. Kureyşin araması bitinceye kadar,
(perşembeyi cumaya bağlayan geceden pazar gününe kadar) üç gün bu
mağarada gizlendiler.

Ebû
Bekir'in oğlu Abdullah, geceleri mağaraya gelip Mekke'de olup biteni
anlatıyor, ortalık ağarmadan gene Mekke'ye dönüyordu. Kölesi Âmr b.
Füheyre de koyunlarını otlatırken akşamları Sevr dağına götürüp onlara
süt veriyordu.

Peygamber
Efendimizi ve Ebû Bekir'i arayanlar, iz sürerek, nihâyet Sevr'deki
mağaranın ağzına kadar geldiler. Ayak sesleri ve konuşmaları içeriden
duyuluyordu. Hz. Ebû Bekir, başını kaldırdığı zaman onların ayaklarını
görmüş ve heyecanla:

-"Yâ Rasûlallah, eğilip baksalar, bizi görecekler, demişti, bunun üzerine Peygamber Efendimiz:

-"Korkma, Allah'ın yardımı bizimledir.(130/2) İki yoldaş ki, üçüncüsü Allah'tır, hiç endişe edilir mi?" buyurdu.(131)

Tâkipçiler
Sevr dağı'na henüz çıkmadan, bir örümcek mağaranın ağzına ağ örmüş, bir
çift beyaz güvercin yuva yapıp yumurtlamıştı. Bu durumda Kureyşliler
mağaranın içine bakmanın ahmaklık olacağını düşünerek bırakıp
gittiler.(132)

Kureyşlilerin
aramaları üç gün sürdü. Peygamber Efendimiz ile Ebû Bekir Mekke'de iken
Abdullah b. Uraykıt adında henüz müslüman olmamış, fakat son derece
emîn bir şahsı kılavuz olarak kiralayıp develeri de ona teslim
etmişlerdi.(133) Kılavuz Abdullah, üç gün sonra, dördüncü günün (Pazar)
sabahı develeri mağaraya getirdi. Devenin birine Rasûlullah (s.a.s.)
ile Ebû Bekir diğerine ise kılavuz Abdullah ile Ebû Bekir'in kölesi
Âmir b. Füheyre bindiler. Sâhili takibederek Medine'ye doğru 24 saat
hiç dinlenmeden yol aldılar Deve yürüyüşü ile 13 günlük olan Medine
yolunu 8 günde katederek 12 Rabiulevvel/23 Eylül 622 pazartesi günü
Kuba'ya ulaştılar.

Rasûlullah
(s.a.s.)ilk vahiy Hîra (Nûr) dağı'ndaki mağarada gelmişti. Hira'daki
mağara ile Sevr'deki mağara arasında geçen müddet, Rasûlullah (s.a.s.)
'in Peygamberlik hayatının Mekke Devri'ni teşkil etmişti. Sevr
dağı'ndaki mağaradan başlayan hicret ise, Mekke Devri'nin sonu, Medine
Devri'nin başı olmaktaydı.


d) Rasûlullah (s.a.s.)'i Tâkibedenler

Hicret yolculuğunda Peygamber Efendimiz iki önemli takiple karşılaştı.

Müdliçoğullarından
Sürâka, Kureyş'in ilân ettiği mükâfâtı ele geçirmek hevesiyle, kendi
bölgelerinden geçmiş olan hicret kafilesini tâkibe koyuldu. Atını dört
nala sürerek Rasûlullah (s.a.s.) ve arkadaşlarına yaklaştığı sırada,
atı sürçüp kapaklandı. Kendisi de yere yuvarlandı. Yeniden atına binip
koşturdu. Tam yaklaştığı sırada, atının ön ayakları kuma saplandığı
için, yine düştü. Atını zorlukla kurtardı. Sürâka'nın morali iyice
bozulmuştu. Rasûlullah (s.a.s.)'den özür diledi. Yazılı bir emânnâme
alarak geri döndü; diğer tâkipçileri de "ben aradım, boşuna yorulmayın,
bu tarafta yok..." diyerek geri çevirdi.(134)

Eslemoğullarından
Büreyde de, Kureyşin ilân ettiği mükâfâtı alabilmek için Rasûlullah'ı
tâkibe başlamıştı. Fakat ilk görüşte, yanındakilerle beraber Müslüman
oldu. Daha sonra başındaki beyaz sarığı çözerek mızrağının ucuna
bağladı. "Sizin gibi şanlı bir kafile bayraksız gitmez. İzin verirseniz
ilk alemdârınız olayım" diyerek ta Kuba Köyü'ne kadar Rasûlullah
(s.a.s.)'e bayraktarlık yaptı.

Daha
sonra, Şam'dan Mekke'ye dönmekte olan bir ticâret kafilesine
rastladılar. Kafilede bulunan, ilk 8 Müslümandan Avvâm oğlu Zübeyr,
Rasûlullah (s.a.s.) ve Ebû Bekir'e beyaz elbiseler giydirdi.(135) Ve
Medine'lilerin kendilerini sabırsızlıkla beklediklerini haber verdi.

Rasûlullah
(s.a.s.)'ın yola çıktığı Medine'de duyulmuştu. Bu yüzden Medineliler,
Rasûlullah (s.a.s.)'i karşılamak üzere her sabah şehir dışına çıkıp
bekliyorlardı. 12 Rabiulevvel /23 Eylül 622 Pazartesi günü yine öğleye
kadar beklemişler, sıcak bastırınca ümitlerini kesip dönmüşlerdi. Bu
esnâda bir iş için evinin yüksek kulesinden etrafı seyreden bir Yahûdî,
beyazlar giyinmiş bir kafilenin uzaktan gelmekte olduğunu gördü ve
yüksek sesle:

İşte günlerdir yolunu beklediğiniz devletli geliyor, diye haykırdı.



(125) Bkz. İbn Hişâm, 2/125-126, İbnü'l-Esîr, a.g.e., 2/102; Zâdü'l-Meâd, 2/ 136-137; Tecrid Tercemesi, 10/87-88

(126)
Mekke'de en güvenilir kimse olduğu için, bütün Mekkeliler en değerli
şeylerini Hz. Peygamber (s.a.s.)'e emânet ederlerdi. Bu güvenirliği
yüzünden O'na "Muhammedü'l-Emin" diyorlardı. (İbn Hişâm, 2/129)

(127)
Bu câniler arasında:Ebû Cehil, Hakem b.el-Âs, Ukbe b. Ebî Muayt, Nadr
b. Hâris, Ümeyye b. Halef, Zem'a b.Esved ve Ebû Leheb de vardı. (Tecrid
Tercemesi, 10/88; Târih-i Din-i İslâm,2/32)

(128)
Kur'ân-ı Kerîm'de bu olaya işâretle: (Habibim, bir avuç kumu onların
üzerine) attığın zaman sen atmadın, ancak Allah attı, hedeflerine O
ulaştırdı. (el-Enfâl Sûresi, 17) buyrulmuştur.

(129)
İbn Mâce, 2/1037 (Hadis No: 3108), Kahire, 1378/1953; Tirmizi, 5/722
(Hadis No: 3925), Kahire, 1385/1965; Asr-ı Saâdet, 1/294

(130/1) Tecrid Tercemesi, 8/415 (Hadis No: 125) ve 10/100 (Hadis No : 1ğ)

(130/2) et-Tevbe Sûresi, 40

(131) el-Buhârî, 4/263; Tecrid Tercemesi, 10/119 (Hadis No: 1557)

(132) Zâdü'l-Meâd, 2/137; Târih-i Din-i İslâm 2/330; M. Hamîdullah, İslâm Peygamberi, 1/124

(133) Zâdü'l-Meâd, 2/137

(134) el-Buhârî, 4/256-257; Tecrid Tercemesi, 10/102-104; (Hadis No: 1ğ)

(135) el-Buhârî, 4/257; Tecrid Tercemesi, 10/105 (Hadis No: 1ğ)



3- MEDİNE'YE VARIŞ

a) Hz. Peygamber (s.a.s.) Kuba'da

Medineliler
derhal silahlanarak, bir bayram sevinci içinde yollara döküldüler.
Rasûlullah (s.a.s.)'i Medine'ye bir saat uzaklıkta Kuba Köyünde
karşıladılar. Rasûlullah (s.a.s.) burada Amr b. Avf Oğulları'nda 14
gece misâfir kaldı.(136) Bu esnâda Kur'ân-ı Kerîm'de "takvâ üzere
yapıldığı" bildirilen Kuba Mescidi'ni binâ etti ve burada namaz
kıldı.(137)

Rasûlullah
(s.a.s.)'den 3 gün sonra tek başına yola çıkmış olan Hz. Ali de,
gündüzleri gizlenip, geceleri yürüyerek, Kuba'da iken kafileye yetişti.



b) İlk Cuma Namazı ve İlk Hutbe

14
gün sonra, bir cuma günü Hz. Peygamber (s.a.s.) Efendimiz devesine
bindi. Karşılamağa gelenlerle muhteşem bir alay içinde Medine'ye
hareket etti. Yolda "Sâlim b. Avf oğulları"na âit "Rânûnâ Vâdisi"nde
öğle vakti oldu. Rasûlullah (s.a.s.) burada arka arkaya iki hutbe
okuyarak ilk Cuma Namazını kıldırdı.

İlk hutbede Allah'a hamd ve senâ ettikten sonra:

Ey
nâs, ölmeden önce Allah'a tevbe ediniz, fırsat elde iken iyi işlere
koşunuz. Allah'ı çok anmak, gizli ve âşikâr çok sadaka vermek sûretiyle
O'nunla aranızdaki bağı kuvvetlendiriniz. Böyle yaparsanız,
rızıklandırılır, yardım görürsünüz, kaçırdıklarınızı tekrâr elde
edersiniz.

Biliniz
ki, Cenab-ı Hakk, içinde bulunduğum yılın bu ayında, bugün şu
bulunduğum yerde Cuma namazını kıyâmete kadar, üzerinize farz kıldı.
Hayâtımda veya benden sonra, -âdil veya zâlim- bir imamı olduğu halde,
önemsiz gördüğü veya inkâr ettiği için kim bu namazı terkederse, Allah
onun iki yakasını bir araya getirmesin ve hiç bir işine hayır vermesin.
Biliniz ki, böylesinin, tevbe etmedikçe, ne namazı, ne zekâtı, ne
haccı, ne orucu, ne de herhangi bir iyiliği Allah katında bir değer
taşır. Ancak, kim tevbe ederse Allah tevbesini kabûl eder.(138)

Ey
Nâs, kendinize âhiret için azık hazırlayıp önceden gönderin. Hepiniz
ölecek ve sürünüzü çobansız bırakacaksınız. Sonra Rabbınız, -arada
tercümân veya perdedâr olmaksızın- bizzat:

-
Sana benim peygamberim gelip haber vermedi mi? Ben sana mal vermiş,
ihsânda bulunmuştum. Sen bunlardan âhiretin için ne gönderdin? diye
soracaktır. O kimse sağına, soluna bakacak, hiç bir şey göremeyecek.
Sonra önüne bakacak, orada Cehennem'i görecek. Öyleyse yarım hurma ile
de olsa, kendini ateşten korumağa gücü yeten, bunu yapsın. Buna gücü
yetmeyen, bâri güzel sözle kendini kurtarsın. Çünkü bir iyiliğe 10'dan
700 katına kadar sevap verilir. Allah'ın selâm ve rahmeti üzerinize
olsun.(139)

Rasûlullah (s.a.s.) birinci hutbeyi böylece bitirdikten sonra ikinci hutbede de şunları söylemiştir.

Hamd
Allah'a mahsustur. O'na hamdeder. O'ndan yardım dileriz. Nefislerimizin
şerlerinden ve kötü işlerimizden Allah'a sığınırız. Allah'ın hidâyet
verdiğini kimse saptıramaz. O'nun saptırdığını da kimse doğru yola
koyamaz.

Allah'tan başka ilâh olmadığına şehâdet ederim. O birdir, eşi , ortağı ve benzeri yoktur.

Sözlerin
en güzeli, Allah Kitabı (Kur'ân-ı Kerîm) dir. Allah'ın kalbini Kur'ân
ile süslediği, küfürden sonra İslâm'a soktuğu, Kur'ân'ı diğer sözlere
tercîh eden kimse felâh bulup kurtulmuştur.

Allah'ın
sevdiğini seviniz. Allah'ı bütün kalbinizle (can ve gönülden) seviniz.
Allah Kelâmı Kur'an'dan ve zikrinden usanmayınız.

Allah'ın Kelâmına karşı kalbiniz katılaşmasın.

Yalnız
Allah'a kulluk edip ibâdetinizde O'na hiç bir şeyi ortak yapmayınız.
O'ndan hakkıyla sakınınız. Yaptığınız iyi şeyleri dilinizle
doğrulayınız. Aranızda Allah'ın rahmet ve merhametiyle sevişiniz.
Allah'ın selâm ve rahmeti üzerinize olsun.(140)


c) Hz. Peygamber (s.a.s.)'in Medine'de Karşılanışı

Cuma
namazından sonra Rasûlullah (s.a.s.) Medine'ye hareket etti.(141)
Medine, târihinin en önemli gününü yaşıyordu. Halk bayram sevinci
içinde, Kuba'dan itibâren yolu iki taraflı doldurmuştu. Kadınlar
şiirler söylüyor, çocuklar "Rasûlullah geldi, Rasûlullah geldi" diye
bağrışıyor, küçük kızlar def çalarak şenlik yapıyorlardı. Medine halkı,
Rasûlullah (s.a.s.)'in gelişinden duyduğu sevinci, hiç bir şeyden
duymamıştı.

Herkes
Peygamber Efendimizi kendi evinde misâfir etmek istiyor, "Ey Allah'ın
Rasûlü, bize buyurunuz... "diyerek deveyi durdurmak istiyorlardı.
Rasûlullah (s.a.s.) ise, kimseyi gücendirmemek için devesini serbest
bırakmıştı.

-
"Siz deveyi kendi hâline bırakınız. O memurdur, emrolunduğu yere
gider," diyerek dâvet edenlerden izin istiyordu. Nihâyet deve, hâlen
"Mescidü'n-Nebi"nin bulunduğu boş arsada çöktü, Rasûlullah (s.a.s.)
inmedi. Deve kalkarak bir kaç adım gittikten sonra geri dönüp ilk
çöktüğü yere yeniden çöktü, bir daha kalkmadı. Rasûlullah (s.a.s.)
üzerinden inerek:

- "Akrabamızdan en yakın kimin evi?" diyerek etrâfındakilere sordu. Zeyd oğlu Hâlid.(142)

-
İşte evim, işte kapısı, buyurunuz Yâ Rasûlallâh... diyerek Rasûlullah
(s.a.s.)'i dâvet etti. Peygamber Efendimiz böylece Hz. Hâlid'in
misâfiri oldu. Bu misâfirlik "Mescidü'n-Nebî"nin inşâatı tamamlanıncaya
kadar 7 ay devam etti.(143)


(136) el-Buhârî, 1/11; Tecrid Tercemesi, 2/306 (Hadis No: 270

(137)
(Hicretin) ilk gününde, takva temeli üzerine kurulan
(Kuba'daki)Mescidde namaz kılman daha uygundur. Bu mescidde temiz
olmayı sevenler vardır. Allah da temiz olanları sever. (et-Tevbe
Sûresi, 108)

(138) İbn Mâce, es-Sünen, 1/343, (Hadis No: 1081); Tecrid Tercemesi, 3/63, (Hadis No: 487'nin izâhı)

(139) İbn Hişâm, 2/146; Şerafettin Yaltkaya, Hatiplik ve Hutbeler, 22; Kısas-ı Enbiyâ, 1/176; Asr-ı Saâdet, 2/828

(140) İbn Hişâm, 2/147; Hatiplik ve Hutbeler, 22, 24; Kısıs-ı Enbiyâ, 1/177; Asr-ı Saâdet, 2/829

(141)
Medine'nin eski adı Yesrib'ti. Rasûlüllah (s.a.s.) hicret edip
yerleştikten sonra "Peygamber Şehri" anlamında "Medinetü'n-Nebî"
denildi. Daha sonra kısaltılarak sâdece Medinetü'l Münevvere
denilmiştir.

(142)
Hâlid b. Zeyd Ebû Eyyûb el� Ensâri, Neccâr oğullarından ve
Peygamberimizin dedesi Abdülmuttalib'in annesi Selmâ Hatun'un
âilesindendir. Müslüman Araplar tarafından yapılan ilk İstanbul
kuşatmasında bulunmuş ve şehit düşmüştür. Fâtih, İstanbul'u fethedince
Hz. Hâlid'in kabrini buldurmuş, hâlen ziyâret edilmekte olan türbesini
yaptırmıştır. İstanbul'da türbenin bulunduğu semt (Eyyüb), adını onun
isminden almıştır.

(143) İbn Hişâm, 2/143


MEDİNE DEVRİ

"Doğrusu inanıp hicret edenler Allah Yolunda mallarıyla, canlarıyla
cihâd edenler ve muhâcirleri barındırıp onlara yardım edenler, işte
bunlar birbirlerinin dostudurlar."

(el-Enfâl Sûresi, 72)


1- MEDİNE'DE GENEL DURUM


Medine,
Mekke'nin kuzeyinde, üç tarafı dağlarla çevrili, güneyi ise ovalık bir
şehirdir. Havası güzel, toprağı zirâate elverişli, hurmalıkları boldur.


Rasûlullah
(s.a.s.)'in hicreti esnâsında, Medine'de Evs ve Hazrec adlı iki Arap
kâbilesi ile, Kaynuka, Nadîr ve Kurayzaoğulları adlı üç Yahûdi kabîlesi
vardı. Arap kabileleri buraya "Seylü'l-arim" denilen sel felâketinden
sonra Yemen'den; Yahûdîler ise, Romalıların Kudüs'ü işgal ve
tahriplerinden sonra Kudüs'ten gelip yerleşmişlerdi.

Başlangıçta,
bir müddet Araplarla Yahûdîler iyi geçinmişlerse de, Yahûdîlerin
çıkarcı davranışları yüzünden zamanla araları açılmış, Arablar
Yahûdîleri yenerek Medine'de hâkim duruma gelmişlerdi. Fakat çok
geçmeden Yahûdîlerin entrikaları ile birbirlerine düştüler ve iki
kardeş kabîle uzun yıllar birbirleriyle savaştılar. Bu savaşların en
sonuncusu Buâs Harbi'dir. Hicretten yaklaşık 5 yıl önce sona eren ve
bazı fâsılalarla tam 120 yıl süren bu savaşta her iki taraf da büyük
kayıp vererek zayıf düşmüşlerdir. Bu yüzden, Hicret esnâsında
Yahûdîler, özellikle iktisâdî yönden Medine'de hâkim durumda
bulunuyorlardı.

Evs
ve Hazrec kabîleleri, aralarındaki bu düşmanlığın ancak Rasûlullah
(s.a.s.)'in hakemliği, İslâm'ın getirdiği adâlet, sevgi ve kaynaşma ile
ortadan kalkabileceğini anlayarak Müslümanlığa sımsıkı bağlandılar.
Gerçekten Hz. Peygamber (s.a.s.)'in Medîne'ye gelmesiyle, bu iki kardeş
kabile arasında asırlarca sürmüş olan kin ve düşmanlıktan eser
kalmamıştır.(144)


2- MESCİD-İ NEBÎ'NİN İNŞÂSI

Hicret
esnâsında Medîne'de câmi yoktu. Rasûlullah (s.a.s.) namaz vaktinde
nerede bulunursa namazı orada kıldırırdı. İlk mescid, hicretin ilk
günlerinde Kuba'da yapıldı.

Hicret
sırasında, Rasûlullah (s.a.s.)'in devesinin çöktüğü, Halid b. Zeyd'in
evinin karşısındaki boş arsaya mescid yapılacaktı. Neccâroğullarından
iki yetim çocuğa âit olan bu arsayı, Neccâroğulları hibe etmek
istedilerse de Peygamber (s.a.s.) Efendimiz kabûl etmedi. Bedeli olan
10 miskal (40.9 gr) altını Hz. Ebû Bekir ödedi.
Arsada
müşrik kabirleri, yabâni hurmalar ve engebeler vardı. Kabirler başka
yere nakledildi. Hurma ağaçları kesildi, çukurlar düzlendi. Mescid'in
yapımında bizzât Rasûlullah (s.a.s.)'de bir işçi gibi çalıştı. Temeli
taştan, duvarları kerpiçten, direkleri hurma ağaçlarından yapıldı.
Üzeri de hurma dallarıyla örtüldü; zemini ise topraktı. Kıblesi Kudüs'e
doğru olan bu mescid'in, biri mihrab'ın karşısındaki ana kapı, biri
Rasûlullah (s.a.s.)'in evine açılan kapı, diğeri de "Bab-ı Rahmet"
denilen kapı olmak üzere üç kapısı vardı. Kıble'nin değişmesinden
sonra, ana kapı ile mihrap yer değiştirdiler.(145/1)

----------------------------------------


Forum Kuralları | S.S.S |Yönetim Ekibi
Sayfa başına dön Aşağa gitmek
http://sementafan.blogspot.com/
SEMENTA
YÖNETİCİ
YÖNETİCİ
avatar

Kadın
Mesaj Sayısı : 4694
Doğum tarihi : 15/12/87
Yaş : 30
Location : Gevezeçiçek
İş/Hobiler : Yayın Editörü/MÜZİK
Lakap : tatlı cadı
Kayıt tarihi : 23/07/07
Aldığı Övgü Aldığı Övgü : 42

karakter kağıdı
Healt:
10/10  (10/10)
Exp:
200/200  (200/200)
tuttuğu takım: BEŞİKTAŞ BEŞİKTAŞ
MesajKonu: Geri: Hz. MUHAMMED (sav) Hayatı   2010-01-05, 02:18

3- HÂNE-İ SAÂDET'İN İNŞÂSI ve RASÛLÜLLAH (S.A.S.)'İN HZ. ÂİŞE İLE EVLENMESİ

İnşâsı
7 ay süren Mescid'in bir tarafına Rasûlullah (s.a.s.) ve âilesinin
ikameti için odalar (hücreler) yapıldı. Bu odaların sayısı daha sonra
dokuza çıkmıştır. Odalardan her birinin genişliği 3-3,5 arşın, uzunluğu
5 arşın, yüksekliği ise bir adam boyu kadardı. Hz. Aişe, Safiyye ve
Sevde'nin odaları Mescid'in güneyinde; Ümmü Seleme, Ümmü Habibe,
Meymûne, Cüveyriye, Zeyneb bt. Cahş ve Zeyneb bt. Huzeyme'nin odaları
ise Mescidin kuzeyinde bulunuyordu. Rasûlullah (s.a.s.)'in hâlen
"Kabr-i Saâdet"inin bulunduğu yer, Hz. Âişe'ye tahsis edilen oda idi.

Mescid
ve hücrelerin yapımı tamamlanınca, Hz. Peygamber (s.a.s.) misâfir
kaldığı Halid b. Zeyd'in evinden buraya taşındı. Evlâtlığı Zeyd b.
Hârise ve Ebû Râfi'i Mekke'ye gönderip kendi âilesi ile Ebû Bekir'in
âilesini de Medine'ye getirtti. Kendi âilesi, Hz. Hatice'nin vefâtından
sonra evlendiği Zem'a kızı Hz. Sevde ile kızları Ümmü Gülsüm ve Fâtıma
idi. Kızlarından Rukiyye daha önce eşi Hz. Osman'la birlikte hicret
etmişti. Diğer kızı Zeyneb, kocası henüz müşrik olduğu için
gelemedi.(145/2) (Zeyneb, Bedir savaşından sonra hicret edebildi)

Ebû
Bekir'in âilesi ise, karısı Ümmü Rumân ile çocukları Abdullah, Esmâ ve
Âişe'den ibâretti. Bunlarla berâber Zeyd b. Hârise'nin eşi Ümmü Eymen
ile oğlu Üsâme de Medine'ye geldiler.

Hz.
Ebû Bekir'in kızı Âişe ile Rasûl-i Ekrem (s.a.s.) hicretten önce
Mekke'de iken nişanlanmışlardı. Hicretten 8 ay sonra, Şevval ayında
Medine'de evlendiler. Böylece, Rasûlullah (s.a.s.) ile Hz. Ebû Bekir
arasındaki mânevi bağ, akrabalık bağı ile daha da kuvvetlenmiş oldu.

Hz.
Âişe son derece zeki, bilgili ve kültürlü bir hanımdı. Dinî hükümlerin,
Müslüman kadınlara öğretilmesinde büyük gayreti yanında, özellikle
Rasûlullah (s.a.s.)'in ev ve âile hayatıyla ilgili bilgileri
Müslümanlar O'ndan öğrenmişlerdir. Kendisinden 2210 hadis rivâyet
edilmiştir.


4- SUFFE ASHÂBI (ASHÂB-I SUFFE)

Mescid'in
bir tarafına da, etrâfı açık, üstü hurma dallarıyla örtülü bir
gölgelik, (çardak, suffe) yapıldı. Evi ve âilesi olmayan fakir
Müslümanlar burada kaldıkları için onlara "Ashâb-ı Suffe" denilmiştir.

Suffe
ashâbı son derece fakirdi. İş buldukları zaman çalışırlar, diğer
zamanlarda Mescidde ilim ve ibâdetle meşgul olurlardı. Burası İslâm
Târihinde ilk yatılı öğretmen okulu durumundaydı. Bu okulun dershanesi
mescid, yatakhanesi suffe, öğrencileri suffe ashâbı, öğretmenleri de
bizzat Rasûlullah (s.a.s.) idi. Medine'nin dışında yeni Müslüman olan
topluluklara İslâm'ı öğretmek üzere bir öğretmen göndermek
gerektiğinde, bunlar arasından gönderiliyordu. Sayıları 70 ile 400
arasında değişen Suffe ashâbının ihtiyaçları, ashâbın zenginleri
tarafından karşılanıyordu. Rasûlullah (s.a.s.) her akşam bunlardan bir
kısmını kendi sofrasına alır, bir kısmını da ashâb arasına dağıtırdı.
Getirilen sadakaları tamamen bunlara gönderir, kendisine gelen
hediyelerden de suffe ashâbı için hisse ayırırdı.(146/1) Rasûlullah
(s.a.s.)'den en çok hadis rivâyet etmiş olan Ebû Hüreyre de suffe
ashâbındandı.


5- FARZ NAMAZLARIN DÖRT REKAT OLMASI

Mirâctan
önce Müslümanlar akşam ve sabah olmak üzere iki vakit namaz
kılıyorlardı. Beş vakit namaz mirâcta farz kılındı. Ancak, Hicretten
önce, akşam namazının farzı üç rekât, diğer vakitlerin hepsi de ikişer
rekâttı, Hicretten sonra, öğle, ikindi ve yatsı namazlarının farzları
dört rekâta çıkarıldı. Sefer zamanlarında ise ilk farz kılındığı sayıda
bırakıldı.(146/2)


6- EZÂN'IN MEŞRÛİYETİ

Mescid-i
Nebi'nin inşâsı bittikten sonra, namaz vakitlerinin Müslümanlara
duyurulmasına ihtiyaç duyuldu. Çünkü, namaza erken gelenler vaktin
girmesini bekleyip işlerinden kalıyorlar; geç gelenler ise cemâate
yetişemedikleri için üzülüyorlardı.

Rasûlullah
(s.a.s.) vahiy gelmeyen konularda ashâbı ile istişâre ederdi.(147) Bu
konuda yapılan istişâre esnâsında, namaz vakitlerinin "çan veya boru
çalınarak, ateş yakılarak, yüksek bir yere bayrak çekilerek
duyurulması" teklifleri yapıldı. Rasûlullah (s.a.s.), "çan çalmak
Hristiyanların, boru çalmak Yahûdîlerin, ateş yakmak Mecûsîlerin
âdetidir." diyerek kabûl etmedi. Bayrak çekme teklifi de beğenilmedi.
İstişâre sonunda hiç bir şeye karar verilemedi.

Ensârdan
Zeyd oğlu Abdullah, rüyâsında elinde nâkûs (çan) bulunan birini görmüş,
namaz vakitlerini duyurmak için bu nâkûsu satın almak istemiş,
Rüyâsında gördüğü bu zât ona:

-"Ben
sana daha güzelini öğreteyim" diyerek ezân lafızlarını söylemiş.
Abdullah uyanınca, Rasûlullah (s.a.s.)'e gelerek rüyasında gördüklerini
haber verdi. Rasûl-i Ekrem (s.a.s.):

-"İnşâllah
hak rüyâdır. Bilâl'in sesi seninkinden gür. Gördüğünü ona öğret. Namaz
vaktinde ezânı o okusun", buyurdu. Bilâlin okuduğu ezân, Medine'nin her
tarafından duyuldu. Aynı rüyâyı Hz. Ömer de görmüş, fakat Abdullah daha
önce haber vermişti.(148) Daha sonra Bilâl, sabah ezânlarına "es-salâtü
hayrun minen-nevm" (namaz uykudan hayırlıdır.) cümlesini de eklemiştir.


Ezân, şeâir-i
İslâmiye'dendir. Vâcib derecesinde kuvvetli bir sünnetdir. Yalnız rüyâ
ile değil, Rasûlullah (s.a.s.)'in sünneti ve daha sonra inen âyetlerle
de sâbittir.(149)


7- ENSÂR İLE MUHÂCİRLER ARASINDA KARDEŞLİK

Mekke'li
Müslümanlar, dinleri uğrunda bütün servet ve varlıklarını Mekke'de
bırakmışlar, Medine'ye hicret ederek muhâcir olmuşlardı. Medineli
Müslümanlar, onları kendi nefislerine bile tercih ederek, her türlü
yardımı yapmışlar, onların bütün ihtiyâçlarını karşılamışlardı.(150)
Fakat muhâcirler, ensâr'a yük oluyoruz, kendi kazancımız yok, diye
üzülüyorlardı.

Rasûlullah
(s.a.s.) muhâcirlerin bu üzüntüsünü gidermek, aradaki sevgi ve
samimiyeti güçlendirmek, herhangi ayrılık belirtisini önlemek için
Hicretin 7'inci ayında muhâcirlerle ensârı, Mâlik oğlu Enes'in evinde
topladı.(151) Burada, bir muhâciri, bir ensârla kardeş yaparak 90 (veya
360 kişi asarında kardeşlik bağı kurdu.(152) Ensâr, muhâcir
kardeşlerini alıp evlerine götürdüler Mallarına ortak ettiler. Rasûl-i
Ekrem (s.a.s.)'e başvurarak:

-Ya Rasûlallah, hurmalıklarımızı, muhâcir kardeşlerimizle aramızda paylaştır... dediler. Rasûlullah (s.a.s.):

-Hayır,
mülkiyet size âit. Muhâcir kardeşlerinizle birlikte çalışacak, mahsûlü
paylaşacaksınız... buyurdu.(153/1) İki taraf buna râzı oldular.
Kardeşler birbirlerine o derece bağlandılar ki, başlangıçta,
zev'il-erhâmdan önce birbirlerine mirâsçı bile oldular.(153/2)

Ensâr'dan Reb'i oğlu Sa'd, muhâcir Avf oğlu Abdurrahman'a:

-Ben
malca ensârın en zenginiyim. Rasûlullah (s.a.s.) ikimizi kardeş yaptı.
Malımın yarısı senindir. İki zevcem var, dilediğini boşayacağım. Onu da
nikâhlarsın... dedi. Abdurrahman:

-Allah malını da, zevceni de sana mübârek kılsın. Benim bunlara ihtiyâcım yok. Sen bana çarşıyı göster... dedi.(154)

Abdurrahman ticârete başladı, kısa zamanda zengin oldu. Muhâcirlerin büyük kısmı ticâretle hayatlarını kazandılar.

Ensâr
ve muhâcirlerden belirli kimseler arasında Hz. Peygamber tarafından
yapılan kardeşlik, daha sonra "Mü'minler ancak kardeştirler"(el-Hucurât
Sûresi, 10) âyet-i celîlesiyle genişledi. Fakat bu kardeşliğin, mirâsla
ilgili hükmü, Bedir Savaşı'ndan sonra "...Akraba olanlar (mîrâs
hususunda) Allah'ın Kitabında mü'minlerden ve muhâcirlerden daha
yakındır.." (el-Ahzâb Sûresi, 6) ve "Allah'ın Kitâbında (mirâs
hususunda) hısımlar birbirlerine daha yakındır." (el-Enfâl Sûresi, 75)
ayet-i kerimeleri ile kaldırıldı.(155/1) Çünkü muhâcirler, çalışıp
ticâret yaparak ilk sıkıntılı günlerinden kurtuldular. Bedir Savaşı
ganimetlerinden de yararlandıktan sonra, artık ensârın yardımına
ihtiyaçları kalmadı.


8- MÜSLÜMANLARLA YAHÛDÎLER ARASINDA VATANDAŞLIK ANLAŞMASI

Rasûlullah
(s.a.s.) Mekkeli muhâcirlerle, Medineli ensârı kardeş yaparak
birbirlerine bağladıktan sonra, Medine'yi dış düşmanlara karşı
müştereken savunmak üzere muhâcirler, ensâr ve Medine'deki Yahûdîler
arasında yazılı bir "vatandaşlık anlaşması" yaptı. Bu anlaşmaya göre:

a) Diyet ve fidyelere ait kurallar, eskiden olduğu şekilde devam edecek:

b) Yahûdîler kendi dinlerinde serbest olacaklar;

c) Müslümanlarla Yahûdîler, barış içinde yaşayacaklar,

d) İki taraftan biri, üçünçü bir tarafla savaşırsa, diğer taraf yardımcı olacak,

e) Taraflardan biri Kureyşle dostluk kurmayacak ve onları himâyesine almayacak,

f) Dışardan bir tecâvüz olursa, Medine müştereken savunulacak,

g) İki taraftan biri, üçüncü bir tarafla sulh yaparsa, diğer taraf bu sulhü tanıyacak,

h) Müslümanlarla Yahûdîler arasında çıkacak her türlü anlaşmazlıkta Hz. Peygamber (s.a.s.) hakem kabûl edilecekti. (155/2)


9- MEDİNE'DE MÜSLÜMANLARIN DURUMU

Müslümanlar
Medineye göç etmekle rahata kavuşmuş olmadılar. Bir bakıma tehlike ve
düşmanları daha da çoğaldı. Hicretten önce karşılarında düşman olarak
yalnızca Mekke müşrikleri vardı. Hicretten sonra puta tapıcı müşrikler,
münâfıklar ve Yahûdîler olmak üzere üç sınıf düşmanla karşı karşıya
geldiler.

a)
Puta tapıcı müşrik Arablar: Arabistan'ın çeşitli bölgelerinde Kâbe'yi
ve putlarını ziyârete gelen Arab kabîleleri sâyesinde bol kazanç elde
eden Mekkeliler, maddî çıkarlarını putperestliğin yaşamasında
gördükleri için, Müslümanlığa düşman olmuşlar, Müslümanları yok etmek
için ellerinden gelen her şeyi yapmışlardı. Müslümanlığın, Şam ticâret
yolu üzerinde bulunan Medine'de yayılması da onların işine gelmedi. Bu
sebeple hicretten sonra, Müslümanların peşini bırakmadılar.
Müslümanlığı henüz kuvvetlenmeden yok edebilmek için her tedbire
başvurdular.

b)
Yahûdîler: Evs ve Hazrec kabîleleri arasındaki anlaşmazlığı
körükleyerek onları zayıf düşürüp, Medine'de ekonomik yönden hâkim
duruma gelen Yahûdîlerin de, Müslümanlık menfaatlerine uygun
gelmemişti. Hz. peygember (s.a.s.) Efendimiz bunlardan gelecek
tehlikeleri önlemek için Yahûdî kabîlelerinin her biriyle ayrı ayrı
anlaşmalar yapmıştı. Fakat, bunlar anlaşmalara sâdık kalmıyorlar,
Kureyş kabîlesi ve Müslümanlara düşman olan diğer unsurlarla işbirliği
yapıyorlardı.

c)
Münâfıklar: Hicretten önce Hazrec kabîlesinin ileri gelenlerinden Übeyy
oğlu Abdullah'ın (Abdullah b. Übeyy b. Selûl) Hazrec kabîlesine reis
olması kararlaştırılmıştı. Taraftarları ona süslü bir taç bile
hazırlamışlardı. Müslümanlığın Medine'de süratle yayılması ve
Rasûlullah (s.a.s.)'in hicret etmesi, Abdullah'ın reisliğine engel
oldu. Bu yüzden Abdullah ve taraftarları Müslümanlığa düşman oldular.
Fakat mücâdele ve bozgunculuklarını daha etkili yapabilmek için, imân
etmedikleri halde Müslüman göründüler. Böylece bir de "Münafıklar
zümresi" meydana geldi. Peygamber Efendimiz (s.a.s.) bunları bilyor,
fakat ayıplarını yüzlerine vurmuyordu.

Mekkeli
müşrikler, Medine'deki Yahûdîlerle münâfıkları, Müslümanlara karşı el
altından devâmlı teşvik ve tahrik ediyorlar, Medine etrafındaki müşrik
Arab kabîleleriyle anlaşmalar yaparak Medine'ye baskın yapmağa
hazırlanıyorlardı. Münâfıkların reisi Übeyy oğlu Abdullah'a bir mektup
yazarak:

"Siz
Muhammed (s.a.s.)'in yurdunuzda barınmasına izin verdiniz. O'nu ya
öldürmez veya bize teslim etmez, yahut da Medine'den çıkarmazsanız
hepinizi öldürmek, esir etmek ve kadınlarınıza tecâvüzde bulunmak üzere
Medine'yi basacağız" (156/1) diye münâfıkları bile tehdit etmişlerdi.
Medine'lilerin gözlerini korkutmak ve Müslümanlara yardımcı olmaktan
vazgeçirmek için bir defa da Câbir oğlu Kürz komutasındaki bir çete ile
Medine'lilerin mer'ada otlamakta olan hayvanlarını sürüp götürmüşlerdi.


Görüldüğü üzere
Müslümanlar, Medine'ye hicretten sonra da güven içinde olmadılar. Bu
yüzden Peygamber Efendimiz (s.a.s.) Medine'nin savunmasıyla ilgili
bütün tedbirleri aldı. Medine'deki Yahûdîler ve Medine etrâfındaki
müşrik Arab kabîleleri ile saldırmazlık anlaşmaları yaptı. Etrafa
seriyyeler (küçük askeri birlikler) göndererek, düşmanın hareketlerini
kontrol altına aldı. Mekkelilerin Şam ticâret yolunu kapattı.
Müşriklerin gece baskını ihtimâline karşı geceleri Medine sokaklarında
ashâb nöbet tuttu. Peygamber Efendimiz (s.a.s.) bile ancak kapısında
nöbet beklendiği zamanlarda endişesiz uyuyabiliyordu.(156/2)


10- İLK NÜFUS SAYIMI

Savunma
ile ilgili alınan tedbirler arasında, Müslümanların sayısını bilmeğe de
lüzûm görüldüğünden, Rasûlullah (s.a.s.) "Bana Müslüman olduklarını
söyleyenlerin isimlerini yazınız," buyurmuştur. Sayım sonunda Medine'de
1500 müslüman bulunduğu anlaşılmıştır.(157)


11- İLK SERİYYELER

Rasûlullah
(s.a.s.) düşmanın hareketini kontrol altında tutmak, Medine'yi muhtemel
bir tecâvüzden korumak için, civârdaki bazı bölgelere "keşif kolları"
(seriyye) göndermiş, fakat kendilerine silahlı tecavüz olmadıkça
çarpışma izni vermemiştir.

Hicretin
ilk yılında üç seriyye gönderilmiştir. İlk seriyye, Hz Peygamber
(s.a.s.)'in amcası. Hz. Hamza komutasındaki 30 kişilik seriyyedir.
İslâm'da ilk sancak bu seriyyeye verilmiştir.

2'inci
seriyye, Rasûlullah (s.a.s.)'in amcalarından Hâris'in oğlu Ubeyde
komutasında; 3'üncüsü ise Sa'd b. Ebî Vakkas komutasında
gönderilmiştir.

Bunlar
Kureyş kervanlarını takip için gönderilmişlerdi. İlk iki seriyyede
karşılaşma olduğu halde çarpışma olmamıştır. Sadece Sa'd b. Ebî Vakkas,
ikinci seriyye'de bir ok atmıştır ki İslâm'da Allah yolunda atılan ilk
ok budur.

Bu seriyyeler, hicretin 7-8 ve 9' uncu (Ramazan, Şevval ve Zilkade) aylarında gönderilmiştir.

Seriyye:
Rasûlullah (s.a.s.)'in kendisinin bulunmadığı küçük harp müfrezesi
demektir. Rasûlullah (s.a.s.)'in katıldığı ve bizzât idare ettiği
askeri harekâta ise "Gazve" denir. Seriyyeler, genellikle gece
çıkarılan ve sayıları 5-400 arasında değişen askeri birliklerdir.
Gazvelerin sayısı 19'dur. Seriyyelerin sayısı daha çoktur.




(144)
"Hepiniz, toptan sımsıkı Allah'ın ipine (İslâm Dini'ne ve Kur'ân-ı
Kerîm'e) sarılın. Allah'ın üzerinizdeki nimetini hatırlayın. Hani siz
birbirinizin düşmanları idiniz de O, kalblerinizi birleştirmişti. İşte
O'nun bu nimeti sâyesinde kardeş olmuştunuz. Siz bir ateş çukurunun
kenarında iken sizi oradan da O kurtarmıştı." (Âl-i İmrân Sûresi, 103)

(145/1) el-Buhârhi, 1/ 111; Tecrid Tercemesi, 2/306 (Hadis No: 270); Zâdü'l-Meâd, 2/145-146; Tarih-i Din-i İslâm, 3/21-26

(145/2) Târih-i Din-i İslâm, 3/14

(146/1) Tecrid Tercemesi, 12/202-207 (Hadis No: 2027);Târih-i Din-i İslâm, 3/26-27

(146/2) Bkz. el-Buhârî, 1/93; Tecrid Tercemesi, 2/233, (Hadis No: 228); İbn Hişâm, 260

(147) Bkz. Âl-i İmrân Sûresi, 159

(148) Bkz. Ebû Dâvud, es-Sünen, 1/116 (Hadis No: 499), Mısır, 1371/1952; Tecrid Tercemesi, 2/451, (Hadis No: 358);

(149) Bkz.el-Mâide Sûresi, 58; el-Cum'a Sûresi,9; Tecrid Tercemesi, 2/451 (358 No. lu hadisin açıklaması)

(150)
Daha önceden Medine'yi yurt edinmiş ve gönüllerine imânı yerleştirmiş
olan kimseler (ensâr), kendilerine hicret eden muhâcirleri severler,
onlara verilen şeylerden dolayı, içlerinde bir çekememezlik duymazlar,
zaruret içinde olsalar bile, muhacirleri kendilerine tercih ederler...
(el-Hâşr Sûresi,9)

(151) Tecrid Tercemesi, 7/99 (Hadis No: 1035); Zâdü'l-Meâd, 2/146

(152) Kimin kime kardeş olduğu için bkz. İbn Hişâm, 2/150-153; Tecrid Tercemesi, 7/102-106

(153/1) Tecrid Tercemesi, 8/66-69, (Hadis No: 1145)

(153/2)
İmân idip hicret eden ve Allah yolunda malları ve canlarıyla cihâd eden
muhâcirlerle, bu muhâcirleri barındırıp onlara yardımcı olanlar (ensâr)
bir birlerinin velisidir. (el-Enfâl Sûresi, 72)

(154) Bkz. el-Buhârî 3/3 Tecrid Tercemesi, 6/407, (Hadis No:958)

(155/1) Tecrid Tercemesi, 7/99-106 (1035 numaralı hadisin izahı); Zâdü'l-Meâd, 2/146

(155/2)
47 maddelik bu yazılı antlaşmanın tam metni için bkz. İbn Hişâm, es
Sîretü'n-Nebeviyye, 2/147-150; Tuğ, Doç.Dr.Salih, İslâm Ülkelerinde
Anayasa Hareketleri, 31-40, İst., 1969; M. Hamîdullah, İslâm
Peygamberi, 1/131-134, İst., 1966

(156/1) Asrı Saâdet, 1/327

(156/2) Bkz. el-Buhârî, 4/İ; Tecrid Tercemesi, 8/372 (Hadis No: 1217)

(157) Bkz. el-Buhârî, 4/34; Tecrid Tercemesi, 8/483 (Hadis No: 1277)



II- HİCRETİN İKİNCİ YILI (623-624 M.)

"Sizinle savaşanlara karşı, Allah yolunda siz de savaşın. Aşırı gitmeyin; doğrusu Allah aşırı gidenleri sevmez"

(el- Bakara Sûresi, 190)

1- SAVAŞA İZİN VERİLMESİ

İslâm'da
asıl olan barıştır. Savaş, zulmün önlenmesi, hakkın kabûl ettirilmesi
için meşrû kılınmıştır. 13 seneye yaklaşan Mekke Devri'nde ve Medine
Devrinin ilk yılında, müşriklerden gördükleri bunca zulüm, işkence ve
haksızlığa rağmen, mü'minlere sabırlı olmaları, Allah'ın dinini
güzellikle tebliğe çalışmaları emredilmiş(158), savaşa izin
verilmemişti. Müslümanlardan:

-Ey
Allah'ın Rasûlü, nedir bu çektiklerimiz? İzin ver de şunları gizli
gizli öldürelim, diye izin istiyenlere Hz. Peygamber (s.a.s.):

-Henüz
savaş izni verilmedi, sabredin Allah'ın yardımı yakındır, çektiğiniz
çilelerin mükâfâtını göreceksiniz, diye cevap vermişti.

Hicretten
sonra Müslümanlar, giderek müşriklere karşı koyabilecek duruma
geldiler. Üstelik Müslümanların düşmanları çoğaldı, sabır yolu ile
barışı sürdürmek artık mümkün değildi. Bundan dolayı Hicretin 2'inci
yılı başlarında Safer ayında;

"Zulüm
ve haksızlığa uğratılarak, kendilerine savaş açılan kimselere
(mü'minlere) savaş izni verildi. Allah onlara yardım etmeğe elbette
Kâdirdir. Onlar, 'Rabbımız Allah'tır' dediler diye, haksız yere
yurtlarından (Mekke'den) çıkarıldılar..." (el-Hacc Sûresi, 39-40)
anlamındaki âyet-i kerimelerle Müslümanlara, kendilerini savunmak üzere
savaş izni verildi.


2-İLK GAZVELER

Mekke
müşrikleri, Medine'ye baskın hazırlığı içindeydiler. Rasûlullah
(s.a.s.) düşmanın hazırlıkları hakkında bilgi edinmek için zaman zaman
seriyyeler gönderdiği gibi, Medine ile Mekke arasındaki kabîlelerle
görüşüp anlaşmalar yapmak, kureyş'in planladığı yağmaları önlemek için
bizzat kendisi de askerî yürüyüşlere katıldı. Rasûlullah (s.a.s.)'in
katılıp bizzât idâre ettiği askeri harekâta "Gazve" denir.

Rasûlullah
(s.a.s.)'in ilk gazvesi, 60 kişilik müfreze ile Ebvâ Köyüne yapılan
gazvedir.(159) Hicretin ikinci yılı Safer ayı başında yapılmıştır. Aynı
yıl içinde sırasıyla Buvat, Uşeyre, Küçük Bedir ve Büyük Bedir
Gazveleri olmuştur. İlk dördünde düşmanla karşılaşma olmamış, kan
dökülmemiştir. Büyük Bedir Gazvesi, Müslümanların yaptığı ilk savaş
olmuştur.


3- KIBLENİN DEĞİŞMESİ

İslâm'ın
ilk yıllarında namaz, Beyt-i Makdis'e (Kudüs'e) doğru kılınıyordu.
Ancak, Hicret'ten önce Rasûlullah (s.a.s.) Mekke'de namaz kılarken,
mümkün mertebe Kâbe'yi arkasına almaz; Kâbe, kendisiyle Beyt-i Makdis
arasında kalacak şekilde, Rükn-i Yemânî ile Rükn-i Hacer-i esved
arasında namaza dururdu. Böylece hem Kâbe'ye hem de Kudüsteki Mescid-i
Aksa'ya yönelmiş oluyordu. Hicretten sonra Medine'de Mescid-i Aksa'ya
yöneldiğinde Kâbe'nin arka tarafta kalmasından Rasûlullah (s.a.s.)
üzüntü duyuyor, kıblenin Kâbe'ye çevrilmesini içten arzu ediyordu.(160)
Çünkü Kâbe, atası Hz. İbrahim'in kıblesiydi.

Hicretten
16-17 ay kadar sonra, Şaban ayının 15'inci günü Hz. Peygamber (sa.s.)
Medine'de Selemeoğulları Yurdu'nda öğle namazı kıldırırken, ikinci
rek'atın sonunda;(161)

"Yüzünü
gök yüzüne çevirip durduğunu görüyoruz. Seni elbette hoşnut olduğun
kıbleye çevireceğiz. Hemen yüzünü Mescid-i Harâm'a doğru çevir. (Ey
mü'minler) siz de nerede olursanız, (namazda) yüzlerinizi, onun
tarafına çeviriniz..." (el-Bakara Sûresi, 144) anlamındaki âyet nâzil
oldu. Hz. Peygamber yönünü hemen Kudüs'ten Mescid-i Harâm'a çevirdi.
Cemâat da saflarıyla birlikte döndüler. Kudüs'e doğru başlanılan
namazın, son iki rek'atı, Kâbe'ye yönelinerek tamamlandı. Bu yüzden
Selemeoğulları Mescidine "Mescid-i Kıbleteyn" (iki kıbleli mescid)
denilmiştir


4- CAHŞ OĞLU ABDULLAH SERİYYESİ ve BATN-I NAHLE OLAYI

Medine'ye
baskın hazırlığı yapan Kureyş'in harekâtından haber almak üzere,
Peygamber Efendimiz, Recep ayının son günlerinde, Mekke tarafına
halasının oğlu Cahş oğlu Abdullah komutasında, 8 kişilik bir seriyye
gönderdi. İki gün sonra açılmak üzere Abdullah'a bir de mektup
vermişti. Mektupta, Mekke ile Tâif arasındaki Nahle Vâdisi'ne kadar
gidilmesi, Kureyş'in faâliyetleri konusunda bilgi toplanması
isteniyordu.(162)

Nahle
Vâdisinde, Kureyş'in Tâif'ten dönmekte olan bir kervanına rastladılar.
Kervanın reisi Hadramî oğlu Amr'ı öldürüp ele geçirdikleri iki esir ve
zaptettikleri mallarla Medine'ye döndüler. Rasûlullah (s.a.s.) bu olayı
hoş karşılamadı. Çünkü kendilerine çarpışma izni verilmemişti. Üstelik
bu olay, kan dökülmesi yasak sayılan "eşhür-i hurum"dan Recep ayında
meydana gelmişti. Mekke müşrikleri bu olayda öldürülen Hadramî oğlu
Amr'ın intikamını vesile ederek savaş hazırlıklarını hızlandırdılar.
"Muhammed harâm aylara bile saygı göstermiyor, harâm aylarda kan
döküyor, yağma yapıyor.." diye de yaygara kopardılar.(163)


5- BEDİR SAVAŞI (17 Ramazan 2 H/13 Mart 624 M.)

"Siz güçsüz bir durumda iken Allah size Bedir'de yardım etmişti".

(Âl-i İmran Sûresi, 123)

a) Kureyş'in Gönderdiği Kervan

Kureyş
Medine'yi basıp Rasûlullah (s.a.s.)'i öldürmek, Müslümanlığı ortadan
kaldırmak için hazırlanıyordu. Yapılacak savaşın masraflarını
karşılamak üzere, Ebû Süfyân'ın başkanlığında büyük bir ticâret
kervanını Medine yolu ile Şam'a göndermişlerdi. Nahle Vâdisinde
öldürülen Hadramî oğlu Amr'ın kardeşi Âmir, Mekke sokaklarında
çırılçıplak:

-"Vâh
Emrâh, vâh Amrâh..." diyerek dolaşıyor, halkı savaşa ve intikama teşvik
ediyordu. Kervan döner dönmez, Medine'ye hücûm edeceklerdi.

Gönderdiği
seriyyeler (keşif birlikleri) vasıtasıyla Hz. Peygamber (s.a.s.),
Mekke'de olup bitenleri, yapılan hazırlıkları tamâmen öğrenmişti. Ebû
Süfyân'ın idâresindeki ticâret kervanından elde edilecek kazanç,
Müslümanlarla yapılacak savaş için kullanılacaktı. Bu yüzden Rasûlullah
(s.a.s.) Şam'a giderken engel olmak üzere "Uşeyre" denilen yere kadar
bu kervanı tâkip etmiş fakat yetişememişti. Dönüşünü haber alınca,
kervanı ele geçirmek üzere, Ramazan'ın 12'inci günü Abdullah b. Ümmi
Mektûm'u imâm bırakarak 313 kişi ile Medine'den çıktı. Yolda ensârdan
Ebû Lübâbe'yi Medineye muhâfız tâyin ederek, geri çevirdi. 8 kişi de
mâzeretleri sebebiyle izin aldıklarından 64'ü muhâcir, diğerleri de
ensârdan omak üzere 305 kişi kaldılar. 6 zırh, 8 kılıç, 3 at, 70
develeri vardı. Binek yetişmediği için develere nöbetleşe biniyorlardı.


Ebû Süfyan,
dönüşte Müslümanların kervana saldırma ihtimâline karşı Mekke'ye
haberci göndererek korunması için yardım istemişti. Esâsen aylardan
beri savaş hazırlığı içinde olan Mekkeliler kervanı kurtarmak ve
Müslümanlardan intikam almak üzere Ebû Cehil'in komutasında 950-1000
kişilik bir ordu ile hareket ettiler. Ebû Leheb'den başka bütün Kureyş
ulularının katıldığı bu ordunun 200'ü atlı, 700'ü develi, diğerleri de
yaya idi. Zırh, ok, mızrak, kılıç gibi her türlü savaş âlet ve
silahları tamamdı. Ebû Leheb, hastalığı sebebiyle sefere katılamamış,
yerine bedel göndermişti.


b) İki Tâifeden Biri

Kervanı
araştırdığı esnâda, yolda Safrâ yakınlarında Zefiran Vâdisi'nde
Kureyş'in büyük bir ordu ile kervanı kurtarmak üzere Medine'ye doğru
yürümekte olduğunu haber alan Rasûlüllah (s.a.s.) durumu Müslümanlara
anlatarak:

-Kureyş
Mekke'den çıkmış, üzerimize doğru geliyor. Kervanı mı tâkip edelim,
yoksa kureyş ordusunu mu karşılayalım, diye istişârede bulundu.
Medine'den savaş hazırlığı ile çıkılmadığı için, çoğunluk kervanın
tâkibini istiyordu.(164)

Rasûlullah
(s.a.s.)'in bu duruma üzüldüğünü gören Hz. Ebû Bekir ve Hz. Ömer sıra
ile ayağa kalkarak, Kureyş ordusuna karşı çıkmanın daha uygun olacağını
savundular. Hz. Peygamber (s.a.s.) bu konuda ensâr'ın düşüncesini
öğrenmek istiyordu. Sonra ilk Müslümanlardan Mikdad b. Esved,
Muhâcirler adına söz alarak:

-Biz,
kavminin Hz. Musa'ya "Sen ve Rabbın gidin ve düşmana karşı savaşın. Biz
burada oturup bekleyelim,(165) dedikleri gibi demeyiz. Biz senin
sağında, solunda, önünde arkanda çarpışırız. Allah ve Rasûlünün emri ne
ise ona itâat ederiz. Sen nereye gidersen oraya gideriz,(166) dedi.
Ensar adına konuşan Sa'd b. Muâz da:

-"Ey
Allah'ın Rasûlü, biz sana imân ettik. Getirdiğin Kur'ân'ın hakk
olduğuna şehâdet ettik, sözlerini dinlemeğe ve itâat etmeğe, düşmana
karşı seni korumağa söz verdik. Sen nasıl istersen öyle yap. Seni hak
Peygamber gönderen Allah'a yemin ederim ki, sen bize denizi gösterip
dalsan biz de dalarız, hiç birimiz geri dönmeyiz. Biz düşmanla
savaşmayı, harpte sebât göstermeyi biliriz. Allah'a güvenerek düşman
ordusunun üzerine gidelim..." (167) dedi. Rasûlullah (s.a.s.) bu
konuşmadan son derece memnun oldu.

-Öyleyse
haydi Allah'ın bereketine yürüyünüz. Size müjdelerim ki, "Allah iki
tâifeden birini (kervanın ele geçirilmesi veya Kureyş ordusunun
yenilgisini) bize vâdetti".(168) Zaferimiz kesindir. Ben şimdiden
Kureyş reislerinin harp meydanında yıkılacakları yerleri görüyor
gibiyim, buyurdu. Sonra da Bedir'e doğru hareket etti.(169)

Bedir
deve yürüyüşü ile Medine'ye 3; Mekke'ye ise 10 günlük (80 mil) mesâfede
bir köydü. Her yıl burada panayır kurulur, bu sebeple Suriye'ye giden
kervanlar buradan geçerdi. Kureyş ordusu buraya Müslümanlardan önce
gelip, suyun başını tutmuştu. Ebû Süfyân idâresindeki 50 kişilik Kureyş
kervanı ise, henüz Müslümanlar Medine'den çıktıkları sıralarda, sâhil
yolunu izleyerek Medine'den uzaklaşmış, Kureyşlilere de geri dönmeleri
için haber göndermişti. Fakat, ordusuna çok güvenen Ebû Cehil, mutlaka
savaşmak istiyordu. Bu yüzden Mekkeliler geri dönmeyip, Bedir'e kadar
ilerlemişler ve burada karargâh kurmuşlardı.


c) İki tarafın durumu

17
Ramazan 2 H./13 Mart 624 M. Cuma sabahı iki ordu Bedir'de karşılaştı.
Araplar ötedenberi hep kabîlecilik gayretiyle savaşmışlardı. Bu savaşta
ise din uğrunda aynı kabîlenin insanları birbirleriyle çarpışacak,
kardeş, amca, yeğen, hatta, baba-oğul birbirlerini
öldüreceklerdi.(170/1)

Müslümanların
sancaktarı Mus'ab b. Umeyr'in kardeşi Ebû Azîz, Kureyş'in
bayraktarıydı. Utbe b. Rabîa'nın oğullarından Velîd kendi yanında,
ikinci oğlu Ebû Huzeyfe mü'minlerin arasındaydı. Hz. Ebû Bekir'in bir
oğlu Abdullah kendisiyle beraber, diğer oğlu Abdurrahman ise müşrik
saflarındaydı. Rasûlullah (s.a.s.)'in amcalarından Hz. Hamza kendi
yanında, diğer amcası Abbâs ise karşı tarafta yer almıştı. Hz.
Peygamberi ömrü boyunca himâye etmiş olan amcası Ebû Tâlib'in bir oğlu
Hz. Ali Müslümanlar içinde, diğer oğlu (Ali'nin kardeşi) Âkil ise
müşrikler safında bulunuyordu. Rasûlullah (s.a.s.)in ilk hanımı Hz.
Hatice'nin kardeşi Nevfel ile damadı (kızı Zeyneb'in eşi) Ebu'l-Âs
müşrikler içinde yer almışlardı.(170/2)

Düşman
ordusu sayı, silah, tecrübe ve maddi kuvvet bakımından Müslümanlardan
kat kat üstündü. Bulundukları yer de savaş için daha elverişliydi.
Ancak, sabaha karşı yağan yağmur, üzerinde rahat yürünemeyen kumlu
zemini sertleştirmiş ve Müslümanların su ihtiyacını gidermişti. Böylece
Müslümanların moralleri yükselmiş, Allahın yardımına sonsuz güven
duymaya başlamışlardı. Kendileri için ölüm-kalım demek olan bu savaşta,
İslâm'ın izzeti ve üstünlüğü için Müslümanlar, Allah'a duâ ediyorlardı.



d) Savaş Başlıyor.

Kureyş
adım adım Müslümanlara yaklaşıyordu. Manzara pek hazîndi. Bir avuç
Müslüman, "Allah adını yüceltmek için", tepeden tırnağa silahlı koca
şirk ordusunun karşısına çıkıyordu. Rasûlullah (s.a.s.) yanına Hz Ebû
Bekir'i alarak, kendisi için hazırlanan gölgeliğe çekildi, ellerini
semâya kaldırıp:

-Yâ
Rabb, işte Kureyş bütün gurûr ve azametiyle senin dinini ortadan
kaldırmak için geldi. Sana meydan okuyor, Peygamberini yalanlıyor. Yâ
Rabb, peygamberlerine yardım edeceğine dâir ahdini, bana verdiğin zafer
va'dini lütfet. Şu bir avuç mü'min telef olup yok olursa, bu günden
sonra yeryüzünde sana ibadet ve kulluk edecek kimse kalmayacak.. "diye
dua ediyordu.

Rasûl-i
Ekrem (s.a.s.) vecd içinde, kendinden geçerek, o kadar çok duâ etmiş ve
ellerini öylesine semâya kaldırmıştı ki, sırtından ridâsının düştüğünün
farkına varmamıştı. Hz. Ebû Bekir ridâsını örttü, elinden tutarak:

-Ey
Allah'ın Rasûlü, yetişir artık, duan arşı titretti, Allah va'dini
yerine getirecektir, dedi. Rasûlullah (s.a.s.)'in bu hâlini gören
müslümanlar heyecandan ağlıyorlardı. Nihâyet Rasul-i Ekrem (s.a.s.):
"Taplulukları bozulacak, arkalarını dönüp kaçacaklar" (el- Kamer
Sûresi, 45) anlamındaki âyet-i kerîmeyi okuyarak çadırdan çıktı.(171)
Allah yardımını böylece müjdelemiş, zaferin Müslümanların olacağını
bildirmişti.(172)

Savaşı
Kureyş başlattı. Batn-ı Nahl'e de kardeşi öldürülen Hadramî oğlu
Âmir'in attığı ok, Hz. Ömer'in azatlısı Mihca'a isâbet ederek şehit
etti.

Savaştan
önce, her iki taraftan birer ikişer kişinin ortaya çıkıp çarpışarak
tarafları kızıştırması âdetti. Buna "mübâreze" denirdi. Kureyş
reislerinden Utbe b. Rabîa, kardeşi Şeybe ile oğlu Velîd; birlikte
ilerlediler. Müslümanlardan kendilerine karşı çıkacak er dilediler.
Bunlara karşı Hz. Peygamber (s.a.s.)'in emri ile Ubeyde, Hamza ve Ali
çıktılar. Hamza Şeybe'yi, Ali de Velîd'i birer hamlede öldürdüler.
Sonra yaralı Ubeyde'nin yardımına koşup Utbe'nin de işini
bitirdiler.(173)

e) Sonuç: Hakk'ın Bâtıla Zaferi

Artık
savaş kızışmıştı, müşrikler saldırıya geçtiler, mü'minler kahramanca
karşı koydular, Allah'ın yardımı ile müşrik ordusunu bozguna
uğrattılar.(174) Müşrikler savaş alanında 70 ölü, 70 esir bırakarak
kaçtılar. Öldürülenlerden 24'ü Müslümanlara en çok düşmanlık gösteren
Kureyş büyükleriydi. Savaşın başkomutanı Ebû Cehil de ölenler
arasındaydı.(175/1) Müslümanlardan şehit düşenler ise 6'sı
muhâcirlerden, 8'i de ensârdan olmak üzere 14 kişiydi. (175/2)

Bedir
Zaferi Medine'de bayram sevinci meydana getirdi. Mekke ise mâteme
büründü. Ebû Leheb bir hafta sonra üzüntüsünden öldü. Fakat Kureyşîler,
Müslümanlar sevinmesinler diye yas tutmadılar.

Zaferden
sora Rasûl-i Ekrem (s.a.s.) Bedir'de üç gün daha kaldı. Şehitler
defnedildi. Meydanda kalan müşrik ölüleri açılan bir çukura gömüldü.

Kureyş
eşrâfından 24 kişinin cesetleri ise pislik atılan susuz kuyulardan
birine atıldı. Rasûlullah (s.a.s.) Bedir'den ayrılacağı sırada bu
kuyunun başına varıp, içindeki cesetlerin herbirinin adını söyleyerek:

-Ey
filân oğlu filân, biz Rabb'ımızın bize va'dettiği zaferi gerçek bulduk,
siz de rabbınızın size va'dettiğini gerçek buldunuz mu? diye seslendi.
(176) Hz. Ömer:

-Ey Allah'ın Rasûlü, ruhları olmayan cesetlerle mi konuşuyorsun? dediğinde, Rasûlullah (s.a.s.):

-Allah'a yemin ederim ki, söylediklerimi siz onlardan daha iyi işitiyor değilsiniz, buyurdu.(177)

f) Bedir Esirleri

Hz.
Peygamber (s.a.s.) yolda Safra denilen yerde, elde edilen ganimetleri
gazîlere eşit olarak paylaştırdı. Mâzeretleri sebebiyle ordudan
ayrılmış olan 8 kişiye de pay ayırdı. Esirlerle ilgili henüz bir hüküm
inmemişti. Medine'ye gelince Rasûlullah (s.a.s.) bu konuyu ashâbıyla
istişâre etti. Hz Ebû Bekir, fidye (kurtuluş bedeli) karşılığında
serbest bırakılmalarını; Hz. Ömer ise hepsinin boyunları vurularak
öldürülmelerini istedi. Rasûl-i Ekrem (s.a.s.) ve ashâbın çoğunluğu Hz.
Ebû Bekir'in teklifini uygun buldular.(178) Esirlerden fidyelerini
ödeyenler, hemen serbest bırakıldı, ödeyemeyenler ise, her biri
Medine'li 10 çocuğa okuyup yazma öğretme karşılığında hürriyetini
kazandı.

Bu
olay, dinimizin ilme ve okuyup yazmağa ne kadar çok önem verdiğini;
Rasûlullah (s.a.s.)'in, Müslümanların düşmanı olan müşriklere bile
öğretmenlik yaptırmakta sakınca görmediğini göstermektedir.


6- BENÎ KAYNUKA YAHÛDÎLERİNİN MEDİNE'DEN ÇIKARILMASI (Şevval 2 H./Nisan 624 M.)

Hz.
Peygamber (s.a.s.) Medine'de Yahûdîlerle anlaşmalar yapmış, onlarla
barış içinde olmak istemişti. Fakat Yahûdiler dâima düşmanca bir
davranış içinde oldular. Her fırsatta Evs ve Hazrec Kabîleleri
arasındaki eski düşmanlıkları hatırlatıp, Müslümanları birbirine
düşürmeğe çalıştılar. Kendileri ehl-i kitâb ve tek Allah inancında
oldukları halde, "müşrikler, mü'minlerden daha doğru yolda" (179)
dediler. Sabahleyin Müslüman olmuş görünüp, akşam dönerek(180),
Müslümanlarla alay ettiler. Hz. Peygamber (s.a.s.) ve Müslümanlar
aleyhine şiirler yazdılar. Oysa, ellerinde bulunan Tevrat'taki
bilgilerden Hz. Muhammed (s.a.s.)'in hak peygamber olduğunu da
biliyorlar(181), buna rağmen düşmanlık ediyorlardı.

Müslümanlarla Medine'deki Yahûdî kabîleleri arasında yapılan vatandaşlık anlaşmasını ilk bozan Kaynukaoğulları oldu. (182)

Müslümanlardan
bir kadın, Kaynuka yahûdilerinden bir kuyumcunun dükkanında alış- veriş
ederken, bir Yahûdî, kadın duymadan örtüsünün eteğini arkasına
bağlamış, kadın kalkıp gitmek isteyince her tarafı açılıvermişti.
Kadının feryâdı üzerine yetişen bir Müslüman bu Yahûdîyi öldürmüş,
orada bulunan Yahûdîler de bu Müslümanı öldürmüşlerdi. Bu olay yüzünden
Kaynukaoğulları ile Müslümanların arası açıldı.(183) Rasûlullah
(s.a.s.) Beni Kaynuka'ya muâhedeyi yenilemeyi teklif etti, onlar buna
yanaşmadılar.

-"Sen
bizi, savaş bilmeyen Mekkeliler mi sanıyorsun? Biz savaşa hazırız...."
dediler.(184) Rasûlullah (s.a.s.) Ebû Lübâbe'yi Medine'de vekil
bırakarak Şevval ayı ortalarında ordusu ile Benî Kaynuka'yı muhasara
etti. Kuşatma 15 gün sürdü. Kaynukaoğulları diğer Yahûdî kabîleleri ve
münâfıklardan bekledikleri yardımı göremeyince, teslim olmağa mecbûr
oldular. Muâhedeyi bozdukları, vatana ihânet ettikleri için
öldürülmeleri gerekiyordu. Kaynukaoğulları daha önce Hazrec kabîlesinin
himâyesindeydi. Hazrec kabîlesi eşrâfından, münâfıkların başı Ubeyy
oğlu Abdullah, bunu bahâne ederek bunların öldürülmemeleri için ısrar
ettiğinden, Rasûlullah (s.a.s.) Medine'den çıkarılmalarını emretti.
Böylece, 700 kişiden ibâret Kaynuka Yahûdîleri, Medine'den Şam tarafına
sürüldüler.(185) Ele geçen ganimet mallarının beşte biri Beytü'l-mâle
(Devlet hazinesine) ayrıldı.(186) Geri kalanı gazilere paylaştırıldı.
Toprakları da, topraksız Müslümanlara verildi. Böylece Müslümanlar,
Yahûdîlerin en cesûru sayılan Kaynukaoğullarının kötülüklerinden
kurtulmuş oldular.


7-SEVİK GAZASI (Zilhicce 2 H./Mayıs 624 M.2)

Bedir
Savaşında Mekkelilerin ileri gelenleri ölmüş, Kureyşin başına Ebû
Süfyan geçmişti. Ebû Süfyan, Müslümanlarla savaşıp, Bedir yenilgisinin
öcünü almadıkça kadınlarına yaklaşmayacağına, yıkanmayacağına ve koku
sürmeyeceğine yemin etmişti. 200 atlı ile Mekke'den çıkarak Medine'ye
bir saatlik mesâfede Urayz Köyü'ne gelmiş, çift sürmekte olan ensârdan
Sa'd b. Âmir ile hizmetçisini şehit edip bir kaç ev ve hurma ağacını
ateşe verdikten sonra, "yeminim yerine geldi", diyerek dönüp kaçmıştır.


Hz. Peygamber
(s.a.s.) bu durumu duyunca 80 süvâri, 120 yaya ile hemen tâkibe çıkmış
ise de Ebû süfyân sür'atle kaçtığı için yetişememiştir. Mekkelilerin
erzak olarak getirip, kaçarken ağırlık olmasın diye bıraktıkları
çuvallar dolusu, kavrulmuş un (sevik) Müslümanların eline geçtiğinden
bu gazveye Sevik (kavrulmuş un, kavut) Gazası denilmiştir.(187)


8- HİCRETİN İKİNCİ YILINDA DİĞER OLAYLAR

Medine
Devri'nin 2'nci yılında, Bedir Savaşı'ndan önce Şaban ayında Ramazan
orucu farz kılındı. Zekât da hicretin 2'inci yılında farz kılınmıştır.
Bazı İslâm bilginleri, zekâtın Mekke devride farz kılındığı, Medine
Devrinde ise, zekâtın verileceği yerlerin belirlendiği
görüşündedir.(188) Gene bu yılda Ramazan ve Kurban bayramları namazları
ile fıtır sadakası ve kurban kesmek meşrû kılınmıştır.(189)

Rasûlullah
(s.a.s.)'in kızı Hz. Osman'ın zevcesi Rukiyye Bedir zaferi esnâsında
Medine'de vefât etmiştir. Eşinin hastalığı sebebiyle Hz. Osman Bedir
Savaşı'na katılamamıştır.

Rasûlullah
(s.a.s.)'e ilk vahyin geldiği yıl doğmuş olan en küçük kızı Hz. Fâtıma
ile Hz.Ali bu yılda evlenmişlerdir. Evleninceye kadar Hz. Ali
Rasûlullah (s.a.s.)'in yanında kalmış ve O'nun elinde yetişmişti.
Evliliğinden sonra ayrı bir eve çıktılar. Rasûlullah (s.a.s.)'in en
sevgili kızı Fâtıma'ya çeyiz olarak verdiği eşya, bir yatak, bir şilte,
(minder), bir su tulumu, bir el değirmeni, iki su ibriği ve bir su
kabından ibârettir.

Bedir
esirleri arasında Hz. Paygamber (s.a.s.)'in damadı, Zeyneb'in eşi
Ebu'l-As da bulunuyordu. Zeyneb, eşinin fidyesi (kurtuluş bedeli) için
kendisine annesi Hz. Hatice'nin düğün hediyesi olarak verdiği
gerdanlığı da göndermişti. Bu durumdan çok hislenen Rasûlullah (s.a.s.)
ve ashâbı, Ebu'l-Âs'ı fidye almadan serbest bırakmışlar, Zeyneb'in
gerdanlığını da geri göndermişlerdir. Ancak Rasûl-i Ekrem (s.a.s.)
Ebu'l-Âs'dan müşrik olduğu için Zeyneb'in kendisine helâl olmadığını,
bu yüzden hemen Medine'ye göndermesini istedi. Ebu'l-Âs sözünü yerine
getirdi. Böylece Rasûlullah (s.a.s.)'in en büyük kızı Zeyneb de bu yıl
içinde Medine'ye hicret etmiştir.(190)


(158) "Rabbının yoluna hikmet ve güzel öğütle çağır, onlarla en güzel şekilde tartış..." (en-Nahl Sûresi, 125)

(159) İbn Hişâm, 2/241

(160) Zâdü'l-Meâd, 2/147

(161)
Bkz. el-Buhârî, 1/15; Tecrid Tercemesi, 1/41 (Hadis No: 38);
İbnü'l-Esîr, a.g.e., 3/252; Târih-i Din-i İslâm 3/65; Tahir Olgun,
İbâdet Tarihi, s. 80, İst., 1946; M. Zihni Efendi, Kitabü's-Salât,
s.75, İst.,1326

(162) İbn Hişâm, 2/252; İbü'l-Esîr, a.g.e.,2/113

(163)
İbn Hişâm, 2/254; Yahûdîlerin ve Kureyşin "Muhammed harâm aylara saygı
göstermedi" yaygaraları üzrine inen âyet-i kerime'de şöyle
buyrulmuştur.

"Sana
harâm ayı ve o ayda yapılan savaşı sorarlar. De ki: O ayda savaşmak,
büyük günah ise de, insanları Allah yolundan alıkoymak, O'nu inkâr
etmek, Mescid'i Harâm'ın ziyâretlerine engel olmak, halkını oradan
çıkarmak, Allah katında daha büyük günahtır.." (el-Bakara Sûresi, 217)

(164) Bkz. el-Enfâl Sûresi, 5-6

(165) Mâide Sûresi, 24

(166) Bkz. El-Buhârî, 5/4; Tecrid Tercemesi, 10-146 (Hadis No: 1562); İbn Hişâm 2/266; İbnü'l-Esîr, a.g.e., 2/120

(167) İbn Hişâm, 2/267; İbnü'l-Esîr, a.g.e., 2/120; Müslim, 3/1403, (Hadis No: 1779) Kahire 1375/1955

(168) Enfâl Sûresi, 7

(169) İbn Hişâm, 2/267; Zâdü'l-Meâd, 2/217; Tecrid Tercemesi, 10/148-149

(170/1)
Karşı karşıya gelen iki topluluğun durumlarında sizin için ibret
vardır. Bunlardan biri Allah yolunda savaşan topluluk, diğeri ise
onları (müslümanları) kendilerinin iki katı gören kâfir topluluk. Allah
dilediğini yardımıyla destekler. Bunda gerçeği görebilenler için ibret
vardır. (Âl-i İmrân Sûresi,13)

(170/2) Bkz. Târih-i Din-i İslâm, 3/100-101

(171)
Bkz. el-Buhârî, 3/230; Müslim, 3/1384, (Hadis No: 1763) İbn Hişâm, 2/
279; İbn'ül-Esîr, a.g.e., 2/125; Tecrid Tercemesi, 8/385 (Hadis
No:1228)

(172)
"Rabbın meleklere 'Ben sizinleyim, mü'minleri destekleyin' diye
vahyetti ve 'ben kâfirlerin kalplerine korku salacağım, artık onların
boyunlarını vurun, parmaklarını doğrayın' dedi" (el-Enfâl Sûresi, 12) "
(Bedir'de) Rabbınızın yardımına sığınıyordunuz. O, 'Ben size birbiri
peşinden bin melekle yardım edeceğim' diye cevap vermişti." (el-Enfâl
Sûresi,9)

(173) İbn Hişâm, 2/277; İbnü'l-Esîr, a.g.e., 2/125

(174) Siz Bedir'de düşkün bir durumda iken, Allah size yardım etmişti. (Âl-i İmrân Sûresi, 123)

(175/1) Bkz. Tecrid Tercemesi, 8/ 507-509 (Hadis No:1298)

(175/2) İbnü'l-Esîr, a.g.e., 2/136

(176) el-Bûharî; 1/65; Tecrid Tercemesi, 1/161-164 (Hadis No: 177) ve 2/ 377-378 (Hadis No: 314)

(177)
Bkz. el-Buhârî 5/8; Tecrid Tercemesi, 4/734, (Hadis No: 673) ve 10/160
(Hadis No: 1567); İbn Hişâm, 2/292; İbnü'l-Esîr, 2/129

(178)
İbnü'l-Esîr, 2/136 "Yeryüzünde düşmanı yere sermeden esir almak, hiç
bir peygambere yaraşmaz. Siz dünya malını istiyorsunuz. Oysa Allah,
âhireti kazanmanızı ister. Allah azizdir, hakîmdir. Eğer Allah'ın
geçmiş bir yazısı olmasaydı, aldığınız fidyelerden dolayı size büyük
bir azab dokunurdu" (el-Enfâl Sûresi, 67-68)

(179) Bkz. en-Nisâ Sûresi, 51

(180) Bkz. Âl�i İmrân Sûresi, 72

(181) Bkz. el�Bakara Sûresi, 146

(182) İbnü'l-Esîr, a.g.e., 2/137

(183) İbn Hîşâm, 3/51; İbnü'l-Esîr, a.g.e., 2/138

(184) İbn Hîşâm, 3/50; İbnü'l-Esîr a.g.e., 2/137

(185) Zâdü'l-Meâd, 2/230

(186) Bkz. el-Enfâl Sûresi, 41; İbnü'l-Esîr a.g.e., 2/138

(187) İbn Hişâm, 3/47-48; İbnü'l-Esîr, a.g.e., 2/139-140; Zâdü'l-Meâd, 2/229

(188) Bkz. Yazır, M. Hamdi, Hak Dini Kur'an Dili, 7/5438, İst.,1938

(189) İbnü'l-Esîr, a.g.e., 2/115 ve 2/138

(190) İbn Hişâm, 2/306-308


III-HİCRETİN ÜÇÜNÇÜ YILI

1- UHUD SAVAŞI (11 Şevval 3 H./27 Mart 625 M.)

"Gevşemeyin, üzülmeyin, eğer inan-mışsanız üstün gelecek sizsiniz.

(Âl-i İmrân Sûresi, 139)

a) Savaşın Sebebi

Bedir
Savaşında Mekke müşriklerinden 70 kişi ölmüştü. Bunlar arasında Ebû
Cehil, Ukbe, Utbe, Şeybe, Ümeyye, Âs b. Hişâm gibi Kureyş'in önde gelen
simâları vardı. Bu yüzden Mekkeliler Bedir yenilgisini unutamıyorlar,
intikam ateşiyle yanıyorlardı.

Bedir'de,babalarını,
kardeşlerini, oğullarını ve diğer yakınlarını kaybedenler. Mekke reisi
Ebû Süfyân'a başvurdular. Dârun'-Nedve'de toplanarak, Şam kervanının
kazancı ile bir ordu toplayıp Medine'yi basmağa ve Müslümanlardan öç
almağa karar verdiler.(191)

Mekke
dışındaki müşrik Arap kabîlelerine, şâirler, hatipler gönderdiler.
Bunlar, Bedir'de öldürülenler için, şiirler, mersiyeler söyleyerek
halkı heyecâna getirdiler. 50 bin altın olan kervan kazancının yarısı
ile Mekke dışındaki müşrik kabilelerden 2000 asker topladılar.
Mekke'den katılanlarla, 700'ü zırhlı, 200'ü atlı omak üzere, Ebû
Süfyan'ın komutasında 3000 kişilik mükemmel bir ordu ile Medine üzerine
yürüdüler. Orduda ayrıca 300 deve, şarab tulumları, şarkıcı ve rakkase
kadınlar vardı. Bunlardan Başka, başta Ebû Süfyân'ın karısı Hind olmak
üzere Kureyş ileri gelenlerinden 14 tane evli kadın da kocaları ile
birlikte bulunuyorlardı.


b) Abbâs'ın Mektubu

Rasûlullah
(s.a.s.)'in Mekke'deki amcası Abbâs, Bedir'de esir düştükten sonra
Müslüman olmuş, fakat Müslümanlığını gizlemişti. Bedir'de çok zarar
gördüğünü bahâne ederek, bu orduya katılmadı. Özel haberciyle bir
mektup göndererek, durumdan Rasûlullah (s.a.s.)'i haberdar etti.
Gönderilen keşif kolları da, Kureyş ordusunun Medine'ye yaklaştığını
haber verdiler.

Vahiy gelmeyen konularda, karâr vermeden önce Rasûlullah (s.a.s.) ashâbla istişâre ederdi. Muhâcirleri ve ensârı toplayarak:

-Düşmanı Medine dışında mı karşılayalım, yoksa şehir içinde savunma tedbirleri mi alalım? diye istişârede bulundu.

Peygamber
Efendimiz, bir gece önce rüyâsında, kılıcında bir gedik
açıldığını,yanında bir sığırın boğazlandığını ve mübârek elini zırhı
içinde muhâfaza ettiğini görmüştü. Kılıcında açılan gediği, ehl-i
beytinden birinin şehid olması; sığırın boğazlanmasını, ashâbından
bazılarının şehit düşmeleri; zırhı da Medine ile tâbir etmiş, bu yüzden
Medine dışına çıkılmayarak, şehirde savunma yapılmasını uygun
görmüştü.(192) Hz. Ebû Bekir, Sa'd b. Muâz gibi ashâbın büyükleriyle
münâfıkların başı Übeyy oğlu Abdullah da bu görüşteydiler. Fakat
ashâbın çoğunluğu, bilhassa Bedir savaşı'nda bulunamamış olan genç
Müslümanlarla Hz. Hamza:

-
Biz böyle bir günü beklemekteydik, düşmanla Medine dışında savaşalım,
diye isrâr ettiler.(193) Rasûlullah (s.a.s.) çoğunluğun arzusuna
uyarak, birbiri üzerine iki zırh giyip, miğferini başına geçirerek
hâne-i saâdetinden çıktı. Medine dışında savaşılmasını isteyenler,
Peygamber Efendimizin arzusuna aykırı davranmakla hata ettiklerini
anlayarak fikirlerinden caydılar. Fakat Rasûlullah (s.a.s.):


c) Peygamber Zırhını Giydikten Sonra

-"Bir
peygamber zırhını giydikten sonra, savaşmadan onu çıkarmaz."(194) Eğer
sabreder, görevinizi tam yaparsanız, Allah'ın yardımıyla zafer
bizimdir, dedi.

Kureyş
ordusu, Medine'nin 5 km. kadar kuzeyindeki Uhud dağı eteklerinde
karargâhını kurmuştu. Rasûlullah (s.a.s.) Abdullah b. Ümmi Mektûm'u
Medine'de vekil bırakarak, 1000 kişilik kuvvetle, cuma namazından sonra
Medine'den çıktı. O gün Uhud'a kadar ilerlemeyip geceyi "Şeyheyn"
denilen yerde geçirdi. Sabahleyin şafakla beraber Uhud'a vardı, savaş
için en elverişli yeri seçti.

Yolda
Übeyy oğlu Abdullah, "Muhammed (s.a.s.) bizim gibi yaşlı ve
tecrübelileri dinlemedi, çocukların sözüne uydu. Ben meydan savaşını
uygun görmemiştim..." bahânesiyle, kendisine bağlı 300 münâfıkla,
ordudan ayrıldı. Böylece Müslümanların sayısı 700'e düştü.


d) Rasûlullah (s.a.s.)'in Savaş Düzeni

Peygamber
Efendimiz, ordusunun arkasını Uhud Dağı'na vererek Medine'ye karşı saf
yaptı. Solundaki Ayneyn tepesi'ne "Cübeyr oğlu Abdullah" komutasında 50
okçu yerleştirdi.

-Galip
de gelsek mağlup da olsak, benden emir gelmedikçe yerinizden
ayılmayacaksınız, Şu vâdiden, düşman atlıları arkamıza dolaşıp bizi
kuşatabilirler. Oklarınızla onları buradan geçirmeyin, çünkü at, oku
yeyince ilerleyemez, dedi.(195) Müslümanların karşısında savaş durumu
alan müşrik ordusu, sayıca Müslümanların 4 katından daha fazlaydı.
Üstelik bunlardan 700'ü zırhlı, 200'ü atlıydı. Müslümanların ise 100
zırhı ve sadece 2 atları vardı. Sağ koluna Ukâşe, sol koluna ise Ebû
Mesleme memûr edilmişti. Rasûlullah (s.a.s.) ise ortada bulunuyordu.

Ebû
Süfyân komutasındaki 3000 kişilik müşrik ordusunun sağ kanadına Velid
oğlu Hâlid, sol kanadına Ebû Cehil'in oğlu İkrime, süvârilere Ümeyye
oğlu Safvân, okçulara ise Rabîa oğlu Abdullah komuta ediyordu.

Kureyşli
kadınlar, Bedir'de ölenler için mersiyeler okuyorlar, defler çalıp
şarkılar söyleyerek askerler arasında dolaşıyorlar, onları savaşa
teşvik ediyorlardı.

Savaş,
o devrin âdeti üzerine mübâreze ile (meydanda teke tek çarpışma ile)
başladı. Kureyş'in bayrağını taşıyan Abdüddâr oğullarından ortaya çıkan
9 kişi birer birer Müslümanlar tarafından öldürüldü.

Rasûlullah (s.a.s.) elindeki kılıcı göstererek:

-Hakkını ödemek şartıyla bu kılıcı kim ister? diye sordu. Ensârdan Ebû Dücâne:

-Bunun hakkı nedir, Ya Rasûlallah? diye sordu. Rasûlullah (s.a.s.):

-Eğilip bükülünceye kadar düşmanla savaşmak, diye cevap verdi.

Ebû
Dücâne bu şartla aldığı kılıçla düşman üzerine saldırdı, müşrik safları
arasına girdi.(196) Hamza, Ali, sa'd b. Ebî Vakkâs, Ebû Dücâne gibi
kahramanların hücûmlarıyla savaşın ilk anında 20'den fazla ölü veren
Kureyş, bozguna uğramış, sağ ve sol kanat geri çekilmiş, def çalarak
Kureyşlileri savaşa teşvik eden kadınlar, feryadlar kopararak yüksek
tepelere kaçmışlardı. İman kuvveti karşısında sayı ve malzeme üstünlüğü
işe yaramamış, müşrikler kaçmağa başlamışlardı.


e) Okçular Yerlerini terkedince

Böylece
ilk safhada müslümanlar savaşı kazandılar. Fakat kaçan düşmanı sonuna
kadar tâkib etmeden, savaş alanına dağılarak, ganimet (düşmandan kalan
malları) toplamağa koyuldular. Ellerine geçen fırsatı yeterince
değerlendiremediler. Ayneyn tepesinden durumu seyreden okçular da
birbirlerine:

-Burada ne bekliyoruz, savaş bitti, zafer kazanıldı, biz de gidip ganimet toplayalım, dediler.(197) Abdullah b. Cübeyr:

-Arkadaşlar,
Rasûlullah (s.a.s.)'in emrini unuttunuz mu? O'ndan emir almadıkca
yerimizden ayrılmayacağız... diye ısrâr ettiyse de dinlemediler.(198)
Abdullah'ın yanında sadece 8 okçu kaldı.

Düşmanın
sağ kanat komutanı Hâlid b. Velîd, Rasûlullah (s.a.s.)'in okçularla
koruduğu Ayneyn vâdîsinden geçerken Müslümanları arkadan kuşatmayı
denemiş, okçular bu geçidi bekledikleri için başaramamıştı. Okçuların
buradan ayrıldığını görünce, emrindeki süvârilerle hücûma geçti. Cübeyr
oğlu Abdullah ile 8 sâdık arkadaşını şehit edip, ganimet toplamakla
meşgul Müslüman ordusunu arkadan çevirdi. Müşrikler, geri dönüp yeniden
hücûma geçtiler. Tepelere çekilen kadınlar da def çalarak aşağıya
indiler. Müslümanlar, önden ve arkadan iki hücûmun arasında şaşırıp
kaldılar. Savaşı kazanmışken kaybetmeğe başladılar. Birbirlerinden
ayrılmış ve dağılmış bir durumda oldukları için, canlarını kurtarma
sevdâsına düştüler. (199)


f) Hz. Hamza'nın Şehid Düşmesi

Bedir
Savaşı'nda babası Utbe, kardeşi Velîd ve amcası Şeybe'yi kaybetmiş olan
Ebû Süfyân'ın karısı Hind, babasını öldüren Hamza'dan öç almak
istiyordu. Hamza'nın karşısında kimse duramadığı için, Cübeyr b.
Mut'im'in kölesi ve iyi bir nişancı (atıcı) olan Habeşli Vahşî'ye
Hamza'yı öldürdüğü takdirde, büyük menfaatler vâdetmiş, efendisi Cübeyr
de âzâd etmeğe söz vermişti.

Vahşî,
Hamza'nın karşısına çıkmaya cesâret edemedi. Bir taşın arkasına
gizlenip, Hamza'nın önünden geçmesini bekledi.Hamza ise savaş alanında
durmadan sağa sola koşuyor, elinde kılıç önüne gelen müşrikleri
tepeliyordu. O gün tam 8 müşrik öldürmüştü. Bunlardan Abdu'l-Uzza
oğlu-Sibah'ı öldürdüğü sırada, Vahşî'nin tam önünde bulunuyordu. Vahşî
fırsatı kaçırmadı. Habeşlilerin çok iyi kullandığı harbesini (kısa
mızrağını) gizlendiği yerden fırlattı; kahraman Hamza'yı kasığından
vurarak şehit etti.(200) Hamza'nın ölümünü duyan Hind, koşarak geldi.
Karnını yarıp, ciğerini çıkararak dişledi, fakat yutamadı. Vahşi'yi
mükâfatlandırdı ve kölelikten kurtardı.

Savaşın
en şiddetli anında Hz. Hamza'nın şehit düşmesi, Müslümanlar için büyük
kayıp oldu. Esâsen, ansızın önden ve arkadan uğradıkları hücûm
sebebiyle ne yapacaklarını şaşırmışlar, bir çok şehid vererek, şuraya
buraya dağılmışlardı. Bir ara, Rasûlullah (s.a.s.)'in etrafında sâdece,
ikisi muhâcirlerden, yedisi ensârdan olmak üzere 9 kişi kalmış, bunlar
da birer birer şehid düşmüşlerdi.(201)


g) Rasûlullah (s.a.s.)'in Öldüğü Şâyiası

İbni
Kamie el-Leysi adlı bir müşrik, Hz.Peygamber (s.a.s.)'e benzeterek,
İslâm ordusunun sancaktarı Mus'ab b. Umeyr'i şehit etmiş ve Muhammed
(s.a.s.)'i öldürdüm, diye ilân etmişti.(202) Bu şâyia üzerine İslâm
ordusunda panik başladı. Rasûlullah (s.a.s.):

-Ey Allah'ın kulları, bana geliniz,etrafımda toplanınız, diye sesleniyor, fakat kimse O'nu duymuyordu.

Müslümanlar birbirinden habersiz üç fırka olmuşlardı.

l)
Rasûlullah şehid olduysa, Allah bâkidir. O'nun yolunda biz de şehit
oluruz, diyerek savaşa devâm edenler. Enes b. Nadr (Enes b. Mâlik'in
amcası) bunlardandı.Yetmişten fazla yara aldıktan sonra şehid
düşmüştür.

2)
Rasûlullah (s.a.s.)'in etrâfını çevirip, vücûdlarıyla O'na siper olan,
O'nu düşman saldırısına karşı koruyanlar. Bunlar "14" kişi kadardı. Hz.
Ebû Bekir, Hz. Ömer, Hz. Ali, Abdurrahman b. Avf, Talha, Zübeyr, Sa'd
b. Ebî Vakkas, Ebû Dücâne bunlardandır.

3)
Rasûlullah şehid olduktan sonra, burada durmanın manası yok, diyerek,
savaş alanından ayrılanlar.(203) Bunlardan bir kısmı dağlara
çekilmişler, bazıları ise Medine'ye dönmüşlerdi.

Müslümanların
bu dağınık durumlarından yararlanan müşrikler, Rasûlullah (s.a.s.)'in
yanına kadar sokuldular. Atılan bir taşla Peygamber Efendimizin dudağı
yarıldı, dişi kırıldı ve İbni Kamie'nin kılıç darbesiyle yere yıkıldı.
Zırhından kopan iki halka yanağına battığından yüzünden de
yaralandı.(204)

Ashâb-ı
kirâm, savaş alanında Rasûlullah (s.a.s.)'i bir türlü bulamıyordu.
Halbuki, Rasûlullah(s.a.s.) bulunduğu yerden hiç ayrılmamıştı. Nihâyet
Hz. Peygamber Efendimizi Ka'b b. Mâlik gördü ve:

-Ey
mü'minler, Rasûlullah (s.a.s.) burada, diye haykırdı. Ka'b'ın sesini
duyan Müslümanlar, hemen Rasûlullah (s.a.s.)'in etrâfında toplanarak,
müşriklerin saldırılarını durdurdular.(205)


h) Ebû Süfyân'la Hz.Ömer Arasında Geçen Muhâvere

Müşriklerin
saldırıları yavaşlayınca, Peygamber Efendimiz etrâfında toplanmış olan
Müslümanlarla Uhud Dağı tepelerinden birine çekildi. Müslümanların bir
tepede toplandığını gören Ebû Süfyân da, onların karşısında başka bir
tepeyi işgal etti. Ebû Süfyân, Peygamberimizin sağ olup olmadığını
kesinlike öğrenemediğinden merak içindeydi. Bu sebeple yüksek sesle üç
defa:

-İçinizde
Muhammed (s.a.s.) var mı? Ebû Bekir varmı? Ömer var mı? diye seslendi.
Rasûlullah (s.a.s.) cevap verilmemesini emretmişti. Kimseden ses
çıkmayınca, müşriklere dönerek:

-"Görüyorsunuz, hepsi de ölmüş. Artık iş bitmiştir, diye söylendi. Hz. Ömer dayanamadı.

-"Yalan söylüyorsun ey Allah düşmanı, sorduklarının hepsi sağ, hepside burada, diye cevap verdi. Ebû Süfyân:

-Savaşta üstünlük nöbetledir, bugün biz Bedir'in öcünü aldık, üstünlük bizde... diye gururlandı. Ömer:

-Bizden ölenler Cennet'de, sizinkiler ise Cehennem'de diye cevâp verdi.

-Ya Ömer, Allah aşkına gerçeği söyle. Biz Muhammed (s.a.s.) 'i öldürdük mü?

-Rasûlullah (s.a.s.) sağ ve senin bu sözlerini de işitiyor.

-Ya
Ömer, ben senin sözlerine İbni Kamie'nin sözünden daha çok inanırım.
Ölülerinize yapılan fenâlıkları ben emretmedim(206), fakat çirkin de
görmedim. Gelecek yıl Bedir'de buluşalım, dedi. Hz. Ömer de:

-"İnşallah,
diye cevap verdi.(207) Hz. Ömer'le Ebû Süfyân arasında yapılan bu
konuşmadan sonra, müşrikler Uhud'dan ayrıldılar. Onlar, Hz. Muhammed
(s.a.s.)'i öldürmek, Medine'yi basıp müslümanları imhâ etmek,
müslümanlığı ortadan kaldırmak için Mekke'den gelmişlerdi. Fakat Allah
kalblerine korku saldı. Üstünlük kendilerinde olduğu ve Rasûlullah
(s.a.s.)'in de sağ bulunduğunu öğrendikleri halde, savaşa devam etmeğe
cesâret edemediler. Tek bir esir bile alamadan, geri döndüler.


l) Uhud Savaşı'ndan Üç Safha

Uhud Savaşı'nda üç safha yaşandı:

İlk safhada Müslümanlar üstün geldiler, 20'den çok düşman öldürerek, müşrikleri bozguna uğrattılar.

İkinci
safhada, kaçan müşrikleri kovalamayı bırakıp, kesin sonuç almadan
ganimet toplamaya koyulmaları ve Rasûlullah (s.a.s.)'in yerlerinden
ayrılmamalarını emrettiği okçu birliğinin görevlerini terketmeleri
yüzünden, Müslümanlar 70 şehit vererek mağlup duruma düştüler.

Üçüncü
safhada ise, dağılmış olan Müslümanlar, Rasûlullah (s.a.s.)'in
etrâfında toplanıp, karşı hücûma geçerek, düşman hücûmunu durdurdular.

Müşriklerin
Uhud'dan ayrılmasından sonra Rasûlullah (s.a.s.) şehitleri yıkanmadan,
kanlı elbiseleriyle, ikişer üçer defnettirdi.(208) Cenâze namazlarını
ise, bu târihten 8 sene sonra kıldı.(209)

----------------------------------------


Forum Kuralları | S.S.S |Yönetim Ekibi
Sayfa başına dön Aşağa gitmek
http://sementafan.blogspot.com/
SEMENTA
YÖNETİCİ
YÖNETİCİ
avatar

Kadın
Mesaj Sayısı : 4694
Doğum tarihi : 15/12/87
Yaş : 30
Location : Gevezeçiçek
İş/Hobiler : Yayın Editörü/MÜZİK
Lakap : tatlı cadı
Kayıt tarihi : 23/07/07
Aldığı Övgü Aldığı Övgü : 42

karakter kağıdı
Healt:
10/10  (10/10)
Exp:
200/200  (200/200)
tuttuğu takım: BEŞİKTAŞ BEŞİKTAŞ
MesajKonu: Geri: Hz. MUHAMMED (sav) Hayatı   2010-01-05, 02:20

2- HAMRÂÜ'L-ESED GAZVESİ

Müşrikler,
elde ettikleri üstünlükten yararlanıp Müslümanları imhâ etmeden savaş
alanından ayrıldıklarına pişmân oldular. Aralarında, geri dönüp
Medine'yi basmayı konuştular. Rasûlullah (s.a.s.) bu durumdan haberdar
olunca, Medineye dönüşünden bir gün sonra, Uhud Savaşı'na katılmış olan
ashâbını toplayarak Medine'den 16 km. kadar uzakta "Hamrâ'ü'l-Esed"
denilen yere kadar müşrikleri takibetti. Gece olunca, burada 500 kadar
ateş yaktırdı. Müşrikler, takib edildiklerini öğrenince, korktular;
Medine'yi basma düşüncesinden vazgeçerek, süratle Mekke'ye
döndüler.(210/1)


3- HİCRETİN ÜÇÜNCÜ YILINDA DİĞER OLAYLAR

a) Rasûlullah (s.a.s.)'in Hz. Hafsa ve Huzeyme Kızı Zeyneb'le Evlenmesi.

Hz.
Ömer'in kızı Hafsa'nın ilk eşi Huneys b. Huzâfe, Kureyş ileri
gelenlerinden ve Habeşistan'a hicret eden ilk Müslümanlardandı. Sonra
Medine'ye hicret etmiş, Bedir ve Uhud Savaşlarına katılmıştı. Uhud
Savaşında aldığı bir yaradan, Medine'de vefât etti.

Hz. Ömer, Rasûlullah (s.a.s.) ile kızı Hafsa'nın evlenmesini şöyle anlatmıştır:

-Hafsa
dul kalınca, Osman'a onunla evlenmesini teklif ettim. Hele bir
düşüneyim, diye cevap verdi. Sonra kaşılaştığımızda, şu sırada
evlenmeyi uygun görmüyorum, dedi. Bunun üzerine Ebû Bekir'e istersen
Hafsa'yı sana vereyim, dedim. Ebû Bekir sustu. Müsbet veya menfi cevap
vermedi. Ebû Bekir'in susmasına Osman'ın teklifimi geri çevirmesinden
daha çok üzüldüm. Keyfiyeti Rasûlullah (s.a.s.)'e arzedince:

-Üzülme
yâ Ömer, Hafsa'yı Osman'dan hayırlısı alacak; Osman da Hafsa'dan daha
iyisi ile evlenecek(210/2), buyurarak, Hafsa'nın izdivâcına tâlip oldu;
Osman'ı da kızı Ümmü Gülsüm'le evlendirdi. Sonra Ebû Bekir bana
rastladığında:

-Sanıyorum,
Hafsa'yı bana teklif ettiğinde cevap vermediğime gücenmiştin. Ben
Hafsa'yı Rasûlullah(s.a.s.)'in alacağını biliyordum. (Bana bunu
söylemişti.) Rasûlullah (s.a.s.)'in sırrını ifşâ etmeyi uygun
bulmadağım için sana cevap vermedim. Eğer böyle olmasaydı, teklifini
kabûl ederdim, dedi.(211)

Rasûlullah
(s.a.s.) Hz. Hafsa ile evlenerek, hem en yakın arkadaşlarından
Hz.Ömer'in üzüntüsünü giderdi, hem de Hz. Ebû Bekir gibi Hz. Ömer'i de
akrabalık bağı ile kendisine bağlamış oldu. (Şaban 3 H / Ocak 625 M)

Hilâloğullarından
Huzeyme kızı Zeyneb, ilk kocasından ayrılmış; Rasûlullah (s.a.s.)'in
halasının oğlu olan ikinci kocası Cahşoğlu Abdullah ise, Uhud
Savaşı'nda şehid düşmüştü. Zeyneb genç ve güzel değildi, orta yaşlı ve
merhametli bir hanımdı. Fakirleri, yoksulları, kimsesizleri gözettiği
için, kendisine "Ümmü'l-mesâkin" ünvânı verilmişti.

Eşinin
şehit düşmesiyle himayeye muhtaç kalan bu şefkatli hanımı Rasûlullah
(s.a.s.) nikâhladı. Fakat Zeyneb çok yaşamadı, evlenmesinden üç ay
kadar sonra vefât etti.

Rasûlullah (s.a.s.)'in torunu Hz. Hasan da bu yıl Ramazan ortalarında doğmuştur.(212)

b) Rasûlullah (s.a.s.)'in kızı Ümmü Gülsüm'ün Hz. Osmanla Evlenmesi

Hz.
Osman, Rasûlullah (s.a.s.)'in ikinci kızı Rukiyye ile evliydi. Rukiyye,
Bedir Savaşı esnâsında vefât etmişti. Bir yıl sonra, Rasûlullah
(s.a.s.) Hz. Osman'ı üçüncü kızı Ümmü Gülsüm'le evlendirdi. Rasûlullah
(s.a.s.)'in iki kızı ile evlenmiş olduğu için Hz. Osman'a "Zi'n-nûreyn"
(iki nûr sâhibi) denilmiştir.




(191) İbnü'l-Esîr, 2/148-149

(192) İbn Hişâm, 3/66-67; İbnü'l-Esîr, 2/150; Zâdü'l-Meâd, 2/232

(193) İbn Hişâm, 3/67

(194) Zâdü'l-Meâd, 2/231; İbnü'l-Esîr, a.g.e., 2/150

(195) Bkz. el.Buhârî, 4/26 ve 5/29; Tecrid Tercemesi, 8/457 (Hadis No: 1269); İbnü'l-Esîr, a.g.e., 2/152

(196) Riyâzü's-Salihin Tercemesi, 1/128, (Hadis No: 91); İbnü'l-Esîr, 2/152

(197) Bkz. Âl-i İmrân Sûresi, 152

(198) el-Buhârî, 4/26-27 ve 5/29-30; Tecrid Tercemesi, 8/457-460 (Hadis No: 1269)

(199) İbnü'l-Esîr, a.g.e., 2/154

(200) el-Buhârî, 5/36,37; Tecrid Tercemesi, 10/216-221 (Hadis No: 1585); İbn Hişâm, 3/75

(201) Müslim, 3/1415, (Hadis No: 1789)

(202) İbnü'l-Esîr, a.g.e., 2/155; İbn Hişâm, 3/77

(203)
"Muhammed ancak bir peygamberdir. O'ndan önce de bir çok peygamberler
gelip geçti. Şâyet o ölseydi veya öldürülseydi, siz topuklarınız
üzerinde gerisin geriye mi dönecektiniz?..." (Âl-i İmran Sûresi, 144)

(204) el-Buhârî, 5/35; Müslim, 3/ 1416 (Hadis No: 1790); İbn Hişâm, 3/84; İbnü'l-Esîr, a.g.e., 2/154; Zâdü'l-Meâd, 2/234

(205) İbnü'l-Esîr, 2/157; İbn Hîşâm, 3/88; Zâdü'l-Meâd, 2/235

(206)
Kureyşli kadınlar savaş alanının tenhalığından yararlanarak, Bedir'de
öldürülen yakınlarının öçlerini almak için şehitlerin kulak ve
burunlarını kesmişler, karınlarını yararak ciğerlerini çıkarmışlardı.

(207) Bkz. el-Buhârî, 4/26 ve 5/30; Tecrid Tercemesi, 8/457 (Hadis No: 1269) Zâdü'l-Meâd, 2/236-238

(208) İbnü'l-Esîr, a.g.e., 2/162; Zâdü'l-Meâd, 2/246

(209) el-Buhârî, 2/94; Tecrid Tercemesi, 4/655 (Hadis No: 661)

(210/1) İbnü'l-Esîr, a.g.e., 2/164

(210/2) İbn Sa'd, Tabakat, 8/82-83; İbn Hacer, el-İsâbe, 8/51, Kahire, 1972; İbn Abdi'l-Berr el-İstîab, 4/1811, Kahire, 1960

(211)
el-Buhârî, 6/130; Tecrid Tercemesi, 10/166 (Hadis No: 1571) ve 11/338-
339 (1803 No. lu hadisin izâhı); Riyâzü's-sâlihin, 2/98 (Hadis No: 689)


(212) İbnü'l-Esîr, a.g.e., 2/166


IV-HiCRETİN DÖRDÜNCÜ YILI

1- RACİ' OLAYI (Safer 4 H./ Temmuz 625 m.)

Uhud
savaşı'ndan sonra müşriklerin cesâretleri arttığı için Medine'de
Müslümanların güvenliği geniş ölçüde sarsıldı. Rasûlullah (s.a.s.) bir
taraftan gerekli savunma tedbirleri alıyor, bir taraftan da İslâm'ı
yaymak için her fırsattan yararlanmağa çalışıyordu. Müslümanlığı kabûl
edip, dinin hükümlerini ve Kur'an-ı Kerim'i öğrenmek isteyen kabîlelere
mürşitler gönderiyordu.

Adal
ve Kare kabîlelerinden bir hey'et, Rasûlullah (s.a.s.)'e başvurarak,
kabîlelerine Müslümanlığı ve Kur'an-ı Kerim'i öğretecek mürşidler
gönderilmesini istediler. Rasûlullah (s.a.s.) bunlara Sâbit oğlu Âsım
başkanlığında, 10 kişi gönderdi. Yolda, Usfan ile Mekke arasında Raci'
suyu yakınlarında Hüzeyl kabîlesi'nden 100 kişilik bir çetenin hücûmuna
uğradılar. Mürşitlerden 8'i çarpışarak şehid oldu, 2'si teslim oldu.
Zeyd b. Desine ve Hubeyb b. Adiy adlarındaki bu iki zâtı Hüzeyl'liler
Mekke'ye götürüp sattılar.(213)

Zeyd'i,
Bedir Savaşı'nda öldürülen babası Ümeyye'nin öcünü almak için, Ümeyye
oğlu Safvan satın almış, öldürülmesini seyretmek üzere bütün Mekke
ileri gelenlerini dâvet etmişti. Ebû Süfyân Zeyd'e yaklaşarak:

-Doğru söyle, hayâtının kurtarılması için, senin yerine Muhammed (s.a.s.)'in öldürülmesini istemez miydin? demişti.

Zeyd hiç tereddüt göstermeden:

-Asla,
Rasûlullah (s.a.s.)'in hayâtı yanında, benim hayâtım hiçtir. Benim
kurtulmam için değil O'nun öldürülmesini, Medine'de ayağına bir diken
batmasını bile istemem, diye cevap verdi. Bu kuvvetli iman karşısında
Ebû Süfyân:

-Gerçek şu ki,hiç kimse, arkadaşları tarafından Muhammed (s.a.s.) kadar sevilmemiştir, demekten kendini alamadı.

Hubeyb,
Uhud Savaşı'nda Âmir oğlu Hâris'i öldürmüştü. Babasının intikamını
almak üzere onu da Haris'in kızı satın almıştı. Hubeyb öldürüldüğü
esnâda hiç metânetini kaybetmedi. İzin alarak, 2 rek'at namaz kıldı.
Ölümden korktu da uzattı, demeyesiniz diye kısa kestim, dedi.(214) O
zamandan beri idâm edilen müslümanların, infâzdan önce namaz kılmaları
âdet olmuştur.(215)

Dininden dönersen, serbest bırakacağız, dedikleri zaman:

-Benim
için, Müslüman olarak öldürülmek, dinimden dönmekten daha hayırlıdır,
diye cevap verdi. Müşrikler tarafından bir direğe asılarak şehid
edildi.

Olay.
Medine'de duyulunca, Rasûlullah (s.a.s.) ve Müslümanlar son derece
üzüldüler. Medine'li Şâir Hassân, Zeyd ve Hubeyb için mersiyeler yazdı.
Rasûlullah (s.a.s.)'de:

-"Allah lâyık oldukları cezâyı versin" diyerek, cânileri Allah'a havâle etti.

2- MEÛNE KUYUSU FÂCİASI (Safer 4 H./ Temmuz 625 M.)

Necid Şeyhi Ebû Berâ Mâlikoğlu Âmir, Medine'ye gelerek Rasûlullah (s.a.s.)'e:

-Eğer
Necid Bölgesine bir irşât hey'eti gönderirseniz, büyük bir kısmının
Müslüman olacağını ümüd ediyorum, dedi. Rasûlullah (s.a.s.):

Necid
Bölgesi halkına güvenemiyorum, diye cevap verdi. Ebû Berâ, mürşitlerin
hayatı için kabîlesi adına kesin teminât verdiğinden, Rasûlullah
(s.a.s) Ebû Berâ'nın kardeşinin oğlu Âmir b. Tufeyl'e bir mektup
yazdırarak, Münzir b. Amr'ın başkanlığında 70 kişilik bir hey'eti Necid
Bölgesine gönderdi. Bunların hepsi de Suffe ashâbındandı. Kafile
Medine'den 4 konak uzaklıkta Meûne Kuyusu (Bi'r-i Meûne) denilen yere
varınca, içlerinden Harâm b. Milhân ile Rasûlullah (s.a.s.)'in
mektubunu Âmir b. Tufey'le gönderdiler. Âmir mektubu bile okumadan
Harâm'ı şehid etti. Hey'etin tamamını öldürmek üzere kabîlesini
(Âmiroğulların'ı) teşvik ettiyse de onlar "Biz Ebû Berâ'nın emân ve
sözünü ayaklar altına alamayız", diyerek ona uymadılar. Âmir b. Tufeyl
Süleym Kabîlesi'ne mensûp Usayye, Rı'l, Zekvân ve Lihyânoğuları ile
Harâm b. Milhân'ın dönmesini beklemekte olan mürşitler üzerine hücum
etti. Hepsi şehid oldu. İçlerinden yalnızca Ka'b b. Zeyd yaralı olarak
kurtulmuştu. O da Hendek Savaşı'nda şehid oldu.

Rasûlullah
(s.a.s.)'i, Cibrîl bu fâciadan haberdar etti. Seriyyedeki bütün ashâbın
Rablarına kavuştular, Allah onlardan râzı oldu... diye bildirdi.
Rasûlullah (s.a.s.) bu fâciadan son derece elem duydu. Tam 40 sabah
Rı'l, Zekvân, Usayye ve Lihyanoğulları için bedduâ etti.(216)

Amr
b. Ümeyye ise, olay esnâsında develeri otlatmakla görevli olduğu için
esir düşmüş, sonra kurtulmuştu. Medine'ye dönerken, iki Necidliye
rastladı. Şehid edilen arkadaşlarının öcünü almak için bunları uyurken
öldürdü. Halbuki bunlar, müslümanların himâyesinde olan Âmir
oğullarındandı. Bu sebeple bunların âilelerine diyetleri (kan
bedelleri) ödendi.


3- NADÎROĞULLARI GAZVESİ (Rabiulevvel 4 H./Ağustos 625 M.)

Benî
Nadîr Yahûdîleri Medine'ye iki saatlik bir mesâfede oturuyorlardı.
Aralarındaki anlaşma gereğince, Müslümanların ödedikleri diyete, Yahudî
kabîlelerinin de katılması gerekiyordu. Âmir oğullarından, Amr b.
Ümeyye'nin yanlışlıkla öldürdüğü iki kişinin diyeti ödenecekti.
Rasûlullah (s.a.s.) yanına ashâbından 10 kişi alarak, diyetten
paylarına düşeni istemek üzere Nadîroğulları yurduna gitti. Yahudîler,
Rasûlullah (s.a.s.)'in teklifini kabul etmiş göründüler, fakat
ayaklarına kadar gelişini fırsat sayarak, Rasûlullah (s.a.s.)'e sû-i
kast yapmayı planladılar.

Bir
evin gölgesinde oturmakta olan Hz. Peygamber (s.a.s.)'in üzerine, evin
saçağından bırakacakları büyük bir taşla O'nu öldürmek istediler.(217)

Cenâb-ı
Hakk, peygamberini Yahûdîlerin hazırlığından haberdar etti. Rasûlullah
(s.a.s.) oradan ayrılıp Medine'ye döndü. Yahûdîlerin tuzağını ashâbına
bildirdi. Bu davranışlarıyla Nadîroğulları anlaşmayı bozmuşlardı.
Rasûlullah (s.a.s.), Muhammed b. Mesleme'yi bunlara göndererek 10 gün
içinde Medine'yi terk etmelerini, 10 günden sonra kim kalırsa boynunu
vuracağını kendilerine bildirdi. Yahûdîler yol hazırlığına başladılar.
Fakat, münafıkların başı Übeyyoğlu Abdullah:

-"Medine'den
çıkmayın, biz size yardım ederiz, Kurayzaoğulları da yardım edecek,
diye gizlice haber gönderdi. (218) Bu sebeple Nadîroğulları yol
hazırlığından vazgeçip kendilerini savunmaya karar verdiler.

Rasûlullah
(s.a.s.) Rabiulevvel'de Nadîroğulları yurdunu kuşattı. Nadîroğulları
bir yıllık yiyeceklerini depo ettikleri kalelerinin sağlamlığına
güveniyorlard.(219) Kuşatma, 15-20 gün sürdü. Savaş sokaktan sokağa,
evden eve atlayarak devâm etti. Rasûlullah (s.a.s.) Yahûdîlere siper
olan, savaşı zorlaştıran hurma ağaçlarını kestirdi.(220)

Nadîroğulları,
münâfıklardan da, Kurayzaoğullarından da bekledikleri yardımı
görmediler. Muhâsaranın kaldırılması için emân dilediler.
Berâberlerinde götürebildikleri kadar mal ile Medine'den çıkmalarına
izin verildi. 600 deve yükü eşya ile Medine'den ayrıldılar. Bir kısmı
Şam'a, bir kısmı Filistin'e göç etti. Selâm, Kinâne ve Huyey ismindeki
reisleri ise Hayber'e sığındılar. Üzüntülerini belli etmemek için,
şarkılar söyleyip, defler çalarak Medine'den ayrıldılar. Bunlar daha
sonra Hendek Savaşı'nı hazırladılar.

50
zırh, 50 miğfer, 340 kılıç ve diğer bazı mallar ganimet olarak
Müslümanlara kaldı. Rasûlullah (s.a.s.) bu ganimetleri muhâcirlere ve
yoksullara dağıttı.(221)

Uhud
Savaşı'ndan sonra Müslümanların itibârı sarsılmıştı. Nadîroğulları'nın
Medine'den çıkarılmasıyla, Medine civârındaki müşrik kabîleleri
arasında Rasûlullah (s.a.s.) 'in nüfûzu tekrar kuvvetlenmiş oldu.


4- RASÛLULLAH (S.A.S.)'İN HZ. ÜMMÜ SELEME İLE EVLENMESİ

Asıl
adı Hind olan Ümmü Seleme, Ebû Ümeyye el-Mahzûmî'nin kızıdır. İlk
kocası Ebû Seleme Abdullah b. Abdülesed, Abdülmüttalib'in kızı
Berre'nin oğlu olup, Rasûlullah (s.a.s.)'in halazâdesi idi. Kocası ile
birlikte Habeşistan'a hicret etmiş, ilk çocuğu Seleme orada doğmuştu.
Ümmü
Seleme'nin ilk eşi Ebû Seleme, Uhud Savaşı'nda aldığı yara sebebiyle
vefât etti. Rasûlullah (s.a.s.) Ebû Seleme'yi çok severdi. Vefâtından
sonra dört çocuğu ile kimsesiz ve himâyesiz kalan eşi Ümmü Seleme'yi
nikâhlayarak himâyesi altına aldı. Ümmü Seleme, fazilet ve olgunluk
yönünden Hz. Aişe'den sonra Ezvâc-ı tâhirâtın en üstünüydü. Ezvâc-ı
tâhirât içinde en son vefât eden, Ümmü Seleme olmuştur. Hicretin
59'uncu yılı 84 yaşında vefat etmiş, Baki kabristanına defnedilmiştir.

----------------------------------------


Forum Kuralları | S.S.S |Yönetim Ekibi
Sayfa başına dön Aşağa gitmek
http://sementafan.blogspot.com/
SEMENTA
YÖNETİCİ
YÖNETİCİ
avatar

Kadın
Mesaj Sayısı : 4694
Doğum tarihi : 15/12/87
Yaş : 30
Location : Gevezeçiçek
İş/Hobiler : Yayın Editörü/MÜZİK
Lakap : tatlı cadı
Kayıt tarihi : 23/07/07
Aldığı Övgü Aldığı Övgü : 42

karakter kağıdı
Healt:
10/10  (10/10)
Exp:
200/200  (200/200)
tuttuğu takım: BEŞİKTAŞ BEŞİKTAŞ
MesajKonu: Geri: Hz. MUHAMMED (sav) Hayatı   2010-01-05, 02:20

5-İÇKİ VE KUMARIN HARAM KILINMASI

Mekke
devrinde içki ve kumar yasaklanmış değildi. Müslümanlardan da içki içen
ve kumar oynayanlar vardı. Rasûlullah (s.a.s.) bunlara ses
çıkarmıyordu. İçki ve kumarın yasaklanması birden bire değil, tedricen
olmuştur.

İçki ile ilgili Kur'ân-ı Kerîm'de 4 âyet vardır. Mekke'de inen ilk âyetde:

"Hurma
ve üzüm ağaçlarının meyvelerinden içki yapar, güzel bir rızık
edinirsiniz", (en-Nahl Sûresi, 67) buyrulmuş, içki yasaklanmamıştır.
Medine devrinde Hz Ömer ve Muâz gibi bazı sahâbe:

-Ey
Allah'ın Rasûlü, içki hakkında bize yol göster, çünkü şarab aklı
gideriyor, diye Rasûlullah (s.a.s.)'e baş vurdular: Hicretin 4'üncü
yılı Şevvâl ayında:

"Sana
içki ve kumarı soruyorlar. De ki: Bunlar da hem büyük günah, hem de
insanlara bazı yararlar var, fakat günahları menfaatlerinden daha
büyük..." (el-Bakara Sûresi, 219) anlamındaki âyet indi. İçkiyi ilk
yasaklayan âyet bu oldu. Fakat bu âyetle içki kesinlikle
yasaklanmadığından, "günahı var" diye bırakanlar olduğu gibi, "faydası
da var" diye eskisi gibi içenler de vardı.

Abdurrahman
b. Avf'ın verdiği bir ziyâfette dâvetliler içki de içmişlerdi. Akşam
namazında cemâte imâm olan zât "el-Kâfirûn Sûresi"ni sarhoşluk
sebebiyle yanlış okudu. Âyetlerin anlamları değişti. Bunun üzerine:

"Ey
inananlar, ne söylediğinizi bilecek duruma gelmedikçe, sarhoş iken
namaza yaklaşmayın," (en-Nisâ Sûresi, 43) anlamındaki âyet indi.

Bir
müddet sonra Ensardan Mâlik oğlu Itbâ'nın ziyâfetinde dâvetliler sarhoş
oldular. Sa'd b. Ebî Vakkas bir şiir okuyarak kendi soyunu övdü, ensârı
ise yerdi. Ensârdan bir zât da, sofrada yedikleri devenin çene kemiğini
Sa'd'a vurup başını yardı. Sa'd, Hz. Peygamber (s.a.s)'e şikâyette
bulundu. O zaman:

"Ey
İnananlar, içki, kumar, tapınılmak için dikilmiş taşlar (putlar), fal
okları, ancak şeytanın işinden birer pisliktir. Bunlardan uzak durun
ki, kurtuluşa eresiniz..." (el-Mâide Sûresi, 90) anlamında inen âyetle
içki ve kumar kesinlikle yasaklandı. Rasûlullah (s.a.s) bu yasağı hemen
ilân ettirdi. Bütün Müslümanlar içkiyi bıraktılar. Evlerinde,
dükkânlarında bulunan bütün içkileri sokaklara döktüler.

Rasûlullah (s.a.s) Efendimiz içkiyle ilgili olarak:

"Sarhoş edici bütün içkiler haramdır." (Müslim,3/ 1575-1576; et-Tâc, 3/141).

"Çoğu sarhoşluk veren içkinin azı da haramdır" buyurmuştur. (İbn Mâce, es-Sünen, 2/l124 Hadis No: 3392;et-Tâc 3/142)

"İçki, bütün kötülüklerin anasıdır." (Keşfü'l Hafâ, l/382 (Hadis No: 1225, Beyrut 1351) buyurmuştur.


(191) İbnü'l-Esîr, 2/148-149

(192) İbn Hişâm, 3/66-67; İbnü'l-Esîr, 2/150; Zâdü'l-Meâd, 2/232

(193) İbn Hişâm, 3/67

(194) Zâdü'l-Meâd, 2/231; İbnü'l-Esîr, a.g.e., 2/150

(195) Bkz. el.Buhârî, 4/26 ve 5/29; Tecrid Tercemesi, 8/457 (Hadis No: 1269); İbnü'l-Esîr, a.g.e., 2/152

(196) Riyâzü's-Salihin Tercemesi, 1/128, (Hadis No: 91); İbnü'l-Esîr, 2/152

(197) Bkz. Âl-i İmrân Sûresi, 152

(198) el-Buhârî, 4/26-27 ve 5/29-30; Tecrid Tercemesi, 8/457-460 (Hadis No: 1269)

(199) İbnü'l-Esîr, a.g.e., 2/154

(200) el-Buhârî, 5/36,37; Tecrid Tercemesi, 10/216-221 (Hadis No: 1585); İbn Hişâm, 3/75

(201) Müslim, 3/1415, (Hadis No: 1789)

(202) İbnü'l-Esîr, a.g.e., 2/155; İbn Hişâm, 3/77

(203)
"Muhammed ancak bir peygamberdir. O'ndan önce de bir çok peygamberler
gelip geçti. Şâyet o ölseydi veya öldürülseydi, siz topuklarınız
üzerinde gerisin geriye mi dönecektiniz?..." (Âl-i İmran Sûresi, 144)

(204) el-Buhârî, 5/35; Müslim, 3/ 1416 (Hadis No: 1790); İbn Hişâm, 3/84; İbnü'l-Esîr, a.g.e., 2/154; Zâdü'l-Meâd, 2/234

(205) İbnü'l-Esîr, 2/157; İbn Hîşâm, 3/88; Zâdü'l-Meâd, 2/235

(206)
Kureyşli kadınlar savaş alanının tenhalığından yararlanarak, Bedir'de
öldürülen yakınlarının öçlerini almak için şehitlerin kulak ve
burunlarını kesmişler, karınlarını yararak ciğerlerini çıkarmışlardı.

(207) Bkz. el-Buhârî, 4/26 ve 5/30; Tecrid Tercemesi, 8/457 (Hadis No: 1269) Zâdü'l-Meâd, 2/236-238

(208) İbnü'l-Esîr, a.g.e., 2/162; Zâdü'l-Meâd, 2/246

(209) el-Buhârî, 2/94; Tecrid Tercemesi, 4/655 (Hadis No: 661)

(210/1) İbnü'l-Esîr, a.g.e., 2/164

(210/2) İbn Sa'd, Tabakat, 8/82-83; İbn Hacer, el-İsâbe, 8/51, Kahire, 1972; İbn Abdi'l-Berr el-İstîab, 4/1811, Kahire, 1960

(211)
el-Buhârî, 6/130; Tecrid Tercemesi, 10/166 (Hadis No: 1571) ve 11/338-
339 (1803 No. lu hadisin izâhı); Riyâzü's-sâlihin, 2/98 (Hadis No: 689)


(212) İbnü'l-Esîr, a.g.e., 2/166

(213) Bkz-el-Buhârî, 5/40; İbnü'l-Esîr, a.g.e., 2/167

(214) Bkz. el-Buhârî, 5/41

(215) İbn'ül-Esîr, a.g.e., 2/168; Tafsilât için bkz. Riyâzü's-Salih'in, 3/97-101, (Hadis No: 1538)

(216) el-Buhârî, 3/204 ve 5/41-42; Tecrid Tercemesi, 8/305, (Hadis No : 1183)

(217) İbnü'l-Esîr, a.g.e., 2/173

(218) Bkz. el-Haşr Sûresi, 11

(219) Bkz. el-Haşr Sûresi, 2

(220) Bkz. el-Haşr Sûresi, 5; el-Buhârî, 5/ 23; Tecrid Tercemesi, 10/175 (Hadis No: 1576)

(221) İbnü'l-Esîr, a.g.e., 2/174; Târih-i Din-i İslâm, 3/215

V-HİCRETİN BEŞİNCİ YILI

1- BENÎ MUSTALIK GAZÂSI (MÜREYSİ' SAVAŞI)

(2 Şabân 5 H./17 Aralık 626 M.)

Mustalikoğulları
Huzâa kabilesindendir. Necid bölgesinde, Medine'ye 9 günlük bir yerde
yerleşmişlerdi. Müslümanlarla iyi geçiniyorlardı. Fakat, Kureyşlilerin
teşvikiyle kabîle reisi Ebû Dırâr oğlu Hâris çevrede yaşayan bedevi
kabîlelerle birleşerek Medine'ye baskın için hazırlığa başladı.
Rasûlullah (s.a.s) durumu öğrenince, Medine'de Zeyd b. Hârise'yi
kaymakam bıraktı. 30'u atlı, 1000 kişilik bir kuvvetle Benî Mustalık
üzerine yürüdü. (2 Şabân 5 H./17 Aralık 626 M.)

Bedevîler, Müslümanların üzerlerine geldiğini duyunca, korkup dağıldılar. Hâris'in etrafında sâdece kendi kabilesi kaldı.

Benî
Mustalık Müreysi' suyu yanında toplanmış henüz hazırlıklarını
tamamlayamamıştı. Müslüman olmaları teklif edildi, kabûl etmediler.
Fakat Müslümanların düzenli hücûmlarına karşı duramayıp bir saat içinde
dağıldılar.

Savaş
sonunda, Müslümanlardan bir kişi şehid oldu, müşrikler ise 10 ölü
verdiler. Ayrıca, Müslümanlar ganimet olarak 700 esir, 5000 koyun, 2000
deve ele geçirdiler.


2- RASÛLULLAH (S.A.S.)'IN CÜVEYRİYE İLE EVLENMESİ

Esirler
arasında, kabile reisi Hâris'in kızı Cüveyriye de vardı. Kocası Safvan
oğlu Müsâfî savaşta ölmüş, kendisi de esir düşmüştü. Ganimetlerin
taksiminde, Sâbit b. Kays'ın payına ayrılmıştı. Babası Hâris, Peygamber
(s.a.s)'e başvurarak kızının şerefinin korunmasını istedi.

Hz.
Peygamber (s.a.s), Cüveyriye'nin bedelini Sâbit b. Kays'a ödeyerek onu
serbest bıraktı. Cüveyriye kabîlesine dönmedi, kendi isteği ile
Rasûlullah (s.a.s)'la evlendi. Bunun üzerine ashâb:

-"Rasûlullah
(s.a.s)'in eşinin yakınları esir tutulmaz" diyerek ellerindeki bütün
esirleri serbest bıraktılar. Bu sebeple Hz.Âişe:

-Kavmi için, Cüveyriye kadar hayırlı başka bir kadın bilmiyorum, demiştir.(222/1)

Görüldüğü
üzere Peygamber (s.a.s) Efendimizin Cüveyriye ile evlenmesinin amacı
siyâsî idi. Bu evlilik sebebiyle,bütün esirler fidye ödemeden serbest
bırakıldılar. Mustalıkdğulları daha sonra toptan Müslüman oldu.


3- TEYEMMÜMÜN MEŞRÛ KILINMASI

Rasûlullah
(s.a.s) her sefere çıkışında, aralarında kur'a çekerek hanımlarından
birini yanında götürürdü. Benî Mustalık Gazâsında, Hz. Âişe'yi
götürmüştü. Dönüşte, bir gece konak yerinden hareket edileceği sıra Hz.
Âişe'nin gerdanlığının kaybolduğu anlaşıldı. Rasûlullah (s.a.s),
aranmasını emretti, bu yüzden hareket gecikti. Derken sabah namazı
vakti oldu. Oysa abdest için yanlarında yeterli su yoktu. Zamanında
hareket edilebilseydi, su başına yetişilecekti. Namaz vakti çıkacak,
diye herkes telâş içindeydi. Hz. Ebû Bekir, bu hâle sebep olan kızı
Âişe'yi azarlamış hatta hırpalamıştı. İşte Müslümanlar böyle bir
sıkıntı içindeyken, su bulunmadığında temiz toprakla teyemmüm
yapılacağını bildiren âyet indi.(222/2) Müslümanlar son derece
sevindiler, hemen teyemmüm yaparak namazlarını kıldılar.

Hareket edileceği sırada, gerdanlık bulundu. Hz.Âişe'nin çökmüş olan devesinin altında kalmıştı.(223)


4- İFK (İFTİRA) OLAYI (224)

Mureysi'
Savaşı dönüşünde, bir konaklama sırasında Hz Âişe kazâ-i hâcet için
mahfesinden* çıkarak, konaklama yerinden uzaklaşmıştı. Bu sırada Yemen
boncuğundan yapılmış gerdanlığı düşmüş, onu ararken gecikmişti.
Dönüşünde, kafileyi yerinde bulamadı. O'nu mahfesinde sandıkları için,
beklemeyip hareket etmişlerdi.

Hz.
Aişe, -mahfede olmadığım anlaşılınca,- beni ararlar, diye olduğu yerde
beklerken, arkadan askerin bıraktığı şeyleri toplamakla görevlendirilen
Safvân b. Muattal geldi. Hz. Âişe'yi görünce, devesini çöktürdü;
Hz.Âişe bindi. Safvân deveyi önünden çekerek ilerledi. Öğle sıcağında
başka bir konak yerinde kafileye yetiştiler.

Münâfıklar
bu olayı fırsat bildiler. Hz. Âişe tamâmen örtülü olduğu ve Safvân ile
aralarında konuşma bile geçmediği halde, Hz. Âişe'nin iffetine iftirâ
etmekten çekinmediler. Rasûlullah (s.a.s) son derece üzüldü. Hz. Âişe
kederinden hastalandı. Sonunda masûm olduğu âyetle bildirildi.(225)
İftirâcılara da "hadd-i kazf"(iffetli kimselere iftira cezâsı)
uygulandı. Her birine 80'er deynek vuruldu.(226)



5- HENDEK SAVAŞI (Şevval 5 H./ Şubat 627 M.)

Mü'minler, müttefik düşman birliklerini

gördüklerinde, "İşte Allah ve Rasûlünün

bize
vâdettiği şey budur. Allah ve Peygamber doğru söylemiştir" dediler. Bu,
onların imân ve teslimiyetlerini artırmaktan başka bir şey yapmadı."

(el-Ahzâb Sûresi, 22)

Bir
taraftan karşı tarafa geçmeyi engelleyen derin ve uzun çukara"hendek"
denir. Medine'yi savunmak üzere, çevresine hendek kazıldığı için bu
savaşa, "Hendek Gazvesi" denildiği gibi, bir çok müşrik ve Yahûdî
kabîlesi, Müslümanlara karşı birleştiği için" Ahzâb Harbi" de
denilmiştir.

"Ahzâb", "hızb" kelimesinin çoğuludur. Hizb, aynı düşünce, inanç ve kanaatı paylaşan insan topluluğu demektir.


a) Yahûdîlerin Müşriklerle İşbirliği

Medine'den
sürülen Benî Nadîr Yahûdîlerinin reisleri, Hayber'e sağınmışları.
Müslümanlardan öc almak istiyorlardı. Başta Ahtaboğlu Huyey olmak
üzere, 20 kadar Yahûdî lideri 70 kişilik bir hey'et ile Mekke'ye
gittiler.

-Müslümanlar
gün geçtikçe kuvvetleniyor. Onlara kırşı birlikte hareket etmeliyiz.
Biz savaş için hazırız. Medine'deki Benî Kurayzalı kardeşlerimiz de
savaşta Müslümanları arkadan vuracak... diye müşriklere işbirliği
teklif ettiler. Kendileri "ehl-i kitab" ve tek tanrı inancında
oldukları halde, putperest müşriklere hoş görünmek için:

-"Sizin
tuttuğunuz yol, (sizin dininiz) Müslümanlarınkinden daha doğru..."(227)
dediler. Daha sonra Mekke dışındaki Gatafan, Esed, Kinâne, Süleym,
Fezâre, Mürre, Eşca ve Eslem... gibi bedevi Arap kabileleriyle
görüştüler. Hayber'in bir yıllık hurma mahsûlünü vermeği va'd ederek,
onların da savaşa katılmalarını sağladılar.

Mekke'liler
300'ü atlı, 1500'ü develi 4000 kişilik bir kuvvet hazırladılar. Mekke
dışındaki bedevî kabîlelerin katılmasıyla ordunun sayısı 10 bine
ulaştı. Şimdiye kadar böyle bir kuvvet toplanmamıştı. Medine'yi basıp
Müslümanlığı yok edeceklerdi. Ordunun başkomutanı Ebû Süfyân idi.


b) Medine Çevresine Hendek Kazılması

Rasûlullah
(s.a.s.) Mekke'deki hazırlıkları, Kureyş ordusu henüz hareket etmeden
haber aldı. Ashâbını toplayarak, bu korkunç saldırıya nasıl karşı
koyacaklarını istişâre etti. Müzâkere sırasında, aslen İranlı olan
Selmân (Selmân-ı Fârisî):

-Yâ Rasûlallah, İran'da düşman saldırısından korunmak için, şehrin etrâfına, hendek kazarlar. Biz de öyle yapalım, dedi.

Esâsen
Medine'nin üç tarafı, evlerin yüksek dış duvarları, yalçın kayalıklar
ve sık hurmalıklarla çevrilmişti. Düşman saldırısına karşı, sadece
kuzey yönü açıktı. Bu tarafa da, düşmanın geçemeyeceği derinlikte bir
hendek kazılırsa, savunma kolaylaşırdı.

Arablarca bilinmeyen bu savunma şekli uygun görüldü. Saldırıya elverişli olan kuzey tarafda hendek kazılacak yer işâretlendi.

Rasûlullah
(s.a.s.), ashâbını 10'ar kişilik gruplara ayırdı. Her grubun kazacağı
kısmı belirledi. Mevsim kış, hava soğuktu. Esen rüzgâr, hendekte
çalışanların ellerini ayaklarını âdeta donduruyordu. Medine'de kıtlık
vardı. Müslümanlar üç gün bir şey yemeden aç çalıştılar.* Rasûlullah
(s.a.s.) bile açlıktan karnı üzerine taş bağlamıştı.(228) Ashâbla
birlikte Hz. Peygamber (s.a.s.) bizzât toprak kazıyor, açlığa, soğuğa,
yorgunluğa karşı gayretlerini artırıcı sözler söylüyordu. Bir ara, sert
bir kaya çıkmış, kimse parçalayamamıştı. Rasûlullah (s.a.s.) hendeğe
indi, ilk vuruşta, kayanın üçte biri koptu. Hz. Rasûlullah (s.a.s.):

-Allâhü
Ekber, bana Şam'ın anahtarları verildi. Şu anda Şam'ın kırmızı
köşklerini görmekteyim, dedi. İkinci vuruşta kayanın yarısı daha koptu.
Rasûlullah (s.a.s.):

-Allâhü
Ekber, bana Fars ülkesinin anahtarları verildi. Şu anda, Kisrânın beyaz
köşklerini görmekteyim, buyurdu. Üçüncü darbede kaya, tamâmen
parçalandı. Rasûl-i Ekrem (s.a.s.):

-Allâhü
Ekber, bana Yemenin anahtarları verildi. Şimdi ben San'a'a'nın
kapılarını görüyorum, buyurarak bütün bu ülkelerin pek yakında
Müslümanların olacağını müjdeledi.(229) Münâfıklar, Rasûlullah
(s.a.s.)'in bu müjdelerini, hayal sayıyorlardı.

"Münafıklar
ve kablerinde hastalık olanlar: Allah ve Rasûlü bize sâdece kuru
vaadlerde bulundular, diyorlardı." (Ahzâb Sûresi, 12)

Açlığa,
soğuğa ve her türlü sıkıntıya rağmen, yaklaşık 5,5 km, uzunlukta bir
atın karşıya sıçrayamayacağı genişlik ve derinlikte kazılan hendek,
düşman gelmeden önce, iki hafta içinde tamamlandı.


c) Müşriklerin Medine'yi Kuşatması

Müşrikler,
Medine önünde, şimdiye kadar benzerini görmedikleri derin bir hendekle
karşılaşınca, şaşırdılar. Bir hamlede Medine'yi alt üst edip,
Müslümanları yok edeceklerini hayâl etmişlerdi. Bunun kolay
olmayacağını gördüler. Hendek boyunca, aşağı-yukarı ilerlediler,
geçecek bir yer bulamadılar. Sonunda, Kureyşliler hendeğin batı
kısmına, Bedevî kabîleler de doğu kısmına karargâh kurdular. Böylece
Medine'yi kuşattılar. (Şevvâl 5 H./Şubat 627M.)


d) Sıkıntılı Günler

10
bin kişlik müşrik ordusu karşısında, Müslümanların sayısı 3 bin
kadardı.Yalnızca 36 atları vardı. Önlerinde hendek, arkalarında ise
Sel� Dağı bulunuyordu. Ancak Benî Kurayza anlaşmayı bozar da
müşriklerle işbirliği yaparsa, Müslümanlar çok tehlikeli bir duruma
düşeceklerdi. Bu takdirde, Müslümanlar Hendek önünde düşmanla
uğraşırken, Yahûdîlerin Medine'yi basıp, kadınları ve çocukları
kılıçtan geçirmeleri mümkündü.

Karşılıklı
ok ve taşların atılmasıyla başlayan kuşatma, aralıksız 27 gün sürdü.
Müslümanlar açlık ve sefâlet içinde, zor ve sıkıntılı günler
geçirdiler. Savaşın en tehlikeli bir ânında, Benî Nadir Reisi Ahtab
oğlu Huyey'in teşvikiyle Benî Kurayza Yahûdîleri de anlaşmayı bozup,
müşriklerle işbirliğine başladılar. Rasûlullah (s.a.s.)'in nasihat için
kendilerine gönderdiği Evs kabilesi Reisi Sa'd b. Muâz'ı dinlemediler.
Düşmanlıklarını açıkça bildirdiler.

Müslümanlar,
hendek önünde 10 bin kişilik müşrik ordusuna karşı durmağa çalışırken,
bir yandan da, Medine'yi Yahûdîlerin baskınından korumak zorunda
kaldılar. Böyle tehlikeli bir anda, münâfıklar da bozgunculuğa
başladılar. Hem savaşı bıraktılar, hem de askerin mâneviyâtını sarsıcı
propaganda yaptılar.(230)

Kuşatmanın
uzayıp gitmesi, müşrikleri de usandırdı. Mevsim kış, havalar soğuktu.
Esâsen onlar, böyle günlerce sürecek bir kuşatma için değil, bir kaç
saatte sonuca ulaşılacak bir zafer için gelmişlerdi. İşi bir an önce
bitirmek için bütün güçleriyle genel bir hücûma geçtiler. Bir taraftan
Müslümanların üzerine ok yağmuru yağdırırken içlerinden (Dırâr,
Cübeyre, Nevfel, Amr b. Abdivedd gibi) bir kaç tanesi de, elverişli bir
yerden atlarıyla hendeği geçtiler. Bunların her biri, Araplar arasında
bin kişiye denk sayılıyordu. En meşhûrları olan Amr b. Abdivedd
mübâreze sonuda Hz. Ali tarafından öldürüldü; diğerleri kaçtılar.
Nevfel kaçarken hendeğe düştü ve Hz. Ali'nin kılıcıyla can verdi.

Ertesi
gün, savaşın en çetin günü oldu. Bir taraftan müşrikler, diğer taraftan
Benî Kurayza Yahûdîleri hücûma geçtiler, aralıksız akşama kadar ok
yağmurunu sürdürdüler. Rasûlullah (s.a.s.) ve Müslümanlar, o gün namaz
kılmak için bile fırsat bulamadılar. Öğle, ikindi ve akşam namazlarını,
yatsıdan önce, tek ezanla, tertip üzere kazâ ettiler.(231)


e) Harb Hiledir

Gatafan
Kabilesinden Nuaym b. Mes'ûd, bu sırada müslüman olmuştu. Bundan
kimsenin haberi yoktu. Rasûlullah (s.a.s.)'la gizlice görüşerek,
müşriklerle Yahûdîlerin arasını açmak için izin istedi. Rasûlullah
(s.a.s.):

-Harp hiledir*, yapabilirsen yap, buyurdu. Nuaym önce Benî Kurayza'ya gitti.

-Benim
size olan dostluğumu bilirsiniz. Sizin için endişe ediyorum. Mekkeliler
bu işten usandı, bırakıp giderlerse, Müslümanlar karşısında yapayalnız
kalacaksınız. O zaman hâliniz nice olur? Onlardan bir kaç rehin
isteyin, aksi halde yardım etmeyin... dedi. Sonra Ebû Süfyân'a geldi:

-Duydun
mu, Benî Kurayza anlaşmayı bozduğuna pişman olmuş. Sizi bırakıp
giderler diye, Müslümanlarla yeniden anlaşmaya başlamış. Sizden rehin
alıp, onlara teslim etmeği vadetmiş, dedi. Ebû Süfyân esâsen Yahûdîlere
pek güvenemiyordu. Ertesi gün, denemek için Yahûdîlerden yardım istedi.
Yahûdîler hemen rehin istediler. Ebû Süfyân isteklerini kabûl
etmeyince, her iki taraf da:

-Nuaym doğru söylemiş, dediler. Aralarında güven kalmadı. (232)


f) Rasûlullah (s.a.s.)'in Duâsı ve Kuşatmanın Sona Ermesi

Rasûlullah (s.a.s.), o sıkıntılı gün:

-Allah'ım,
ey Kur'ân'ı indiren ve hesâbı tez gören Rabbım; Şu Arap kabîlelerini
dağıt, topluluklarını boz, iradelerini sars. (233) diye duâ etti. Duâsı
bitince, Rasûlullah (s.a.s.)'in yüzünde sevinç eseri görüldü. Rabb'ımın
yardım va'dini size müjdelerim, buyurdu. İşte o akşam, âyet-i celîle ve
hadis-i şerifte bildirilen "sabâ rüzgârı" esmeğe başladı.(234) Fırtına
ve kasırga çadırları söküp uçurdu, yemek kazanları devrildi, ocaklar
söndü, develer ve atlar birbirine karıştı. Müşriklerin ağızları,
burunları, gözleri toz-toprakla doldu. Karargâhları alt üst oldu.
Ortalığı dehşet kapladı. Neye uğradıklarını bilemediler.

Müşriklerin
mâneviyâtı iyice bozulmuştu. İçlerine korku düştü. Uzun süren ve hiç
bir sonuç alınamayan kuşatmadan usanıp bezmişlerdi. Ebû Süfyân:

-"Ben dönüyorum, siz de gelin, diyerek devesine bindi. Mekke'nin yolunu tuttu. Diğerleri de onu izlediler.

Panik
pek âni ve şuursuzca olmuştu. Bu yüzden, müşrikler pek çok techizât,
gıda maddesi ve eşyayı toplayamadan çekildiler. Sabah olunca,
Müslümanlar düşmandan kalan eşyâyı ve sağa-sola dağılan develeri
toplayıp ordugâhlarına getirdiler. Ebû Süfyân'ın Yahûdîlerden aldığı 20
deve yükü hurma da ele geçen ganimetler arasındaydı. Böylece,
Müslümanlar hem kuşatmadan, hem de açlık sıkıntısından kurtuldular.

Kur'an-ı Kerîm'de bu durum şöle anlatılmaktadır:

"Ey
inananlar, Allah'ın size olan nimetlerini hatırlayın. Üzerinize ordular
gelmişti, Biz de onların üzerine rüzgâr ve sizin göremediğiniz ordular
(Melekler) göndermiştik." (el-Ahzâb Sûresi.9)

"Allah,
kâfirleri hiçbir zafer elde edemeden, kin ve öfkeleriyle geri çevirdi.
Savaşta mü'minlere Allah'ın yardımı yetti. Allah yegâne kuvvetli ve
galib olandır." (el-Ahzâb Sûresi, 25)

Bu savaşta, müşriklerden 4 kişi ölmüş, Müslümanlardan 5 kişi şehid düşmüştür. Savaştan sonra Rasûlullah (s.a.s.):

-"Bundan
sonra sıra bizde. Müşrikler artık üzerimize gelemeyecek, biz onların
üzerine gideceğiz." buyurdu.(235) Gerçekten de öyle oldu.

6- KURAYZAOĞULLARI GAZVESİ (Zilkade 5 H,/Mart 627 M.)

a) Savaşın Sebebi

Rasûlullah
(s.a.s.) Medine'deki Yahûdî kabîleleriyle ayrı ayrı anlaşmalar
yapmıştı. Bunlardan Kaynuka ve Nadîroğullarının, anlaşma hükümlerine
uymadıkları için Medine'den çıkarıldıklarını daha önce görmüştük.
Kurayza oğulları ise, Uhud Savaş'ından sonra anlaşmayı yeniledikleri
için yerlerinde kalmışlardı.

Hendek
Savaşında, Benî Kurayza Yahûdîleri önce anlaşmaya bağlı kaldılar.
Hendek kazılırken, kazma, kürek gibi âletler vererek Müslümanlara
yardımcı oldular. Ancak, savaşın en tehlikeli bir ânında, Benî Nadîr
Reisi Huyey b. Ahtab'ın teşvikiyle anlaşmayı bozdular. Müslümanlarla
birlikte Medine'yi savunmaları gerekirken, müşriklerle birlikte,
Müslümanlara karşı savaşa girdiler.(236) Böylece vatana ihânet suçu
işlediler. Rasûlullah (s.a.s.)'in nasihat için gönderdiği Evs Kabilesi
Reisi Sa'd b. Muâz'ın sözlerine de kulak asmadılar. Hz. Peygamber
(s.a.s.) hakkında çirkin sözler söyleyerek düşmanlıklarını açıkça ilân
ettiler. Ancak, Benî Kurayza'dan yaptıklarının hesâbı sorulacaktı. Bu
sebeple, Hendek Savaşından Medine'ye döner dönmez, Benî Kurayza üzerine
sefer emri verildi.

Rasûlullah
(s.a.s.) Hendek Savaşı'ndan dönmüş silahlarını çıkarmış, üzerindeki
toz-toprağı temizlemek için, gusletmek istemişti. Bu esnâda Cibrîl
(a.s.) at üstünde ve toz-toprak içnde geldi:

-"Aa,
silahını çıkardın mı; vallâhi biz melekler çıkarmadık. Haydi, şunların
üzerine yürü", diye Kurayzaoğullarını işâret etti. (237) Rasûlullah
(s.a.s.) derhal Benî Kurayza'ya sefer ilân etti. Ashâbın sür'atle yola
çıkmalarını sağlamak için,

-Hiç kimse ikindi namazını sakın başka yerde kılmasın, ancak Benî Kurayza yurdunda kılsın, buyurdu.

Ashâbın
bir kısmı bu emrin zâhirine uyarak, namazlarını Benî Kurayza yurduna
varınca kıldılar. Bir kısmı da Peygamber (s.a.s.)'in maksadı, acele
etmemizi sağlamaktır, diyerek, vakit çıkmadan yolda kıldılar. Hz.
Rasûlullah (s.a.s.) her iki zümrenin yaptığını da hoş gördü.(238)

Müslümanların
toplanması yatsıya kadar devâm etti sayıları 3 bini buldu.
Müslümanların üzerlerine geldiğini görünce sövüp-sayarak kalelerine
çekilen Beni Kurayza'nın sayısı 900 kadardı.


b) Benî Kurayza'ya Verilen Cezâ

Kuşatma
25 gün sürdü. Kurayzaoğulları anlaşmayı bozduklarına pişman oldular.
Diğer Yahudî kabileleri gibi Medine'den çıkıp gitmek için izin
istediler. Fakat Hz. Rasûlullah (s.a.s.) kayıtsız şartsız teslim
olmalarını istedi. Reisleri Ka'b b. Esed'in başkanlığında toplandılar.
Ka'b:

-"Tevratta bildirilen son peygamberin bu olduğu anlaşıldı. Müslüman olup kurtulalım, dedi Yahûdîler:

-Biz Tevrat üzerine başka kitab kabul etmeyiz, dediler, Ka'b:

-Öyleyse,kadınları ve çocukları öldürelim. Sonra kaleden çıkıp çarpışalım, belki başarırız, dedi. Onlar:

-Çoluk-cocuğumuz öldükten sonra, yaşamanın ne önemi var, diye cevâp verdiler. Ka'b:

-O halde, yarın cumartesi, Müslümanlar bizden emîndir. Ansızın hücûm edelim, onları gafil avlayalım, dedi.

-Biz
cumartesinin hürmetini bozamayız, diye reddettiler. Sonunda kayıtsız
şartsız teslim oldular. Ancak haklarında Evs Kabilesi Reisi Sa'd b.
Muâz'ın hüküm vermesini istediler.

Benî
Kurayza, Evs kabilesinin himâyesindeydi. Bu yüzden, Sa'd b. Muâz'ın
hakemliğini istiyorlardı. Sa'd, hastaydı. Hendek Savaşı'nda kolundan
okla yaralandığı için tedâvi görüyordu. Haberi alınca geldi.

-Kur'an-ı
Kerîm'e göre mi, yoksa kendi kanunlarına göre mi hüküm vermemi
istiyorlar, diye sordu. Yâhudîler, kendi kanunlarına göre hüküm
verilmesini istediler. Sa'd da Tevrât'a göre karar verdi.(239)

a) Savaşabilecek durumdaki erkeklerin öldürülmesine,

b) Kadınların ve çocukların esir edilmesine,

c) Bütün mallarının da zaptedilmesine hükmetti.

Rasûl-i Ekrem (s.a.s.):

"Ey
Sa'd, Allah'ın rızâsına uygun hükmettin" buyurdu. (240) Yahudiler de
karârın Tevrât'a uygun olduğunu itirâf ettiler. Sa'd'in bu hükmü,
Tevrât'ın Tesniye kitabının 20. Babının 10-14 üncü âyetlerine uygun
düşmüştü. Bu gün de vatana ihânet edenlere ölüm cezâsı verilmektedir.

Benî
Kurayza hakkındaki hükmü Hz. Ali ve Hz. Zübeyr icrâ ettiler. Kazılan
büyük bir hendeğin kenarında 600 kadar Yahûdînin birer birer
boyunlarını vurup hendeğe attılar. İçlerinden 4 tanesi Müslüman olup
hayatlarını kurtardılar. Benî Nadîr Reisi Huyey b. Ahtab ile Benî
Kurayza Reisi Ka'b b. Esed de öldürülenler arasındaydı.

Benî Kurayza'nın malları, mücâhidlere paylaştırıldı. Arâzisi ise, ensarın rızâsiyle muhâcirlere verildi.

"Allah,
Ehl-i Kitab'dan müşrikleri destekleyen (Benî Kurayza Yahûdî)lerini
kalelerinden indirmiş, kalblerine korku salmıştı. Onların kimini
öldürüyor, kimini de esir alıyordunuz. Yerlerini yurtlarını, mallarını
ve henüz ayağınızı bile basmadığınız toprakları Allah size mirâs olarak
verdi. Allah her şeye kadirdir ". (el-Ahzâb Sûresi, 26-27)


7- RASÛLÜLLAH (S.A.S.)'İN CAHŞ KIZI ZEYNEB'LE EVLENMESİ:

Zeyneb,
Rasûlullah (s.a.s.)'in öz halası Ümeyme'nin kızıdır. Abdülmuttalib'in
torunudur. Hz Peygamber (s.a.s.), Zeyneb'i azadlısı Zeyd b. Hârise'yle
evlendirmişti. Dindar olmasına rağmen, azadlı bir kölenin eşi olmak
Zeyneb'e ağır geldi. Asâlet ve güzelliğini ileri sürerek, dâima Zeyd'in
kalbini kırdı. Bu yüzden, Rasûlullah (s.a.s.)'in:

-"Eşini tut, Allah'tan kork" (241) emrine rağmen, sonunda Zeyd O'nu boşadı.

Esâsen
gerek Zeyneb, gerek kardeşi Abdullah bu evliliği başlangıçta
istememişler, "halanızın kızını azadlınıza mı lâyık görüyorsunuz?"
demişlerdi. Fakat:

-"Allah
ve Rasûlü, bir şeye hükmettiği zaman, mü'min erkek ve mü'min kadın için
muhayyerlik yoktur." (el-Ahzâb Sûresi, 36) anlamındaki âyet inince,
istemeyerek rızâ göstermişlerdi. Çünkü Zeyneb, Kureyş'in Hâşimî
kolundandı. Soylu bir kadındı. İslâm'dan önceki Arap örfüne göre soylu
bir kadın, azadlı da olsa, bir köleyle evlenemezdi. Onlar, Zeyneb'in
Rasûlullah (s.a.s.)'la evlenmesini istiyorlardı. Oysa İslâm Dini bütün
insanları, yaratılış bakımından eşit saymıştı.(242)

Hz.
Peygamber (s.a.s.), öz halasının kızı Zeyneb'i azadlısı ve evlâdlığı
Zeyd ile evlendirerek, Arapların yanlış anlayışını yıkmış oldu.

Diğer
taraftan, Rasûlullah (s.a.s.), peygamberliğinden önce Zeyd'i evlâd
edinmişti. Arabların örfüne göre, evlâdlık öz çocuk gibi sayılır, evlâd
edinen kişinin mirâsçısı ve mahremi olurdu. Bu sebeple, evlâdlığın
boşadığı kadın, evlâd edinen kişiyle evlenemezdi. Kur'ân-ı Kerîm
Arapların bu örfünü hükümsüz saymış, evlâdlık âdetini
kaldırmıştır.(243) Bu sebeple, evlâdlığın dul kalan eşiyle, babalığın
evlenmesi helâldir.

Rasûlullah
(s.a.s.)'in, Arapların bu örfünü de yıkması gerekiyordu. Bu sabeple
Zeyd'den boşanan Zeyneb'i Allah'ın emriyle nikâhladı.(244) Böylece hem
Zeyneb'i hem de yakınlarını memnûn etmiş oldu.

Görüldüğü üzere, Hz. Peygamber (s.a.s.)'in bu evliliği, dinî hükümlerin uygulanması ile ilgilidir.




(222/1) İbn Hişâm, 3/308; İbn Sâd, Tabakat, 8/ 177; İbn Hacer, el-İsâbe, 7/565

(222/2) Bkz. en-Nisâ Sûresi, 43 ve el-Mâide Sûresi, 6

(223) Bkz. el-Buhârî, 1/86); Tecrid Tercemesi, 2/201-204 (Hadis No: İ)

(224)
Olay hakkında geniş bilgi için bkz. el-Buhârî, 3/154 Tecrid Tercemesi,
8/85-112 (Hadis No: 1151); İbn Hişâm, 3/309-321; İbnü'l-Esîr, a.g.e.,
2/195-199

(*) Mahfe: Deve ve fil gibi hayvanların üzerinde seyahat edenlerin içine oturdukları kafesli çadır veya sepet

(225) en-Nûr Sûresi, 11-13

(226) en-Nûr Sûresi, 40

(227) Bkz. en-Nisâ Sûresi, 51-52

* bk. Riyâzü's-Sâlihîn, 1/543-548 Hadis No: 522

(228) el-Buhârî, 5/45; Tecrid Tercemesi 10/227 (Hadis No: 1588)

(229) İbn Hişâm, 3/230; İbnü'l-Esîr, a.g.e., 2/179; Târih-i Din-i İslâm, 3/258-259

(230)
İçlerinden bir güruh (münâfıklar), Ey Medineliler, tutunacak yeriniz
yok, hemen geri dönün, demişlerdi. Bir kısmı da Peygamber (s.a.s.)'den
evlerimiz düşman saldırısına açık diye izin istemişlerdi. Oysa evleri
açık değildi, sadece savaştan kaçmak istiyorlardı. (el-Ahzâb Sûresi,
13)

(231) Bu
savaştan başka, hiçbir olayda Rasûlüllah (s.a.s.)'ın namazını geçirdiği
nakledilmemiştir. Burada üç vakit namazını kazaya bırakması, Hendek
savaşının ne derece sıkıntılı ve meşakkatli geçtiğinin en büyük
delilidir. Bu yüzden Hz. Peygamber (s.a.s.):

-
"Allah onların dünyada evlerini, âhirette kabirlerini ateşle doldursun.
Bize ikindiyi kılacak fırsat vermediler, nihâyet güneş battı" diye
bedduâ etmiştir. (el-Buhârî, 5/48 ve 3/233; Tecrid Tercemesi, 2/238
(Hadis No: 353) ve 8/396, (1233 numaralı hadisin izâhı,)

* el-Buhârî, 4/24 (K. el-Cihad, B. 157)

(232) İbnü'l-Esîr, a.g.e., 2/182-184

(233) el-Buhârî, 3/234 ve 5/49; Tecrid Tercemes, 8/395 (Hadis No: 1233)

(234)
Bkz. el-Buhârî, 5/47 "Ben sabâ rüzgarıyle yardım olundum, Ad kavmi ise
debur (lodos) rüzgârıyla helâk edildi." (bkz.el-Hakka Sûresi, 6)

(235) el-Buhârî, 5/48; Tecrid Tercemesi, 10/230 (Hadis No: 1589); İbnü'l-Esîr, a.g.e., 2/184

(236) el-Ahzâb Sûresi, 26

(237) el-Buhârî, 5/49-51; Tecrid Tercemesi, 8/ 325 (Hadis No: 1191)

(238) el-Buhârî, 5/50; Müslim, 3/1391 (Hadis No: 1770)

(239) Bkz. Tevrât, Tesniye Kitabı, Bab: 20, Ayet:10-14

(240) Bkz. el-Buhârî, 5/50; Tecrid Tercemesi, 10/ 245 (Hadis No: 1591)

(241) Bkz. el-Ahzâb Sûresi, 37

(242)
"Allah katında en üstününüz, O'na karşı gelmekten en çok
sakınanınızdır". (Hucûrat Sûresi, 13) "Ey insanlar Rabb'ınız birdir,
babanız birdir. Arabın Acem'e (Arab olmayana), Acemin Arab'a, beyazın
siyaha, siyahın beyaza veya kızılderiliye üstünlüğü yoktur. Üstünlük
ancak takva iledir." (Müsned-i Ahmed b. Hanbel, 5/ 411;
Mecmeu'z-Zevâid, 3/266 ve 8/84)

(243) "Allah evlâtlıklarınızı, oğullarınız gibi tutmanızı meşrû kılmamıştır". (el-Ahzâb Sûresi 4)

(244)
"... Sonunda Zeyd, eşiyle ilgisini kestiğinde, onu seninle evlendirdik
ki, evlâtlıkları eşleriyle ilgilerini kestiklerinde, onlarla evlenmek
hususunda mü'minlere sorumluluk olmadığı bilinsin." (Ahzâb Sûresi, 37)


VI- HİCRETİN ALTINCI YILI

l� HUDEYBİYE BARIŞI (Zilkade 6 H./Mart 628 M.)

"Ey Muhammed, Biz sana apaçık bir zafer sağladık."

(Fetih Sûresi, 1)


a) Müslümanların Kâbe'yi Ziyâret Arzusu

Peygamberimiz
Hz. Muhammed (s.a.s.), Medine'ye hicret edeli 6 yıl olmuştu. Bu süre
içinde Mekke müşrikleriyle, Medine'de bulunan Müslümanlar arasında,
sırasıyla Bedir, Uhud ve Hendek Savaşları oldu. Mekke müşrikleri
Medine'yi basmak, Hz. Rasûlullah (s.a.s.)'i öldürmek, Müslümanlığı yok
etmek için her çâreye baş vurdular; bütün imkân ve güçlerini ortaya
koydular; fakat amaçlarına ulaşamadılar. Müslümanların günden güne
güçlenmelerine, sayılarının artmasına engel olamadılar.

Ancak
Medine dışındaki kabîleler, Müslümanlığın ne olduğunu yeterince
bilmiyorlardı. Kâbe'nin komşusu ve koruycusu olduğu için saygı
duydukları Kureyş kabîlesi, kendi içlerinden çıktığı halde Hz. Muhammed
(s.a.s.)'in peygamberliğini kabûl etmemiş,hatta O'nu yurdundan
çıkarmışlardı. Bu yüzden, Müslümanlığın Medine dışındaki kabîlelere
tanıtılabilmesi ve geniş ölçüde yayılmasının sağlanabilmesi için,
Mekke'lilerle barış yapılmasına ihtiyaç vardı. Rasûlullah (s.a.s.),
geçici de olsa Mekkelilerle barış yaparak, diğer kabîlelerle serbestçe
ilişkiler kurmayı arzu ediyordu.

Diğer
taraftan, Mekkeli Müslümanlar, doğup büyüdükleri ve her şeylerini
bırakıp ayrıldıkları yurtlarını çok özlemişlerdi. Her namazda
yöneldikleri kutsal Kâbe'yi 6 yıldan beri ziyâret edemiyorlardı.
Kâbe'yi ziyâret, bütün Müslümanların en büyük ortak özlemleri olumştu.


b) Rasûlullah (s.a.s.)'in Rüyâsı

Hicretin
6'ıncı yılı, Rasûlullah (s.a.s.), gördüğü bir rüyâ üzerine(245) hep
birlikte Kâbe'yi ziyâret edeceklerini ashâbına müjdeledi.(246)
Hazırlıklar tamamlandı. Savaş yapılması yasak olan aylardan Zilkade'nin
ilk pazartesi günü (2 Zilkade 6 H./14 Mart 628 M.), yerine Mektûm oğlu
Abdullah'ı vekil (kaymakam) bırakarak, ashâbından 1400 kişi ile(247)
Medine'den ayrıldı. Hanımlarından Ümmü Seleme de berâberinde
bulunuyordu. Maksadı savaş olmayıp, yalnızca Kâbe'yi ziyâret etmekti.
Mekkelileri telâşlandırmamak için, ashâbının silah taşımalarına izin
vermemiş, sadece yolcu silâhı olarak birer kılıç almışlardı. (248) Hac
için Mekke'ye gelecek düşman kabîlelerle yolda karşılaşmamak için, Kâbe
ziyâretini hac günlerinden önce yapmayı uygun görmüştü. Yanlarındaki 70
kurbanlık deveyi kıladelediler ve Zülhuleyfe'de "umre" niyyetiyle
ihrama girdiler.(249) Yol güvenliğini sağlamak için 20 kadar süvâriyi
öncü olarak gönderdiler.


c) Mekkelilerin Tepkisi

Mekkeliler,
Hz. Peygamber (s.a.s.)'in Kâbe'yi ziyâret için yola çıktığını duyunca
telâşlandılar. Müslümanları Mekke'ye sokmamağa karar verdiler. Velîd
oğlu Hâlid ve Ebû Cehil'in oğlu İkrime'yi 200 süvâri ile öncü olarak
gönderdiler.

Resûlullah
(s.a.s.), Mekkelilerin bu kararını önden gönderdiği gözcüleri
vasıtasiyle öğrendi. Sağ tarafa sapıp, yol güzergâhını değiştirerek,
Hudeybiye'ye kadar ilerledi.(250) Rasûlullah (s.a.s.)'in bindiği
"Kasvâ" adlı deve burada çöktü, bütün gayretlere rağmen kalkmadı.
Müslümanlar:

-Kasvâ harin oldu, çöktü kalkmıyor, diye söylenmeğe başladılar. Rasûlullah (s.a.s.):

-"Kasvâ
harinleşmez, onun çökme huyu da yoktur. Fakat vaktiyle Fil'in Mekke'ye
girmesine engel olan ilahi kudret, şimdi de Kasvâ'yı ilerletmiyor.
Allah'a yemin olsun ki, Kureyş Cenâb-ı Hakk'ın kutsal kıldığı şeylere
hürmet ve tâzim kasdıyle benden her ne isterse, ne kadar ağır olursa
olsun, istediklerini kabûl edeceğim.. " buyurdu.(251)


d) Barış Müzakereleri

Bu
sırada Huzâa kabîlesi reisi Büdeyl çıkageldi. Kureyşin, Müslümanları
Mekke'ye sokmamak için müşrik kabilelerle anlaştığını ve savaş
hazırlığı içinde olduklarını haber verdi.(252)

Rasûlullah
(s.a.s.) savaş maksadiyle değil, sâdece Kâbe'yi ziyâret için
geldiklerini, daha önce yapılan savaşlarda Kureyş'in uğradığı kayıpları
anlattı.

-İsterlerse
belirli bir süre onlarla barış yapalım. Benimle diğer kabîlelerin
arasını serbest bıraksınlar, (karışmasınlar). Eğer ben üstün gelirde,
Araplar İslâmiyeti kabûl ederlerse, Mekkeliler de isterlerse bu dine
girebilirler. Şayet Araplar bana üstün gelirlerse, Kureyş savaş külfeti
çekmeden istediğini elde etmiş olur. Aksi halde, Allah'a yemin ederim
ki, O'nun yolunda ölünceye kadar onlarla savaşırım, Allah da yardımını
gerçekleştirir, dinini üstün kılar, buyurdu.(253)

Büdeyl,
Rasûlullah (s.a.s.)'den duyduklarını Kureyş'e iletti. Kureyş ileri
gelenleri de savaşa taraftar değildi. Sakif kabilesi reisi Tâifli
Mes'ûd oğlu Urve'yi Hz. Peygamber (s.a.s.)'e gönderdiler. Rasûlullah
(s.a.s.) Büdeyl'e söylediklerini Urve'ye de anlattı. Urve hem Rasul-i
Ekrem (s.a.s.)'le konuşuyor, hem de Müslümanların durumunu ve bütün
davranışlarını dikkatle tâkip ediyordu. Dönüşünde gördüklerini özetle
şöyle anlattı:

-Bilirsiniz
ki ben birçok devlet başkanını ziyâret ettim, Rum Kayseri, Fars
Kisrâsı, Habeş Necâşi'sinin huzurunda elçi olarak bulundum. Yemin
ederim ki, Müslümanların Muhammed (s.a.s.)'e gösterdikleri hürmet,
sevgi ve bağlılığı bunların hiçbirinin sarayında görmedim... Sözlerini
dikkatle dinliyorlar. Bir şey sorunca, alçak (hafif) sesle cevâp
veriyorlar. İsteklerini derhal yerine getiriyorlar. Saygılarından
yüzüne dikkatle bakamıyorlar. Abdestinden artan suyu bile,-teberrük
için-aralarında paylaşıyorlar... Madem ki, bize barış teklif ediyor,
kabûl edelim, dedi.

Mekkeliler, Urve'nin sözlerinden hoşlanmadılar. Bir iki elçi daha gidip geldi, fakat hiç bir sonuca varılamadı.

Rasûlullah
(s.a.s.), Kureyş'ten gelen eçilerle sonuca ulaşılamadığını gördü.
Kureyş'le görüşmek üzere Hz.Ömer'i Mekke'ye göndermeyi düşündü. Ömer:

-Yâ
Rasûlallah, Mekkeliler benim kendilerine olan düşmanlığımı bilirler,
himâyesine sığınabileceğim bir yakınım da yok. Osman'ın Mekke'de
akrabası çok, Ebû Süfyân ile amcazâde. Osman bu işi benden daha iyi
başarır, dedi.

Hz.
Osman Mekke'ye gitti. Ebû Süfyân ve diğer Kureyş ileri gelenleriyle
görüştü. Maksatlarının sâdece Kâbe'yi ziyâret olduğunu anlattı.
Mekkeliler:

-Hepinizi
Mekke'ye bırakırsak, Araplar, "Kureyş Müslümanlardan korktu," derler.
Fakat istersen Kâbe'yi sen tavâf et, hepiniz birden olmaz, dediler. Hz.
Osman, Kâbe'yi Müslümanlardan ayrı olarak ziyâret etmeği kabûl etmedi.

-Rasûlullah
(s.a.s.) tavâf etmedikce, ben de etmem, diyerek tekliflerini reddetti.
O'nun bu davranışı Mekkelileri kızdırdı, göz hapsine aldılar ve
dönmesine izin vermediler.


2- RIDVÂN BÎATI:

"Allah,
mü'minlerden ağacın altında sana bîat ederlerken hoşnud
olmuştur.Gönüllerindekini bilerek onlara güvenlik vermiş, onlara yakın
bir zafer ve ele geçirecekleri bol ganimetler bahşetmiştir."

(el-Fetih Sûresi, 18-19)


Hz.
Osman'ın gecikmesi, Müslümanları telâşlandırdı. Öldürüleceğine dâir
söylentiler çıktı. Böyle bir ihtimâle karşı Resûlullah (s.a.s.) gereken
tedbirleri aldı. Müslümanları Allah yolunda yapacakları savaşta,
canlarını fedâ etmekten çekinmeyeceklerine dâir, kendisine bîat etmeğe
çağırdı. "Artık bunlarla vuruşmadan buradan ayrılamayız," buyurdu.

İlk
biat eden Ebû Sinan el-Esedî oldu. "Rasûlullah (s.a.s.)'in gönlündeki
muradı ne ise, onun gerçekleşmesi üzerine biat ediyorum." dedi.

Hudeybiye'de
bodur bir ağacın aldında,(254) bütün Müslümanlar sırayla Rasûlullah
(s.a.s.)in ellerini tutarak bîat ettiler. Allah yolunda ölünceye kadar
savaşmağa, düşmandan kaçmamaya söz verdiler. Hz. Peygamber (s.a.s.),
Hz. Osman adına da bir elini diğeriyle tuttu, onu da böylece bîata
kattı. Yalnızca Cedd b. Kays adlı münâfık, devesinin arkasında
gizlendi, bîata katılmadı.

Cenâb-ı
Hak, Kur'an-ı Kerîm'de, Hudeybiye'de Rasûlullah (s.a.s.)'e bîat eden
mü'minlerden hoşnud olduğunu bildirmiştir. (255) Bu sebeple, İslâm
Târihinde bu bîata "Rıdvân Bîatı" adı verilmiştir.

Müslümanların
kararlılığını ve Rasûlullah (s.a.s.)'e bağlılıklarını gösteren bu
bîatın Mekkeliler üzerindeki etkisi büyük oldu. Derhal Hz. Osman'ı
serbest bıraktılar ve Hz. Peygamber (s.a.s.)'le barış yapmak üzere Amr
oğlu Süheyl başkanlığında bir hey'et gönderdiler.


a) Barış Şartları

Uzun müzâkere ve tartışmalardan sonra kabûl edilen barış şartları şunlardır:

1- Müslümanlar bu sene Kâbe'yi ziyâret etmeden dönecekler, bir yıl sonra ziyâret edecekler.

2-
Müslümanlar Kâbe'yi ziyâret için geldiklerinde, Mekke'de üç günden çok
kalmayacaklar ve yanlarında birer kılıçtan başka silah
bulundurmayacaklar.

3- Müslümanların Mekke'de bulunduğu günlerde, Kureyşliler Mekke dışına çıkacaklar, Müslümanlarla temâs etmeyecekler.

4-
Mekkelilerden biri Müslümanlara sığınırsa, Müslüman bile olsa, geri
verilecek; fakat Müslümanlardan Mekkelilere sığınan olursa, geri
istenmeyecek.

5- Kureyş dışında kalan diğer kabileler, iki taraftan istediklerinin himâyesine girmekte ve anlaşma yapmakta serbest olacaklar.

6- Bu anlaşma on yıl geçerli olacak, bu müddet içinde iki taraf arasında tecâvüz ve savaş olmayacak.


b) Barış Anlaşmasının Yazılması

Barış
şartlarını Rasûlullah (s.a.s) Hz. Ali'ye yazdırdı.
"Bismi'llâhi'r-rahmâni'r-rahîm. Bu anlaşma, Muhammed Rasûlullah ile
Kureyş elçisi Süheyl arasında yapılmıştır." diye yazılmasına Süheyl
itiraz etti.

-
"Rahmân" sözünü anlamıyoruz, ayrıca senin Rasûlullah olduğunu kabûl
etseydik, bu anlaşmaya gerek yoktu "Bismike'llâhümme (Allah'ım, senin
adınla). Bu anlaşma Abdullah'ın oğlu Muhammed ile Kureyş elçisi Süheyl
arasında yapılmıştır." diye yazılmasını istedi.(256/1)

-Rasûlullah
(s.a.s) mutlaka barışı sağlamak istiyordu. Daha işin başında, "Allah'a
yemin olsun ki Kureyş benden Cenab-ı Hakk'ın kutsal kıldığı şeylere
hürmet kasdiyle her ne isterse, ne kadar ağır olursa olsun, isteklerini
kabûl edeceğim," buyurmuştu. Bu sebeple, bütün bu ağır şartları kabûl
etti.

Fakat
müslümalar son derece üzgündüler. Büyük bir ümit ve heyecanla
gelmişlerdi. Oysa şimdi Kâbe'yi ziyâret edemeden döneceklerdi.

Anlaşmanın
yazılması henüz bitmişti ki, Süheyl'in oğlu Ebû Cendel, ayağındaki
zinciri sürükleyerek çıkageldi. Babası onu Müslüman olduğu için,
zincire vurarak hapsetmişti. Her nasılsa kurtulmuş, bin bir güçlükle
Mekke'den kaçmış, Müslümanlara sığınmağa gelmişti.

Süheyl
oğlunun geri verilmesinde isrâr etti. Aksi halde anlaşmayı imzalamadan
döneceğini söyledi. Bütün çabalara rağmen, inadından dönmedi. Barışın
sağlanabilmesi için, Ebû Cendel'in müşriklere teslimi gerekiyordu.
Çektiği işkenceleri ve acıklı hâlini anlatarak müşriklerin elinde
bırakılmamasını isteyen Ebû Cendel'i Rasûlullah (s.a.s):

-Ey Ebû Cendel, biraz daha sabret, pek yakında Yüce Rabbım sana ve senin gibilere kurtuluş yolunu açacaktır, diye teselli etti.


c) Ashâbın Üzüntüsü

Fakat
bu son durum, artık Müslümanların üzüntülerini dayanılmaz hâle
getirmişti. Hepsinin sinirleri gergindi. Hz. Ömer dayanamadı.
Rasûlullah (s.a.s) 'ın huzuruna gelerek:

-Sen
Allah'ın Peygamberi değil misin? Bizim dinimiz hak değil mi? Neden bu
zilleti kabûl ediyoruz, neden? diye söylendi. Hz. Peygamber (s.a.s):

-Evet
ben Allah'ın Peygamberiyim. Bu yaptığım işlerde Allah'a isyan etmiş de
değilim. O, benim yardımcımdır, diye cevap verdi. Fakat Ömer'in üzüntü
ve öfkesi devâm ediyordu.

-Sen bize Kâbe'yi tavaf edeceğiz., demedin mi? diye sordu. Rasûlullah (s.a.s):

-Evet,
dedim. Fakat bu sene ziyâret edeceğimizi söylemedim, Tekrâr ediyorum,
Kâbe'yi hep beraber tavâf ve ziyaaret edeceğiz, buyurdu.(256/2)
Anlaşmanın imzalanmasından sonra Rasûlullah (s.a.s) ashâbına:

-Haydi,
artık kurbanlarınızı kesiniz, sonra tıraş olup ihramdan çıkınız, emrini
üç defa tekrarladığı halde, hiç kimse yerinden kıpırdamamıştı.(257) Hz
Peygamber (s.a.s), ashâbının bu ilgisizliğine üzülerek, eşi Ümmü
Seleme'nin yanına gitti. Ümmü Seleme:

-Yâ
Rasûlallah, onlar üzüntülerinden ilgisiz görünüyorlar. Siz kimseyle
konuşmadan kendiniz kurbanınızı kesin, tıraş olun. Onlar size
uyacaklardır, dedi.

Ashâb,
Hz. Peygamber (s.a.s) 'in kurbanını kesip tıraş olduğunu görünce, hemen
onlar da kurbanlarını kesip, birbirlerini tıraş etmeğe başladılar.(258)


d) Hudeybiye Barışı Aslında Zaferdi.

Hudeybiye
Barışı'nın hemen bütün şartları, Müslümanların aleyhine görünüyordu.
Fakat barışın Müslümanların yararına ve sonucun lehlerine olacağını
Rasûlullah (s.a.s) biliyordu. Bu sebeple,barışı sağlamak için,
aleyhlerinde görünen en ağır şartları kabûl etmişti.

Rasûlullah
(s.a.s) barış anlaşmasının imzalanmasından üç gün sonra Medine'ye
döndü. Böylece Müslümanlar Hudeybiye'de 19-20 gün kalmış oldular.

Dönüşte
yolda "Fetih Sûresi" indi, Cenâb- Hakk Hudeybiye anlaşmasının
Müslümanlar için zillet ve yenilgi değil, aksine zafer olduğunu
bildiriyordu.(259)

Gerçekten
Hudeybiye anlaşması, Müslümanlığın Medine dışında yayılmasına bir
başlangıç oldu. Mekkeliler o zamana kadar müslümanlara, dağılıp yok
olmağa mahkûm, derme-çatma bir toplululk gözü ile bakıyorlardı. Bu
anlaşma ile Müslümanları bir devlet olarak tanımış oldular.

Anlaşmadan
sonra Müslümanlarla müşrikler arasında görüşme ve temâslar arttı. Hz.
Peygamber (s.a.s) İslâm'ı serbestçe yaymağa başladı. Hudeybiye
musâlahasından Mekke'nin fethine kadar geçen 21 aylık devrede Müslüman
olanların sayısı, İslâm'ın doğuşundan, Hudeybiye Barışına kadar geçen
19 yılda Müslüman olanların sayısından kat kat fazla oldu. Hayber'in ve
Mekke'nin fethi gibi zaferler, Hudeybiye musâlahasını takibetti. Dört
yıl sonra, Rasûlullah (s.a.s)'ın vefâtında Müslümanlık bütün Arab
yarımadasına yayılmış bulunuyordu.

----------------------------------------


Forum Kuralları | S.S.S |Yönetim Ekibi
Sayfa başına dön Aşağa gitmek
http://sementafan.blogspot.com/
SEMENTA
YÖNETİCİ
YÖNETİCİ
avatar

Kadın
Mesaj Sayısı : 4694
Doğum tarihi : 15/12/87
Yaş : 30
Location : Gevezeçiçek
İş/Hobiler : Yayın Editörü/MÜZİK
Lakap : tatlı cadı
Kayıt tarihi : 23/07/07
Aldığı Övgü Aldığı Övgü : 42

karakter kağıdı
Healt:
10/10  (10/10)
Exp:
200/200  (200/200)
tuttuğu takım: BEŞİKTAŞ BEŞİKTAŞ
MesajKonu: Geri: Hz. MUHAMMED (sav) Hayatı   2010-01-05, 02:20

e) Barış Şartlarının Müslümanlar Lehine Dönmesi

Hz.
Peygamber (s.a.s.) anlaşmaya bağlı kaldı. Mekkeliler istemedikçe, hiç
bir hükmünü tek taraflı kaldırmadı. Kısa bir süre sonra, Kureyş'le
aralarında anlaşma bulunan Sakîf kabîlesinden Ebû Basîr adında biri,
Medine'ye gelip Müslümanlara sığındı. Ebû Basîr de Ebû Cendel gibi
işkence gören Müslümanlardandı. Mekkeliler, arkasından hemen iki kişi
gönderip Ebû Basîr'in iâdesini istediler. Rasûlullah (s.a.s):

-Ey
Ebû Basîr, biliyorsun ki, biz Kureyşle bir sözleşme yaptık, ahdimizi
bozamayız. Biraz daha sabret, Rabb'ım yakında bir kurtuluş yolu
açacaktır, diyerek Ebû Basîr'i Kureyşlilere teslim etti.

Ebû
Basîr, Mekke'ye ölüme götürüldüğünü biliyordu. Bu sebeple, bu adamların
elinden kurtulması gerekiyordu. Yolda, Zülhuleyfe'de(260) yemek için
oturdular. Ebû Basîr, bunlara saf ve samîmî göründü. Bir ara:

-Kılıcın
ne kadar da güzelmiş, bakmama müsaade eder misin? diyerek, birinin
elinden kılıcı aldı, hemen üzerine atılıp onu öldürdü; diğeri ise kaçıp
kurtuldu.

Ebû Basîr öldürdüğü Kureyşlinin atına bindi, silahını kuşandı, tekrar Medine'ye döndü. Rasûlullah (s.a.s)'ın huzuruna çıkıp:

-"Ey
Allah'ın Rasûlü, siz sözünüzü yerine getirdiniz. Beni onlara teslim
ettiniz. Fakat Allah beni kurtardı, dedi. Hz. Peygamber (s.a.s) ona
anlaşma şartlarına göre Medine'de kalmasının mümkün olmadığını anlattı.
Ebû Basîr Medine'den çıktı. Mekke'ye dönemezdi. Medine'de kalamıyordu.
Deniz kıyısında, Mekke- Şam yolu üzerinde "İys" denilen bir yere
yerleşti. Mekke'de Müslümanlıklarını gizleyenler ve işkence görenler,
birer, ikişer kaçıp, Ebû Basîr'in yanında toplandılar. Ebû Cendel de
kaçıp buraya geldi. Kısa zamanda sayıları 70'e yükseldi, daha sonra 300
oldular. Mekkelilerin Şam ticâretini önleyecek bir kuvvet hâline
geldiler.

Ebû
Basîr'in yanında toplananlar, Hudeybiye anlaşması hükümlerine bağlı
değildiler. Kureyşin Şam ticâret yolu tehlikeye girmişti. Mekkeliler
telâşlandılar. Anlaşmanın, Medine'ye sığınan Mekkelilerin geri
verilmesiyle ilgili maddesini hükümsüz saymaktan başka çâre yoktu.
Baskı ile Müslümanlığın önlenemeyeceğini anladılar. Hemen, Hz Peygamber
(s.a.s)'e Ebû Süfyan'ı elçi olarak gönderip, bu maddenin kaldırılmasını
ve Mekke'den kaçan bütün Müslümanların Medine'ye kabûlünü istediler.
Anlaşma yapılırken en çok ısrar gösterdikleri bu madde, gene onların
isteğiyle kaldırılmış oldu.

Peygamber
(s.a.s.), Ebû Basîr ve arkadaşlarını Medine'ye çağırdı. Bu sırada Ebû
Basîr ölüm yatağında idi. Vefât edince orada defnettiler. Arkadaşlarını
Ebû Cendel toplayıp Medine'ye götürdü. Böylece Kureyşin Şam ticâret
yolu açıldı. Müslümanlar da anlaşmanın en ağır hükmünden kurtulmuş
oldular.

Hudeybiye
Barışı 2 yıl devâm etti. Anlaşmayı Kureyş bozdu. İki yıl sonra Mekke,
Müslümanlar tarafından fethedildi. (20 Ramazan 8 H./11 Ocak 630 M.)


3- RASÛLÜLLAH (S.A.S.)'IN ÜMMÜ HABÎBE'YLE EVLENMESİ

Ümmü
Habîbe Ebû Süfyân'ın kızıdır. Mekke Devrinde Müslüman olmuş ve kocası
Ubeydullah b. Cahş'la birlikte Habeşistan'a hicret eden ikinci kafileye
katılmıştı. Alkolik bir adam olan kocası, Habeşistan'da Hristiyan oldu.
Ümmü Habîbe Müslümanlıkta sebât edip kocasından ayrıldı. Bu yüzden,
yabancı bir ülkede kimsesiz ve himâyesiz kaldı. Henüz müşrik olan
babasının yanına da dönemezdi.

Rasûlullah
(s.a.s), Hicretin 6'ıncı yılı Habeşistan'a bir elçi gönderdi. Habeş
Necâşi'sini vekil yaparak Ümmü Habîbe'yi nikâhladı.(261) Nikâh
merâsiminde Câfer Tayyar ve diğer Müslümanlar da bulundu. Nikâhtan
sonra Necâşi Ümmü Habîbe'yi Medine'ye gönderdi. Bu evlilikten önce şu
âyet inmişti:

"Allah'ın, sizinle düşmanlık gösterdiğiniz kimseler arasında dostluk ve sevgi yaratması mümkündür." (el-Mümtehine Sûresi,7)

Gerçekten bu evlilikten sonra Ebû Süfyân'ın, Hz. Peygamber (s.a.s)'e olan düşmanlığında bir yumuşama başlamıştır.




(245)
"Andolsun ki, Allah peygamberinin rüyasının gerçek olduğunu tasdik
etmiştir. Allah dilerse, siz güven içinde başlarınızı tıraş etmiş ve
saçlarınızı kısaltmış olarak, korkmadan, Mescid-i Haram'a
gireceksiniz.." (el-Fetih Sûresi, 27)

(246)
Medine civârındaki henüz Müslüman olmayan Müzeyne, Cüheyne, Gıfâr,
Eslem, Eşca', gibi kabileler de birlikte Kâbe'yi ziyâret için dâvet
edilmişlerse de, bunlar Kureyş'ten çekindikleri için, Müslümanlara
katılmadılar. (Tecrid Tercemesi, 8/177, 1164 numaralı hadisin izâhı)

(247) el-Buhârî, 5/62-63; Tecrid Tercemesi, 8/ 264 (Hadis No: 1599)

(248) O devirde, çölde yırtıcı hayvanlara ve çapulculara karşı her yolcunun bir kılıç bulundurması âdet ve zarûri idi.

(249)
Umre, ihrâmlı olarak Kâbe'yi tavâf ve ziyâret etmek, Safâ ile Merve
arasında Sa'y yaptıktan sonra tıraş olarak ihramdan çıkmaktan
ibârettir. Umre için belirli bir zaman yoktur, her zaman yapılabilir.
Hac ise belirli zamanda (ancak hac mevsiminde) yapılır.

(250)
Hudeybiye, Medine'ye 9 konak, Mekke'ye ise 1 günlük mesâfede küçük bir
köydür. Adını, buradaki aynı adı taşıyan bir kuyudan almıştır. (Tecrid
Tercemesi, 10/258)

(251)
Bkz. el-Buhârî, 3/178; Tercid Tercemesi, 8/178 (Hadis No: 1164)
Müslümanların indiği yerdeki "Samed" adlı kuyuda çok az su vardı.
Herkes almaya başlayınca, bir anda suyu tükeniverdi. Susuzluktan
şikâyet başladı. Rasûlüllah (s.a.s.) ok torbasından çıkardığı bir oku,
kuyunun dibine koymalarını emretti. Artık oradan ayrılıncaya kadar su
sıkıntısı çekmediler. (bkz. el-Buhârî 3/178 ve 5/62; Tecrid Ter. 8/179
Hadis No: 1164 ve 10/261 Hadis No:1598)

(252)
Huzâa kabîlesiyle, Hâşimoğulları arasında câhiliyyet devrinde dostluk
vardı. Huzâalılar bu dostluğu İslâmdan sonra da devâm ettirdiler.
Müslüman olsun müşrik olsun, bütün Huzâalılar, Mekke'de olup biteni
Rasûlüllah (s.a.s. )'den gizlemezler, gizlice O'na bildirirlerdi.

(253) Bkz. el-Buhârî, 3/79; Tecrid Tercemesi, 8/181 (Hadis No: 1164)

(254)
Bu ağaç, müslümanlar arasında zamanla kutsal sayılabilir, düşüncesiyle
halifeliği sırasında Hz. Ömer'in emriyle kesilmiştir. (Tecrid Ter.,
10/260)

(255) el-Feth Sûresi, 18

(256/1) Bkz. Tecrid Tercemesi, 8/136-141 (Hadis No: 1158)

(256/2)
Hz. Ömer, daha sonra Rasûlüllah (s.a.s.) 'e karşı saygısız davrandım
diye bu sözlerinden pişmanlık duymuştur. (el-Buhârî, 5/67; Tecrid
Tercemesi, 10/267; Asr-ı Saâdet, 1/427)

(257)
Rasûlüllah (s.a.s.)'in emrini ashâbın hemen yerine getirmemesi,
muhâlefet için değildi. Şartları ağır olan bu anlaşmanın vahiy ile
kaldırılacağını, böylece Kâbe'yi ziyâret edebileceklerini ümit
ediyorlardı.

(258) İslâm bilginleri bu olaydan, fiilî sünnetin, kavlî (sözlü) sünnetden daha kuvvetli olduğu sonucuna varmışlardır.

(259) (Ey Muhammed, Hudeybiye anlaşmasıyla) Biz sana apaçık bir fetih (zafer) verdik. (el-Fetih Sûresi, 1)

(260)
Zülhuleyfe Medine'ye bir konak, yaklaşık 10 km. mesâfede bir yerdir.
Medineliler ve Medine'ye uğrayarak hac veye umre için Mekke'ye gidenler
ihrama burada girerler. Şimdi bu yere "Abâr-ı Ali" denilmektedir.

(261) Zâdü'l-Meâd, 2/120


VII-HİCRETİN YEDİNCİ YILI

1- İSLÂMA DAVET İÇİN ELÇİLER GÖNDERİLMESİ


"Ya
Muhamed! De ki; doğrusu ben, göklerin ve yerin yegâne mâliki,
kendisinden başka ilâh olmayan; dirilten ve öldüren Allah'ın hepiniz
için gönderdiği peygamberiyim..."

(el-A'raf Sûresi, 158)

Hz.
Muhammed (s.a.s), daha önceki peygamberler gibi, sâdece Arapların veya
belli bir toplumun peygamberi değildir. O'nun peygamberliği umûmîdir.
Kıyâmete kadar gelecek bütün insanlara peygamber ve âlemlere rahmet
olmak üzere gönderilmiştir.(262) Bu sebeple İslâm'ı her tarafa yayması,
peygamberliğini bütün dünyaya duyurması gerekiyordu. Fakat şimdiye
kadar Mekke müşrikleri buna imkân vermemişlerdi.

Hudeybiye
Anlaşmasıyle iki taraf arasında barış ve güvenlik sağlandı. Artık,
Müslümanlığın yayılması için herkese ve her tarafa duyurma zamanı
gelmişti. Rasûlullah (s.a.s) Hudeybiye'den dönünce bu konuyu ashâbıyle
istişâre etti. Büyük ve komşu devletlerin hükümdarlarıyla bazı Arap
beyliklerine mektup ve elçi gönderilmesi kararlaştırıldı. Kaşında
"Muhammed Rasûlullah" yazılı gümüş bir yüzük yaptırıldı, mektuplar
bununla mühürlendi.(263)


Elçiler ve Gönderildikleri Hükümdarlar

Bizans
Kayser'i Hirakliyus'a, Halîfe oğlu Dihyetü'l-Kelbî; İran Kisrâ'sı
Hüsrev Perviz'e, Huzâfe oğlu Abdullah; Habeşistan Necâşisi Ashame'ye,
Ümeyye oğlu Amr; Mısır (İskenderiyye) Mukavkısı Çüreyc'e, Ebû Beltea
oğlu Hâtıb; Gassan Emîri Hâris b. Ebî Şemmer'e, Vehb oğlu Şuca'; Yemâme
Emîri Hevze b.Ali'ye de Amr oğlu Salît elçi olarak mektup
götürdüler.(264)


2- HZ. PEYGAMBER (S.A.S.)'İN HÜKÜMDARLARA YAZDIRDIĞI MEKTUPLAR

a) Bizans Kayseri'ne Gönderilen Mektup

"Bismi'llâhi'r-rahmâni'r-rahim...
Allah'ın kulu ve Rasûlü Muhammed (s.a.s.)'den, Rum'un büyüğü Hirakl'e.
Hidâyet yoluna uyanlara selâm olsun. Bundan sonra: Ben seni İslâm'a ve
onu yayma hizmetine dâvet ediyorum. Müslüman ol ki, selâmete eresin,
Allah da sana ecrini iki kat versin. Eğer kabûl etmezsen, halkının
vebâli senin boynundadır."

"Ey
Ehl-i Kitab! Bizimle sizin aranızda müşterek bir kelimeye gelin: Ancak
Allah'a kulluk edelim. O'na kullukta hiç bir şeyi ortak yapmayalım.
Allah'ı bırakıp bir kısmınız diğer kısmınızı Rab edinmesin. Eğer yüz
cevirirlerse, 'şâhid olun, biz Müslümanız' deyin" (Âl-i İmrân Sûresi,
64).(265)

Dihye,
Rasûlullah (s.a.s.)'in mektubunu Hirakl'e götürdüğü zaman Hirakl
Kudüs'te bulunuyordu. Elçiyi iyi karşıladı. Rasûlullah (s.a.s) hakkında
bilgi edinmek için, bölgede bulunan Arap tâcirlerinin huzûruna
getirilmesini emretti.

Mekke'den
bir ticâret kafilesi o sırada bu bölgede bulunuyordu. Kafilede
Kureyş'in reisi Ebû Süfyân da vardı. Ebû Süfyan ve arkadaşları
getirildiğinde, Bizans'ın ileri gelen din ve devlet adamları,
piskoposlar, papazlar İmparator Hirakl'in etrâfında sıralanmışlardı.
Kayser tercüman vâsıtasiyle:

-Peygamberlik davasında bulunan bu zâta, içinizde soyca en yakın olan kim? diye sordu. Ebû Süfyân:

-Burada
nesebce O'na en yakın benim, diye ilerledi. Kayser Ebû Süfyân'ı
arkadaşlarının önüne oturttu. Sorularıma doğru cevâp vermezse, siz
düzeltin, dedi. Sonra İmparator ile Ebû Süfyân arasında şu konuşma
geçti:

-İçinizde Muhammed (s.a.s.)'in soyu nasıldır?

-Asil bir soydandır.

-Memleketinizde ondan önce Peygamberlik davasında bulunan oldu mu?

-Hayır.

-Sülâlesinde hükümdar var mı?

-Hayır.

-O'nun dinine girenler halkın eşrâfı mı, zayıfları mı?

-Çoğunlukla fakir ve zayıf kimseler.

-O'na uyanlar gün geçtikce çoğalıyor mu, azalıyor mu?

-Çoğalıyor.

-Dinine girdikten sonra, beğenmeyip ayrılanlar oldu mu?

-Olmadı.

-Daha önce yalan söylediği olur muydu?

-Aslâ olmazdı.

-Hiç sözünde durmadığı oldu mu?

-Olmadı, ancak şimdi biz onunla barış yaptık. Bu müddet içinde nasıl davranacağını bilmiyoruz.

-O'nunla hiç savaştınız mı?

-Evet savaştık.

-Netice ne oldu ?

-Bazan biz, bazan O kazandı.

-Size ne emrediyor?

-Yalnız
Allah'a kuluk edin, O'na hiç bir şeyi ortak yapmayın, dedelerinizin
taptığı putları bırakın, diyor. Namaz kılmayı, doğru ve iffetli olmayı,
akrabalık bağını kesmemeyi emrediyor.

Bundan sonra imparator sözlerine şöyle devam etti:

Nesebce
asîl olduğunu söylediniz. Peygamberler dâima asil soydan gelmiştir.
İçinizden daha önce böyle bir davada bulunan olmadığını anlattınız.
O'halde eski bir davanın peşinde bir kişi sayılamaz. Soyunda hükümdar
yoktur, dediniz. Bu durumda servet ve saltanat peşinde olduğu da
söylenemez. Daha önce kesinlikle yalan söylemediğine şehâdet
ediyorsunuz. İnsanlara yalan söylemeyen Allah'a karşı da yalan
söylemez. O'na imân edenlerin çoğunlukla fakir ve zayıflar olduğunu
ifade ettiniz. Peygamberlere ilk uyanlar dâima böyle olmuştur. O'na
uyanların gün geçtikçe arttığını söylediniz. Hakk'a uyanlar azalmaz,
dâima çağalır. Dinine girdikten sonra dönen hiç yok dediniz. İmân
kalbde kökleşince çıkmaz. Sözünde durduğunu, kimseyi aldatmadığını
itirâf ettiniz. Peygamberler kimseyi aldatmaz. Sizi ancak Allah'a
kulluk etmeğe, O'na hiç bir şeyi ortak koşmamağa dâvet ettiğini
açıkladınız. Eğer bu söyledikleriniz doğru ise, ayaklarımın bastığı şu
topraklar, yakında O'nun olacaktır. Ben bir peygamber geleceğini
biliyordum ama, sizden çıkacağını sanmazdım. Eğer O'na ulaşabileceğimi
bilsem, her zahmete katlanırdım. Yanında olsam, ayaklarını yıkar,
hizmet ederdim. dedi. Sonra mektûbu okuttu.

İmparatorun
Ebû Süfyânla yaptığı konuşma, papazları kızdırmıştı. Mektup okununca
salonda gürültü çoğaldı. İmparator işin kötüye varmasından korktu.
Elçinin ve Arap tâcirlerin çıkmalarını istedi. Ben sizin dininize
bağlılığınızın derecesini anlamak istemiştim, diyerek tutumunu
değiştirdi.(266)

Kayser
Hirakl'in kalbinde iman kıvılcımı belirmişti. Dünya hırsı ve
saltanatını kaybetme korkusu, bu kıvılcımı söndürdü. Fakat elçiye
saygısız davranmadı, hediyeler vererek nezâketle geri çevirdi.


b) İran Kisrâ'sına Gönderilen Mektup

Bismi'llâhi'r-rahmâni'r-rahim.
Allah'ın kulu ve Peygamberi Muhammed (s.a.s.)'den Fars'ın ulusu
Kisrâ'ya. Hidâyete uyanlara, Allah ve Rasûlüne imân edenlere, Allah'tan
başka hiç bir ilah olmayıp O'nun bir tek olduğuna, ortağı ve benzeri
bulunmadığına, Muhammed (s.a.s.) 'in O'nun kulu ve rasûlü olduğuna
şehâdet edenlere selâm olsun. Ey Kisrâ! Seni Allah'ın dinine dâvet
ediyorum. Çünkü ben, dirileri (Allah'ın azabıyla) uyarmak, kâfirler
üzerine o söz (azab) hak olmak için, bütün insalara Peygamber
gönderildim. Ey Kisrâ! müslüman ol ki selâmet bulasın. Eğer olmazsan,
mecûsîlerin günâhı boynuna olsun.(267)

Rasûlullah
(s.a.s.), mektubun Kisrâ'ya verilmek üzere, Bahreyn emiri Münzir'e
teslimini emretmişti. Bahreyn, o zaman İran'a bağlıydı. Münzir mektubu
Kisrâ'ya götürdü. Kisrâ mektubu okuyunca yırtıp parçaladı. Rasûlullah
(s.a.s.) bundan haberdar olunca:

-Parça parça olsunlar, buyurdu.(268)

Çok
geçmeden Kisrâ Hüsrev Perviz, oğlu Şirvehy tarafından karnı deşilerek
öldürüldü. Hz. Ömer'in halifeliği sırasında da Kisrâ'nın imparatorluğu
parçalandı, Sâsâni Sülâlesi son buldu. Bütün İran toprakları
Müslümanların eline geçti.


c) Habeşistan Necâşisi'ne Gönderilen Mektup

"Bismi'llâhi'r-rahmâni'r-rahîm.
Allah'ın Rasûlü Muhammed (s.a.s.)'den Habeş Meliki Necâşî'ye. Ey Melik,
Müslüman ol. Ben, kendisinden başka ilâh olmayan, Melik, Kuddûs, Selâm,
Mü'min, Müheymin (gibi yüce sıfatlarla muttasıf) Allah'ın sana olan
nimetlerinden dolayı mesrûrum, senin adına hamdediyorum.

Şehâdet
ederim ki, Meryem'in oğlu İsâ, Allah'ın ruhu ve kelimesidir. O'nu hiç
evlenmemiş, tertemiz ve çok iffetli bir hanım olan Meryem'e ilka etti.
Böylece Meryem İsâ'ya hâmile oldu. Âdem'i (anasız-babasız) kudretiyle
yarattığı gibi, İsâ'yı da (babasız) olarak ruhundan ve nefhinden
yarattı.

Ey
Melik! Seni eşi ve benzeri olmayan tek bir Allah'a itâata, bana uymaya
ve bana Allah'tan gelene imâna dâvet ediyorum. Çünkü ben Allah'ın
Peygamberiyim. Seni ve askerlerini Allah'ın dinine çağırıyorum. Ben
size tebliğ ve nasihat ettim. Nasihatımı kabûl edin. Selâm hidâyete
uyanlara.(269)

Habeşistan'a
hicret etmiş olan müslümanlardan bir grup ile, Hz. Ali'nin ağabeyi
Câfer Tayyar hâlâ dönmemişlerdi. Rasûlullah (s.a.s.) elçisi vâsıtasiyle
bunların gönderilmesini ve Ümmü Habîbe'nin de zât-ı risâletlerine nikâh
edilerek, gönlünün hoş edilmesini istemişti.

Necâşi,
Ümmü Habîbeyi Rasûlullah (s.a.s.)'e nikâhladı. Habeşistan'da bulunan
Müslüman muhâcirleri gemiye bindirip gönderdi. Rasûl-i Ekrem'e bir
mektup yazarak Müslüman olduğunu da bildiridi.


Rasûlullah (s.a.s.)'e Habeş Necâşi'sinin Mektubu

"Bismi'llâhi'r-rahmâni'r-rahîm,
Allah'ın Rasûlü Mahammed (s.a.s.)'e Necâşi Ashame tarafından. Ey
Allah'ın Peygamberi, kendisinden başka ilâh olmayan Allah'ın selâmı,
rahmet ve bereketi üzerine olsun.

Ey
Allah'ın Rasûlü, Hz. İsâ hakkındaki açıklamayı hâvi mektubunuz bana
ulaştı. Göklerin ve yerin Rabbı olan Allah'a yemin ederim ki, Hz. İsa
da, kendisiyle ilgili olarak, zikrettiğinizden ziyâde birşey
söylememiştir. O'nun söyledikleri de, sizin buyurduğunuz gibidir. Bize
tebliğ ettiğiniz şeyleri öğrendik. Amcanız oğlu (Câfer) ve
arkadaşlarıyle tanıştık. Ben şehâdet ederim ki sen, Allah'ın geçmiş
Peygamberleri tasdik eden, sözünde sâdık Rasûlüsün. Sana bîat ettim,
(daha önce) amcanız oğluna bîat ederek, âlemlerin Rabb'ı Allah Teâla'ya
imân edip Müslüman olmuştum.(270)


d) Mısır Meliki Mukavkıs'a Gönderilen Mektup

"Bismi'llâhi'r-rahmâni'r�rahîm.
Allah'ın kulu ve Rasûlü Muhammed (s.a.s.)'den Kıbt milletinin büyüğü
Mukavkıs'a. Selâm hidâyet yoluna uyanlara. Ben, seni İslâm Dini'ne
dâvet ediyorum. Müslüman ol ki selâmete eresin, Allah da ecrini iki kat
versin. Kabûl etmez, yüz çevirirsen, Kıbt milletinin günâhı boynuna
olsun." (Mektup, Âl-i İmrân Sûresi'nin 64'üncü âyetiyle son
bulmaktadır.(271)

Mısır
Mukavkısı Cüreyc, Rasûlullah (s.a.s.)'in elçisine hürmet gösterdi,
fakat Müslüman olmadı. Elçiye bir mektup verdi, hediyelerle geri
çevirdi.


Rasûlullah (s.a.s.)'e Mısır Mukavkısı'nın Mektubu

Bismi'llâhir'r-rahmâni'r-rahîm.
Abdullah oğlu Muhammed (s.a.s.)'e, Kıbtın büyüğü Mukavkıs'tan, Selâm
sana. Mektubunu okudum. Münderecâtını ve dâvetinizi anladım. Zuhûru
beklenen bir peygamber kaldığını biliyordum. Fakat ben O'nun Şam'dan
çıkacağını sanırdım. Elçinize ikram ettim. Size Kıbt milleti arasında
mevkii yüksek iki câriye ile bir elbise ve binmeniz için de bir ester
hediye gönderiyorum. Selâm sana muhterem Peygamber.(272)

Bu
câriyelerden Mâriye'yi Rasûlullah (s.a.s.) kendisi aldı. İbrahim
adındaki oğlu bundan oldu. Kardeşi Şirin'i ise şâiri, Hassan b. Sâbit'e
verdi. Düldül adı verilen beyaz estere de bindi.


e)Yemâme Emiri Hevze'ye Gönderilen Mektup

"Bismi'llâhi'r-rahmâni'r�rahîm.
Allah'ın Rasûlu Muhammed (s.a.s.)'den Ali oğlu Hevze'ye. Selâm hidâyet
yolunda olanlara. Bil ki, Rabb'ım benim dinimi yakın bir zamanda,
dünyanın en uzak ufuklarında parlatacak. Ey Hevze, Müslüman ol da
selâmete er. Ben de idâren altındaki yerleri, senin idârende
bırakayım.(273)

Hrıstiyan olan Hevze, Müslüman olmadı. Rasûlullah (s.a.s.)'e yazdığı cevapta:

-Beni
dâvet ettiğin din çok güzel. Ancak Arablar benim yerime göz
koymuşlardır. Beni veliahd yaparsan, sana tâbi olurum, dedi.
Rasûllüllah (s.a.s.)'a Hevze'nin cevâbı okununca:

-Bu
adam ne söylüyor? Bu şartla O'na bir karış yerin idaresini bile
bırakmam, buyurdu.(274) Hevze, Mekkenin fethinden sonra öldü. Çok
geçmeden bu bölge Müslüman oldu.


f) Gassân Emiri Hâris'e Gönderilen Mektup

"Bismi'llâhi'r-rahmâni'r�rahîm.
Allah'ın Rasûlü Muhammed (s.a.s.)'den Ebû Şemmer oğlu Hâris'e. Selâm
hidâyete uyan, bana imân edip nübüvvetimi tasdik edenler üzerine olsun.
Seni, eşi ve benzeri olmayan tek bir Allah'a imân etmeğe dâvet
ediyorum.Kabûl ettiğin takdirde, yerinde hümükdar olarak
kalacaksın.(275)

Hâris,
Rasûlullah (s.a.s.)'in mektubunu küstahca yere attı. Elçiye saygısız
davrandı. Hatta, Bizans İmparatorundan Medine üzerine asker sevki
istemiş, fakat Kayser reddetmişti. Elçi Şuca', Hâris'in davranışını
arzedince Rasûl-i Ekrem (s.a.s.):

-Allah mülkünü elinden alsın, buyurdu.

Hâris, Mekke'nin fethi sırasında öldü. Ülkesi Hz. Ömer'in halifeliği sırasında İslâm sınırları içine girdi.

----------------------------------------


Forum Kuralları | S.S.S |Yönetim Ekibi
Sayfa başına dön Aşağa gitmek
http://sementafan.blogspot.com/
SEMENTA
YÖNETİCİ
YÖNETİCİ
avatar

Kadın
Mesaj Sayısı : 4694
Doğum tarihi : 15/12/87
Yaş : 30
Location : Gevezeçiçek
İş/Hobiler : Yayın Editörü/MÜZİK
Lakap : tatlı cadı
Kayıt tarihi : 23/07/07
Aldığı Övgü Aldığı Övgü : 42

karakter kağıdı
Healt:
10/10  (10/10)
Exp:
200/200  (200/200)
tuttuğu takım: BEŞİKTAŞ BEŞİKTAŞ
MesajKonu: Geri: Hz. MUHAMMED (sav) Hayatı   2010-01-05, 02:21

3- HAYBER'İN FETHİ (Muharrem 7 H./Mayıs 628 M.)


a) Savaşın Sebebi

Hayber
Medine'nin kuzey-doğusunda, Suriye yolu üzerinde, Medine'ye 170 km.
mesâfede büyük bir Yahûdî şehriydi. Yedi kalesi vardı. Hurmalıklarıyla
meşhûr, münbit bir vâha'da kurulmuştu.

Hayber,
Müslümanlara karşı bir fesâd ocağı hâline gelmişti. Daha önce
Medine'den çıkarılmış olan Yahûdîler de oraya yerleşmişlerdi.
Müslümanlara karşı, müşrik bedevî Arabları harekete geçiren, Hendek
Savaşını hazırlayan bunlardı. Hendek Savaşında, Benî Kurayza
Yahûdîlerine, düşmanla işbirliği yaptıranlar da bunlar olmuştu.

Rasûlullah
(s.a.s.) Hayber ahalisiyle barış yapmak istiyordu. Hudeybiye'den
döndükten sonra, Ravâha oğlu Abdullah'ı Hayber'e gönderdi. Fakat
Yahûdîler barış teklifini kabûl etmediler. Onlar, komşuları Gatafan
kabilesiyle birlikte Medine'yi basmak için hazırlanıyorlardı. Hudeybiye
Barış Anlaşması'nın, Müslümanların aleyhine görünen maddeleri,onlara
Müslümanları kuvvetsiz göstermişti. Münâfıklar da onları savaşa teşvik
ediyorlardı.

Gatafan
kabîlesi, Müslümanlara karşı Yahûdîlerle birlikte hareket etmeyi kübûl
etmişti. Düşman hazırlığını tamamlamadan harekete geçmek gerekiyordu.
Rasûlullah (s.a.s.), ashâbına:

-"Cihâdı
isteyenler bizimle gelsin" diyerek Hayber üzerine yürüneceğini ilan
etti. Hicretin 7'inci yılı Muharrem ayında 2000 atlı ve 1600 piyâde ile
Medine'den çıktı. Harekâtını düşmana sezdirmeden, üç günde Raci'
Vâdisi'ne ulaştı.(276) Burada ordugâhını kurdu. Böylece Gatafan
kabîlesinden, Yahûdîlere gelecek yardımın yolunu kesmiş oldu.

b) Hayber'in Kuşatılması

Rasûlullah
(s.a.s.) düşman üzerine gece vakti varırsa, hemen baskın yapmaz, sabahı
beklerdi.(277) Bu sebeple geceyi Raci'de geçirdi. Sabah namazını
kıldıktan sonra, Hayber üzerine yürüdü.

Sabahleyin,
kazma ve kürekleriyle işlerine gitmek üzere evlerinden çıkan Yahûdîler,
karşılarında Müslüman ordusunu görünce şaşkınlıkla:

-Muhammed, vallâhi Muhammed ve askeri... diye bağrıştılar (278), geri dönüp kalelerine kapandılar.

Hayber'de
hepsi de gayet sağlam 7 kale vardı. En kuvvetlisi ise Kamûs kalesiydi.
Hepsinde de bol miktarda silah ve yiyecek vardı. Yahûdîler savaş için
hazırlıklıydılar. Bu yüzden Rasûlullah (s.a.s.)'in sulh teklifini kabûl
etmediler.


c) Son Kale ve Fethin tamamlanması

Yirmi
gün kadar devâm eden kuşatma ve savaş sonunda, bütün kaleler birer
birer zaptedildi. Sadece Kamûs kalesi kaldı. Bu kalenin
kumandanlığında, Arablarca bin cengâvere bedel sayılan meşhûr Yahûdî
pehlivanı Merhab bulunuyordu. Her gün sıra ile ashabın ileri
gelenlerinin komutasında yapılan hücumlardan bir sonuç alınamamıştı.
Nihâyet Rasûlullah (s.a.s.) bir gün:

-Yarın
sancağı bir kişiye vereceğim ki, Allah Hayber'in fethini O'nun eliyle
müyesser kılacak. O kişi Allah ve Rasûlünü sever, Allah ve Rasûlü de
onu sever, buyurdu. Bu yüce şerefin kime nasib olacağı bilinmediğinden,
herkes o gece ümitle sabahlamıştı. Hz. Ali'nin gözlerinde şiddetli bir
ağrı vardı. Bu yüzden hiç kimsenin hatırından O geçmiyordu. Sabah
olunca Hz. Peygamber (s.a.s.):

-Ali nerede? Bana O'nu çağırın, buyurdu.

-Yâ Rasûlallah, gözleri ağrıyor, dediler ve yederek huzuruna getirdiler.

Rasûl-i
Ekrem (s.a.s.) duâ edip üfledi. Hz. Ali'nin gözleri derhal iyileşti,
sanki hiç ağrımamış gibi oldu. Sonra sancağı O'na verdi.(279)

Hz. Ali, Yahûdîleri önce İslâm'a çağırdı; kabûl etmediler. Sulh teklifine de yanaşmayıp, savaşa devâm ettiler.

İlk
önce Merhab kaleden çıktı. Kahramanlık şiirleri söyleyerek meydan
okudu. Karşısına çıkacak er diledi. O'na karşı bizzât Hz. Ali çıktı,
kahramanca dövüşerek bu güçlü Yahûdîyi yere serdi. Merhab öldürülünce,
Yahûdîler fazla dayanamadılar. Ümitsizliğe düşüp kaleyi teslim ettiler.
Böylece Hayber feth edildi; Hz. Ali de Hayber Fâtihi oldu. Savaş
sırasında Yahûdîlerden 93 kişi ölmüştü, Müslümanlar ise 15 şehit
vermişlerdi.


d) Hayber Arâzisi

Savaş
sonunda Hayber arâzisi, Müslümanların eline geçti. Ancak Yahûdîler, bu
topraklarda yarıcı olarak çalışmak istediler; istekleri kabûl edildi.
Bu sebeple Rasûlullah (s.a.s.) her yıl mahsûl zamanı Ravâhaoğlu
Abdullah'ı Hayber'e gönderirdi. Abdullah da mahsûlü iki eşit kısma
böler, yarısını Yahûdîlere bırakır, diğer yarısını da Medine'ye
götürürdü.

Yahûdîler, Hz. Ömer'in hilâfeti zamanına kadar yerlerinde kaldılar. Hz. Ömer'in hilâfetinde, Arabistan dışına çıkarıldılar.


e) Hz. Peygamber (s.a.s.)'i Zehirleme Teşebbüsü

Hz.
Peygamber (s.a.s.) fetihden sonra Hayber'de bir kaç gün daha kaldı.
Yahûdîler gördükleri insânî muâmeleye rağmen, hâince davranışlarından
vazgeçmediler. Rasûlullah (s.a.s)'e suikast yapmayı plânladılar.

Yahûdî
reislerinden Hâris kızı Zeynep, bir ziyâfet hazırladı. Rasûlullah
(s.a.s.)'i de bazı arkadaşlarıyla birlikte yemeğe dâvet etti. Fakat
sofraya konulan koyun eti zehirliydi.

Hz.
Peygamber (s.a.s.) durumu ilk lokmada anladı, çiğnediği parçayı
ağzından çıkardı; ashâbına da yememelerini emretti. Fakat, Berâ oğlu
Bişr bir kaç lokma yemişti. Rasulüllah (s.a.s.) bunu niçin yaptıklarını
Yahûdîlere sorduğunda:

-Eğer
yalancı isen, senden kurtuluruz, şayet hak peygamber isen, sana zarar
vermez.. diye düşündük, diye, güya akıllıca bir cevap verdiler.(280)

Zeynep de suçunu inkâr etmedi.

-Babam,
amcam, kocam ve kardeşlerim, hepsi savaşta öldüler. İntikam için
yaptım, dedi. Rasûlullah (s.a.s.) şahsına karşı işlenen suçları
affederdi. Bu sebeple Zeynep'i cezâlandırmadı. Ancak çok geçmeden
zehirli etten yiyen Bişr ölünce, Zeynep de kısâs edilerek
öldürülmüştür.(281)


4- RASÛLÜLLAH (S.A.S.)'IN HZ. SAFİYYE İLE EVLENMESİ

Hayber
esirleri arasında, Benî Nadîr reisi Ahtab oğlu Huyey'in kızı Safiyye de
vardı. Safiyye Hz. Harun'un neslinden olup, annesi de Benî Kurayza
reisinin kızıydı. Hayber Yahûdîlerinin reisi Rabi' oğlu Kinâne ile
evlenmişti. Kocası savaşta ölmüş, kendisi esir düşmüştü. Rasûl-i Ekrem
(s.a.s.) O'nu Dihyetü'l-Kelbî'ye vermişti. Ashâb bunu uygun bulmadılar:


-Hayber reisinin
eşi Benî Kurayza ve Benî Nadîr'in en şerefli hanımının câriye olarak
Dihye'ye verilmesi, Yahûdîler için son derece haysiyet kırıcı olur. Bu
sebeple Safiyye'yi ancak sizin nikâhlamanız uygun olur, dediler.

Rasulüllah
(s.a.s.) Dihye'ye başka bir câriye verdi. Safiyye'yi azâd etti ve
onunla evlendi.(282) Böylece O'nun haysiyet ve şerefini korudu.


5- FEDEK VE VÂDİ'L-KURÂ'NIN ALINMASI

Fedek,
Medine'ye iki günlük mesâfede, akar suları ve hurmalıkları bol, zengin
bir Yahûdî köyü idi. Rasûlullah (s.a.s.), Hayber'in muhâsarası devam
ederken, Fedeklileri, İslâm'a dâvet için bir elçi gönderdi. Fedekliler,
Müslümanlığı kabûl etmediler. Topraklarımız sizin olsun, biz burada
Hayberliler gibi, yarıcı olarak çalışalım, dediler. İstekleri kabûl
edildi.

Vâdi'l-Kurâ
ise, Hayber'le Medine arasında bir çok Yahûdî köyünün bulunduğu bir
vâdi idi. Buradaki Yahûdîler de çevredeki Arap kabîleleriyle anlaşarak,
Müslümanlarla savaş için hazırlanıyorlardı. Rasûlullah (s.a.s.)

Hayberden
dönerken buraya uğrayıp onları da İslâm'a dâvet etti, kabûl etmediler,
Müslümanlara ok yağdırarak savaşı başlattılar. Dört gün süren çarpışma
sonrasında yenik düştüler. Hayber gibi, elde edecekleri mahsûlün yarısı
kendilerinin olmak üzere, yerlerinde bırakıldılar.

Devâmlı Müslümanlara düşmanlık besleyen Yahûdîlerin işi böylece tamamlanmış oldu. Müslümanlar Safer ayında Medine'ye döndüler.


Ele Geçen Arâzi

Müslümanların,
düşmandan (kâfirlerden) savaşarak aldıkları mallara "ganimet" denir.
Ganimet malların, beşte dördü savaşa katılan mücâhidlere paylaştırılır.
Beşte biri ise beytü'l-mâl'e (Devlet Hazinesine) bırakılır.(283)
Düşmandan (Kâfirlerden) savaşmadan barış ve anlaşma yolu ile elde
edilen mallara ise "fey" adı verilir. Fey'in tamamı beyt'ül mâl'e
aittir. (284) Rasûlullah (s.a.s.) hayatta iken, Beytü'l-mâle âit
malların tasarrufu O'na âitti.

Bu
sebeple savaşsız ele geçen Fedek arazisinin tamamı ile Hayber ve
Vâdi'l-Kurâ topraklarının beşte biri Rasûlullah (s.a.s.)'ın emrine
ayrıldı. Beni Nadîr arâzisi de, daha önce böyle olmuştu.(285) Hayber ve
Vâdi'l-Kurâ'nın kalan arâzîsi, mücâhidlere verildi.


6- HABEŞİSTAN GÖÇMENLERİNİN DÖNÜŞÜ

Habeşistan'a
hicret etmiş bulunan Müslümanların 16 kişilik son kafilesi de,
Hayber'in fethi sırasında döndü.(286) Başlarında Hz. Ali'nin kardeşi
Câfer Tayyar vardı. Rasûlullah (s.a.s.) son derece memnun oldu.

-Hangisine
sevineceğimi bilemiyorum, Hayber'in fethine mi, yoksa Câfer'in gelişine
mi? buyurdu.(287) Ganimetlerden onlara da hisse ayırdı.(288)


7- KÂBE'Yİ ZİYARET (Umretü'l Kazâ)

(Zilkade 7 H./Mart 629 M.)


"Başladığınız hac ve umreyi Allah için tamamlayın"

(el-Bakara Sûresi, 196)


Hudeybiye
anlaşmasına göre, Müslümanlar Kâbe'yi bir yıl sonra ziyâret
edebileceklerdi. Anlaşma gereğince üç günden fazla Mekke'de
kalamayacaklardı. Mekkeliler de bu esnâda, şehrin dışına
çekileceklerdi.


a) Bir Yıl Önce Edâ Edilemeyen Umre

Anlaşma'dan
bir yıl sonra, Rasûlullah (s.a.s.), Hudeybiye'de bulunan Müslümanların,
bir yıl önce edâ edemedikleri Umre'yi kazâ etmek üzere hazırlanmalarını
emretti. Hicretin 7'inci yılı zilkade ayında (Mart 629) Medine'den
hareket edildi. Hudeybiye'de bulunmayanlardan da katılanlar olduğu
için, Kâbe'yi ziyârete gidenlerin sayısı 2000'i geçti.

Müşrikler,
Müslümanların geldiğini duyunca Mekke'yi boşalttılar. Şehri çevreleyen
yüksek tepelere kurdukları çadırlardan, Müslümanları merakla izlediler.


Müslümanların
Mekke'ye girişleri çok heyecanlı oldu. Hz. Peygamber (s.a.s.) devesi
Kasva üzerinde ilerliyor, hep birden yüksek sesle, "Lebbeyk, Allahümme
lebbeyk...."(289) diye telbiye söylüyorlardı. Uzaktan Kâbe görülünce
"Allâhü Ekber, Allâhü Ekber, Lâilâhe illallâhü vallâhü ekber..."(290)
diye tekbir getirmeğe başladılar. Yıllardan beri hasretini çektikleri
Kâbe, işte şimdi karşılarındaydı. Özellikle muhâcirler, yedi yıllık bir
ayrılıştan sonra doğup büyüdükleri kutsal beldeye girerken ayrı bir
heyecân duyuyorlardı.

Kâbe, usûlüne göre tavâf edildi, etrafı yedi defa dolaşıldı. (291) Safâ ve Merve tepeleri arasında sa'y yapıldı.(292)

Müşriklerin ileri gelenleri, Dâru'n-nedve önünde toplanmışlar, Müslümanları seyrediyorlardı. Aralarında:

-Medine'nin humması bunları zayıf düşürmüş.. diye konuşuyorlardı.

Rasûlullah (s.a.s.)

Müslümanların
zayıf ve güçsüz olmadıklarını göstermek istedi. Sağ kolunu ihramın
dışında tutup bâzûsunu şişirdi. Tavafın ilk üç şavtını kısa adımlarla
koşarak yaptı. Ashâbına da böyle yapmalarını emretti.(293) "Bu gün
kendini onlara kuvvetli gösterene Allah rahmet etsin" buyurdu.

Ertesi
gün peygamber (s.a.s.) Efendimiz Kâbe'ye girdi. Öğle vaktine kadar
orada kaldı. Kâbe hâlâ putlarla doluydu. Habeşli Bilal, Kâbe'nin damına
çıkarak öğle ezanını okudu. Mekke ufukları "Allahü Ekber" sedâlarıyla
çınladı. Rasûlullah (s.a.s.)'ın arkasında, cemâatle namazlarını
kıldılar.

Daha
sonra Müslümanlar tıraş olarak ihramdan çıktılar. Bir sene önce eda
edemedikleri umreyi kazâ etmiş oldular Rasûlullah (s.a.s.)'in rüyâsı ve
ashabına müjdesi de böylece gerçekleşmiş oldu. Bu sebeple, Hicretten
sonra, müslümanların bu ilk Kâbe ziyâretine "Umretü'l-Kazâ (Kazâ
Umresi) adı verilmiştir


b) Kazâ Umresi'nin Mekkeliler Üzerindeki Tesirleri

Müslümanlar,
Hudeybiye Anlaşması uyarınca üç gün Mekke'de kaldıktan sonra, Medine'ye
döndüler. Bu esnâda, müşrikler, uzaktan uzağa Müslümanların bütün
hallerini, davranışlarını merakla ve dikkatle izlediler. Son derece
kibâr ve nâzik,huzûr ve sükûn içinde kardeşçe geçinen insanlar
olduklarını gördüler. Ne içki içip sarhoş olan, ne başkasına saygısız
davranan var. Hepsi edepli, tertemiz, üstün ahlâklı insanlar. Topluca
ibâdet ediyorlar, oturup sohbet ediyorlar, birbirlerini sevip
sayıyorlar, kimseye kötülük etmiyorlar, dâima Allah'a itâat içinde
bulunuyorlar.. Evet, bunlar ne iyi insanlar.

Müslümanların
üstün meziyetleri, örnek davranış ve yaşayışları, Mekkeliler üzerinde
büyük tesirler meydana getirdi. Müslümanlık hakkındaki düşünceleri
değişmeye başladı. İçlerinde Müslüman olma arzusu belirenler bile oldu.
Kureyş'in ileri gelenlerinden Velîd oğlu Hâlid, Âs oğlu Amr,Talha oğlu
Osman bunlardandı.


8- RASÛLÜLLAH (S.A.S.)'İN MEYMÛNE İLE EVLENMESİ

Hz.
Meymûne, Peygamber (s.a.s.) Efendimizin amcası Abbâs'ın eşi
Ümmü'l-Fadl'ın kız kardeşidir. Hâris el-Hilâliye'nin kızıdır. Önce Amr
oğlu Mes'ûd ile evlenmiş, sonra Adüluzza oğlu Ebû Rahm'in eşi iken dul
kalmıştı. Rasûllüllah (s.a.s.)'ın eşleri arasında bulunmak en büyük
emeliydi. Bu yüzden, külfetsiz ve mehirsiz olarak Rasûl-i Ekrem
(s.a.s.)'in kendisini nikâhlamasını istiyordu.(294) Hz. Abbâs, dul
baldızının isteğini Rasûlullah (s.a.s.)'a iletti. Peygamber (s.a.s.)
Efendimiz, şeref ve asâletine hürmet ederek, Hz. Meymûne'nin teklifini
kabûl buyurdu. Kaza Umresi esnâsında ihramlı iken nikah edip, ihrâmdan
çıktıktan sonra zifâf oldu.(295)

Hz.
Meymûne, Rasûlullah (s.a.s.)'ın nikâhlandığı son eşidir. Hicretin
51.'inci yılı, hac dönüşünde, Mekke'ye 6 mil mesâfede "Serif" denilen
yerde vefât etmiştir.(296)


Teyze Anne Yerindedir

Hz.
Hamza'nın küçük kızı Umâme, (veya Umâre) Mekke'de kalmıştı. Kazâ
Umresi'nden Medine'ye dönerken, "amca, amca" diye Rasûlullah
(s.a.s.)'in peşinden koştu. Hz. Ali onu kucaklayıp:

-Al,
amcamızın kızı, diyerek eşi Hz. Fâtıma'ya verdi. Medine'ye varınca Hz.
Ali, Hz. Câfer Tayyar ve Zeyd b. Harise hepsi de çocuğun bakımının
kendilerine verilmesini istemişlerdi. Câfer Tayyar'ın eşi
Esmâ,Ümâme'nin teyzesiydi. Rasûlullah (s.a.s.):

-Teyze, anne yerindedir, buyurdu ve çocuğun bakımını ona verdi.(297)


(262)
Bkz. el-Enbiyâ Sûresi, 107; Sebe' Sûresi, 28; el-A'raf Sûresi, 158;
"Benden önceki peygamberler sadece kendi milletlerine gönderilmişti.
Ben ise bütün insanlara, peygamber olarak gönderildim." (el-Buhârî,
1/86 ve 1/113; Tecrid Tercemesi, 2/204 Hadis No:223)

(263) el-Buhârî, 1/24; Tecrid Tercemesi, 1/62 (Hadis No: 59)

Bu
yüzük, Rasûlüllah (s.a.s.)'in vefâtından sonra, halifelikleri esnâsında
Hz. Ebû Bekir, Hz. Ömer ve Hz. Osman tarafından kullanıldı. Hz.
Osman'ın parmağından Medine'de Eris kuyusuna düştü. Kuyunun suyu
tamamen boşaltıldığı halde bulunamadı. (Abdurrahman Şeref,
Zübdetü'l-Kısas, 1/153, İst. 1315)

(264)
Zâdü'l-Meâd, 1/60-63; (O devirde Bizans İmparatorlarına "Kayser", İran
Şahinşah-larına "Kisrâ", Habeş krallarına "Necâşi", Mısır Meliklerine
"Mukavkıs", Türk hükümdarlarına da "Hâkan" denirdi.)

(265)
el-Buhârî, 1/6; M. Hamîdullah, el-Vesâiku's-Siyâsiyye, 109; Tecrid
Tercemesi, 1/16; (Hadis No: 7); ve 12/414; Zâdü'l-Meâd, 3/126


(266) Bkz. el-Buhârî, 1/5-7; Tecrid Tercemesi, 1/14-23 (Hadis No:7)

(267) Zâdü'l-Meâd, 3/127; el-Vesâiku's-Siyâsiyye, 140; Tecrid Tercemesi, 12/416; İbnül-Esîr, a.g.e., 2/213

(268) el-Buhârî, 1/23,3/225 ve 5/136; Tecrid Tercemesi, 1/61-63 (Hadis No: 58) ve 10/487 ve 12/417

(269) Zâdü'l -Meâd, 3/127; el-Vesâiku's-Siyâsiyye, 100; Tecrid Tercemesi, 12/418-419

(270) Zâdü'l-Meâd, 3/128; el-Vesâiku's-Siyâsiyye, 104; Tecrid Tercemesi, 12/420

(271) Zâdü'l -Meâd, 3/128;el-Vesâiku's-Siyâsiyye,135; Tecrid Tercemesi, 12/422

(272) Zâdü'l -Meâd, 3/129; el-Vesâiku's-Siyâsiyye, 136; Tecrid Tercemesi 12/424

(273) Zâdü'l-Meâd, 3/132-133; el-Vesâiku's-Siyâsiyye, 156; Tecrid Tercemesi, 12/425

(274) Zâdü'l-Meâd, 3/133; Tecrid Tercemesi, 12/426

(275) Zâdü'l-Meâd, 3/ 133-134;el-Vesâiku's-Siyâsiyye, 126; Tecrid Tercemesi, 12/427

(276)
Yolda giderken, ashâb, yüksek sesle tekbir getiriyorlardı. Rasûlüllah
(s.a.s.): "Kendinize acıyın, siz ne sağıra, ne de gaibe
sesleniyorsunuz, sizi iyi işiten ve çok yakın olan Allah'a duâ
ediyorsunuz. O her zaman sizinle beraberdir" buyurmuştur. (Buhârî,
5/75; Tecrid Tercemesi, 10/285, (Hadis No: 1608)

(277) el-Buhârî, 5/73.

(278) el-Buhârî, 5/73; Müslim, 2/1044 (Hadis No: 1428)

(279) el-Buhârî, 5/76; Tecrid Tercemesi, 10/302-303, 1617 numaralı hadisin izâhı.

(280) el-Buhârî, 4/ 66; Tecrid Tercemesi, 8/531 (Hadis No: 1310)

(281) Tecrid Tercemesi, 8/534; İbnü'l-Esîr, a.g.e., 2/219-220

(282)
Bkz. el-Buhârî, 1/98 ve 2/1044; Tecrid Tercemesi, 2/248-257 (hadis No:
241) ve 10/272, 1612 numaralı hadisin izahı; Müslim, 2/1044

(283) el-Enfâl Sûresi, 41

(284) el-Enfâl Sûresi, 1; el-Haşr Sûresi, 6-7

(285) Tecrid Tercemesi, 10/306 ve ll/412-413, 8/273 (Hadis No: 1173)

(286) el-Buhârî, 5/80; Tecrid Tercemesi, 10/295 (Hadis No: 1615)

(287) M. Zihni, el-Hakayık, 1/200; İbn Hişam, 4/3

(288) el-Buhârî, 5/81; Tecrid Tercemesi, 10/301 (Hadis No: 1617)

(289)
Rabbım, dâvetine sözüm ve özümle tekrar-tekrar icâbet ettim. Emrine
boyun eğdim. Rabb'ım emrine uymak boynumun borcudur, senin eşin ve
ortağın yoktur. Rabb'ım bütün varlığımla sana yöneldim. Hamd senin,
nimet senin, mülk de senin. Bütün bunlarla eşin ve ortağın yoktur
senin.

(290)
Allah büyüktür, Allah büyüktür. Allah'tan başka kulluk edilecek hiç bir
ilah yoktur. Allah büyüktür, Allah büyüktür. Hamd O'na mahsustur.

(291)
Hacer-i Esved'in bulunduğu köşeden başlayarak, Kâbe'nin etrafını 7 defa
dolaşmağa "Tavâf" denir. Her bir devire "şavt" adı verilir.

(292)
Mescid-i Harâm'ın doğusunda, Safa ve Merve adı verilen iki tepe
arasında 4'ü gidiş 3'ü dönüş olmak üzere, 7 defa gidip gelmeğe "sa'y"
denir.

(293) el-Buhârî, 5/86; Tecrid Tercemesi, 10/308

Tavâfın
ilk üç şavtında, erkeklerin kısa adımlarla koşarak ve omuzları silkerek
çalımlı ve sür'atli yürümelerine, "remel" denir.

İhrâmlı
iken, ridâ denen örtünün bir ucunu sağ koltuğun altından geçirip sol
omuzun üzerine atarak sağ omuz ve kolu, örtünün dışında bırakmağa
"Iztıbâ" adı verilir. Iztıbâ ve remel, peşinden sa'y yapılacak olan
tavaflar da sünnettir.

(294)
Nefsini hibe eden Müslüman hanımları, mehirsiz olarak nikâhlaması,
Ahzâb Sûresi'nin 50'inci âyetiyle Rasûlüllah (s.a.s.)'e helâl
kılınmıştır.

(295) el-Buhârî, 5/86; Tecrid Tercemesi 10/309 (Hadis No: 1618)

(296) Tecrid Tercemesi 10/310

(297) el-Buhârî, 5/85; Tecrid Tercemesi, 8/136-139 (Hadis No: 1158); Riyâzüs-Sâlihîn

Tercemesi, 1/365 (Hadis No: 333); Zâdü'l-Meâd, 2/369



VIII- HİCRETİN SEKİZİNCİ YILI (629-630 M.)

1- MÛTE SAVAŞI (Cumâde'l-ûlâ 8 H./Eylül 629 M.)

a) Savaşın Sebebi

Mûte
Savaşı, Müslümanlarla Hristiyanlar (Rumlar ve Hristiyan Araplar)
arasında yapılan ilk savaştır. Sebebi, Rasûlüllah (s.a.s.)'in elçisinin
öldürülmesidir.

Rasûlüllah
(s.a.s.), İslâm'a dâvet için hükümdarlara elçilerle mektuplar
gönderdiği sırada, Sûriye'de Busrâ (şimdiki Havran) Emîri Şürahbil'e de
Hâris b. Umeyr ile bir mektup göndermişti. Gassânî Araplarından
Şürahbil, Hristiyandı. Bizans'ın himayesinde bulunuyordu.

Hâris,
Şürahbil'e, Kudüs'ün iki konak güneyinde, bulunan Mûte kasabasında
rastladı. Elçi olduğunu söyleyerek Hz. Peygamber (s.a.s.)'in mektubunu
verdi. Fakat, Şürahbil, devletler arası hukuk kurallarını çiğnedi,
Rasûlüllah (s.a.s.) elçisini öldürttü.

Şimdiye
kadar Hz. Peygamber (s.a.s.)'in elçilerinden hiçbiri öldürülmemişti.
Bir elçinin öldürülmesi, tarih boyunca bütün toplumlarda insanlığa ve
hukuk kurallarına aykırı bir davranış sayıldığı gibi, gönderene de en
büyük hakaret ve meydan okuma demekti. Bu sebeple Rasûlullah (s.a.s.)
üç bin kişilik bir kuvvet hazırlayarak, azadlı kölesi Hârise oğlu
Zeyd'in komutasında yola çıkardı(298) Elçi Umeyr oğlu Hâris'in şehid
edildiği Mûte'ye kadar gidilmesini, Şürahbil ve maiyetinin İslâm'a
dâvet edilmesini, kabûl etmezlerse savaşılmasını emretti.(299)
"Kadınları, çocukları, yaşlıları öldürmeyin. Evleri yıkıp hârap
etmeyin, ağaçları kesip, tahribâtta bulunmayın!" dedi. Orduyu
"Seniyyetü'l-vedâ" denilen ayrılık tepesi'ne kadar uğurlayan Hz.
Peygamber (s.a.s.):

- "Zeyd şehid olursa, komutanlığı Câfer alsın; Câfer de şehit düşerse, Ravâha oğlu Abdullah komutan olsun." buyurdu.(300)


b) İki Tarafın Durumu ve Aradaki Eşitsizlik

Müslüman
ordusunun hareketini Şürahbil duydu. Derhal Lahm, Cüzâm, Kayn, Belkın,
Behrâ gibi Hristiyan Arap kabîlelerinden büyük bir kuvvet hazırladı.
Ayrıca durumu Bizans İmparatoruna bildirerek, ondan da yardım istedi.
Böylece Şürahbil, 200 bin kişilik büyük bir ordu topladı. Bunun 100
bini Rumlardan, 100 bini de Hristiyan Araplardan meydana gelmişti.
(301) İmparator Hirakl de işi önemseyerek, Belkadaki Meab şehrine kadar
geldi.

Müslümanlar, ancak Sûriye topraklarına girdikten sonra düşmanın gücü ve hazırlıkları hakkında bilgi edinebildiler.

İki
taraf arasında gerek sayı, gerek silah ve teçhizât bakımından korkunç
bir fark vardı. Tarihte, iki taraf arasında böylesine ölçüsüz bir fark
görülmemiştir. 200 bin (bazı rivâyetlerde 100 bin) kişilik bir kuvvet
karşısında üç bin mücâhid ne yapabilirdi? Fakat, savaşmadan geri
dönülemezdi. Komutan Zeyd, Maan'da, Mücâhidlerin ileri gelenleriyle
toplanıp durumu istişâre etti. Acaba, durumu Rasûlüllah (s.a.s.)'e
bildirip alınacak cevâba göre mi hareket edilmeliydi? Fakat, Ravâhaoğlu
Abdullah bütün tereddütleri giderdi.

-
Arkadaşlar, çekindiğimiz şey, ele geçirmek için yola çıktığımız şeydir,
yani şehid olmaktır. Dinimizi yüceltmek için savaşalım. Yâ şehid, ya
gazi olacağız. Bunun ikisi de güzel değil mi ?(302) dedi.

Abdullah'ın konuşması mücâhitlerin maneviyâtını yükseltti. Hepsi de:

- Ravâhaoğlu doğru söylüyor. Savaşmalıyız, dediler.


c) Komutanlar Sırayla Şehâdet Şerbetini İçtiler

İki
ordu Mûte'de karşılaştı. Zeyd, sancak elinde, ileri atıldı. Kahramanca
çarpıştı, ölümden yılmadığını gösterdi. Fakat düşman mızraklarının
arasında şehid düşdü.(303)

Zeyd
şehid olunca, sancağı hemen Câfer aldı. Emsâlsiz kahramanlıklar
gösterdi. Önce sağ eli kesildi, sancağı sol eliyle tuttu. Sol eli de
kesilince, kollarıyla sancağa sarıldı. Pek çok yara aldığı halde son
nefesine kadar sancağı bırakmadı. Nihâyet o da şehid oldu.(304)

Câferden
sonra sancağı Ravâhaoğlu Abdullah aldı. O da şiirler söyleyerek,
kahramanca savaştı. Vücudu delik deşik oldu. Sonunda o da şehid oldu.


d) Hâlid b. Velîd'in Üstün Mahâreti

Râvâhaoğlu
da şehid olunca, asker komutansız kaldı, umûmî bir panik başladı.
Dağılan askerin kaçışını Velîdoğlu Hâlid önledi. Mücâhidler, Hâlid'in
etrâfında yeniden toplandılar. Hâlid komutayı aldı, sancak elinde
akşama kadar çarpıştı. O gün elinde tam dokuz kılıç parçalandı.(305) Bu
Müslüman olduktan sonra Hâlid'in katıldığı ilk savaştı.

Gece
olunca, Hâlid askeri yeniden tertipledi. Öndekileri arkaya,
arkadakileri öne, sağdakileri sola, soldakileri sağa aldı. Böylece
düşmana, yardım için yeni kuvvetler gelmiş intibâını verdi. Sabah
olunca da ansızın şiddetli bir hücuma geçerek, düşmanı bozguna uğrattı.
Bu fırsattan yararlanarak, askerini ustalıkla geri çekti. Büyük bir
kayba uğramadan Medine'ye döndü. İslâm ordusunu korkunç bir felâketten
kurtardı.

200
bin kişiye karşı yapılan bu çetin savaşta, Müslümanlar sadece 12 şehid
vermişlerdi. Bu durum, komutanların savaşı çok başarılı idâre etmeleri
ve canlarını fedâ etmekten çekinmemelerinin bir sonucuydu.


e) Rasûlüllah (s.a.s.)'in Medine'den Savaşı Seyretmesi

Rasûlüllah (s.a.s.) savaşın bütün safhalarını, Medine'ye henüz hiç bir haber ulaşmadan, ashâbına bildirmişti.

Cenab-ı
Hakk, zaman, mekân ve mesâfe kavramlarını kaldırarak, sevgili
Peygamberine savaş meydanını olduğu gibi göstermişti. Mescid-i Nebî'de
minber üzerine oturmuş bulunan Allah Rasûlü (s.a.s.) gözlerinden yaşlar
akarak:

-İşte
sancağı Zeyd aldı, Zeyd vuruldu, şehid düştü. Sonra Câfer aldı, O' da
şehid oldu. Sonra Ravâhaoğlu aldı, O 'da şehid oldu. En sonunda
sancağı, Allah'ın kılıçlarından bir kılıç, Velîdoğlu Hâlid aldı. Allah
O'na fethi müyesser kıldı, buyurdu. (306)

Rasûlüllah
(s.a.s.), Zeyd, Câfer ve Abdullah'ın şehid düştüklerini haber verdikçe,
her biri için istiğfâr etmiş ve Cennete girdiklerini de
müjdelemişti.(307) Sancağı Hâlid alınca ise:

-Allah'ım,
Hâlid senin kılıçlarından bir kılçtır. Sen O'na nusret ihsan buyur,
diye duâ etmişti.(308) Bundan sonra Hâlid'e "Seyfullah" (Allah'ın
kılıcı) denildi.(309)

Câferin
şehâdet haberini duyunca, âilesi feryâda başladılar. Rasûlüllah
(s.a.s.)'de son derece üzgündü. Çok sevdiği, en değerli arkadaşlarını
kaybetmişti. Câfer'in âilesini teselli etti. Acılıdırlar, yemek
yapamazlar, diye evine yemek gönderdi.

-Allah
Câfer'e, Mûte'de kesilen iki koluna bedel, iki kanat verdi. O'nu
Cennet'te meleklerle birlikte uçuyor gördüm, diye müjdeledi.(310) Bu
sebeple Câfer, bundan sonra Câfer Tayyâr diye anıldı.


2- ZÂTÜ'S-SELASÎL SAVAŞI (Cumâde'l-âhir 8 H./629 M.)

Kudâa
kabîlesi'nin Uzre ve Belî kolları, Medine hayvanlarını yağmalamak
üzere, Vâdi'l-Kurâ yakınlarında toplanmışlardı. Rasûlüllah (s.a.s.)
durumdan haberdâr olunca, bunların üzerine Amr b. As (Âs oğlu Amr)
komutasında 30'u atlı 300 kişilik bir seriyye gönderdi. Bunlar arasında
Sa'd b. Ebî Vakkas, Üseyd b. Hudayr, Sa'd b. Ubâde, Sâid b. Zeyd, Âmir
b. Rabîa.. gibi ensâr ve muhâcirlerden ileri gelen kimseler de vardı.

Amr
b. Âs. ashâbın büyüklerinden değildi. Henüz bir yıl kadar önce Müslüman
olmuştu. Fakat dedesi Vâil'in annesi Belî kabîlesinden olduğu için
Amr'ın bu kabîle ile ilgisi vardı. Amr, aynı zamanda savaş usûlünü iyi
bilen, son derece zekî bir kimse idi. Bu sebeple Rasûlüllah (s.a.s.),
komutanlığa O'nu seçmişti.

Amr,
Vâdi'l-Kurâ civarında Selâsil suyu'na varınca, düşmanın sayıca üstün
olduğunu öğrendi. Burada konaklayarak, bir haberci ile Rasûlüllah
(s.a.s.)'den yardım istedi. Rasûlüllah (s.a.s.)'de Ebû Ubeyde b. Cerrâh
komutasında 200 kişilik ek kuvvet gönderdi. Hz. Ebû Bekir ve Hz. Ömer
de bunlar arasındaydı. Rasûl-i Ekrem (s.a.s.) Ebû Ubeyde'yi
gönderirken:

-
Ayrılığa düşmeyin, işbirliği yapın, buyurmuştu. Amr b. Âs, Ebû
Ubeyde'nin, askerlere imâm olarak namaz kıldırmasına itirâz etti.

- Sen bana yardıma geldin, kumandan benim, namazda ben imam olacağım, dedi.

Ebû Ubeyde yumuşak tabiatlı bir zâttı, hiç itirâz etmedi.

-
Yâ Amr, Rasûlullah (s.a.s.) Efendimiz, ihtilâfa düşmememizi emretti.
Sen bana uymazsan, ben sana uyarım, telâşa gerek yok, diye cevâp verdi.
Amr bütün Müslümanlara sefer süresince imam olup namaz kıldırdı.
Böylece Hz. Ömer ve Hz. Ebûbekir de Amr'ın idâresine girmiş oldular.
Oysa Rasûlüllah (s.a.s.) Amr'ı ilk 300 kişiye; Ebû Ubeyde'yi de 200
kişiye kumandan tâyin etmişti. Ebû Ubeyde'yi Amr'ın emrine değil,
yardımına göndermişt.(311)

Amr,
düşmana yaklaşınca gerekli tedbirleri aldı. Hava çok soğuk ve sert
olduğu halde, gece ateş yakmayı yasakladı. "Kim ateş yakarsa, onu
yaktığı eteşin içine atarım," diye tehdit etti. Asker, soğuktan Ebû
Bekir ve Ömer'e başvurdular. Hz. Ömer:

- Bu nasıl şey, herkesi soğuktan kıracak mı? diye Amr'a haber gönderdi. Amr b. Âs:

- Yâ Ömer, sen bana itâatle memûrsun, İşime karışma, diye , cevâp verdi. Hz. Ebû Bekir de:

Rasûlüllah
(s.a.s.) O'nu savaş usûlünü iyi bildiği için kumandan yaptı. Madem ki
kumandan O'dur, işine karışmamak gerekir, dedi. Böylece gece soğukta
geçirildi. Çünkü ateş yakılsaydı, düşman Müslümanların azlığını
öğrenecekti.

Amr,
plânını kimseye söylemedi. Sabaha karşı, alaca karanlıkta ansızın
düşman üzerine hücûma geçti ve savaşı kazandı. Düşman pek çok ganimet
bırakarak kaçtı. Ashâb, düşmanın peşini tâkibetmek istedilerse de Amr
buna da izin vermedi. Bir kaç gün orada kalıp etraftaki ganimet hayvan
sürülerini topladıktan sonra, Medine'ye döndü.

Sefer
esnâsında Amr b. Âs ihtilâm olmuş, hava soğuk olduğu için gusletmeyerek
teyemmümle namaz kıldırmıştı.(312) Dönüşte ashâb, Rasûlüllah
(s.a.s.)'e, Amr b. Âs'tan:

1- Hava çok soğuk olduğu halde, gece ateş yaktırmadı,

2- Galip geldiğimiz halde düşmanı tâkip ettirmedi,

3- Su bulunduğu halde gusletmeyip, teyemmümle namaz kıldırdı, diye şikâyette bulundular.

Amr bu şikâyetlere karşı:

1- Sayımızın az olduğunu düşman anlamasın diye ateş yaktırmadım.

2- Yardım için kuvet gönderebileceği düşüncesiyle düşmanı tâkip ettirmedim.

3-
Soğukta yıkanmak tehlikeli olduğu ve Cenâb-ı Hakk "Elinizle kendinizi
tehlikeye atmayın." (ElBakara Sûresi, l95) "Kendinizi öldürmeyin.
Şüphesiz Allah size acımaktadır." (en-Nisâ Sûresi, 29) buyurduğu için
gusletmeyip teyemmüm yaptım, diye cevâp verdi.

Rasûlüllah (s.a.s.) Amr'ın cevâplarını tebessümle karşıladı. (313)

Amr
b. Âs, henüz yeni müslüman olduğu halde, ashâbın büyüklerinin de
bulunduğu bir orduya kumandan tâyin edilmesinden dolayı gururlanmıştı.
Savaşı da kazanarak dönünce, Rasûlüllah (s.a.s.)'in yanındaki derece ve
itibârını öğrenmek istedi. Rasûl-i Ekrem (s.a.s.)'e:

- En çok kimi seversiniz? diye sordu. Rasûlüllah (s.a.s.)

Âişe'yi diye cevâp verdi.

- Sonra kimi?

- Âişe'nin babasını, Ebû Bekir'i.

- Sonra kimi?

- Ömer'i.

Amr, en sonraya kendisinin kalacağından korkarak daha fazla sormaktan vazgeçti.(314)


(298)
Orduda ensâr ve muhâcirlerin ileri gelenleri de vardı. Azadlı bir köle
hepsine komutan olmuştu. Bu olay İslâm'daki ehliyet ve eşitlik
uygulamasının canlı örneklerinden biridir.

(299) Tecrid Tercemesi, 10/312

(300) el-Buhârî, 5/87; İbnü'l-Esîr, a.g.e., 2/234; Tecrid Tercemesi, 10/313 (Hadis No: 1619)

(301) el-Buhârî, 5/87; İbnü'l-Esîr a.g.e., 2/234-235; Tecrid Tercemesi, 4/541, (Hadis No: 644'ün izâhı).

(302) Zâdü'l-Meâd, 2/375; İbnü'l-Esîr, a.g.e., 2/235; İbn Hişâm, 4/17

(303)
Zeyd, ilk Müslümanlardandır. Rasûlüllah (s.a.s.) onu çok severdi.
Bedir'den itibâren bütün savaşlarda bulunmuştu. Ashâbdan Kur'ân-ı
Kerim'de ismi geçen, sadece Zeyd'dir. (Ahzâb Sûresi, 37)

(304)
Câfer, Rasûlüllah (s.a.s.)'ın çok sevdiği hâmî amcası Ebû Tâlib'in
büyük oğludur. Hz. Ali'den 10 yaş büyüktür. İkinci Habeşistan
hicretinde, kafileye başkanlık etmiş, Hayber'in fethedildiği gün
Medine'ye dönmüştü. Savaşta 90'dan çok yara almıştır. Bunlardan 50'si
ön tarafındaydı. (el-Buhârî, 5/86-87; Tecrid Tercemesi, 10/313; Hadis
No:1619)

(305) el-Buhârî, 5/87; Tecrid Tercemesi, 4/394 ve 10/315

(306) el-Buhârî, 2/72 ve 5/87; Tecrid Tercemesi, 4/391 (Hadis No: 623) ve 10/315; İbnü'l-Esîr, a.g.e., 2/237

(307) İbnü'l -Esîr a.g.e., 2/273; Tecrid Tercemesi, 4/393

(308) Tecrid Tercemesi, 10/315

(309) İbnü'l-Esîr, a.g.e., 2/238

(310) İbnü'l-Esîr, a.g.e., 2/238; M. Zihni Efendi, el-Hakayık, 1/201, İst. 1310

(311) İbn Hişâm,4/272; Zâdü'l-Meâd, 2/378; İbnü'l-Esir, a.g.e., 2/232

(312)
Ebû Hanife ve Ebû Yûsuf'a göre abdest alan kimselerin teyemmüm yapana
iktidâsı câizdir. İmâm Muhammed'e göre abdestlinin teyemmümlüye uyması
câiz değildir. İhtilâf, halefiyyet su ile topraktan ibâret iki âlet
arasında mıdır? Yoksa Abdest ve teyemmümden ibâret iki temizlik
arasında mıdır? meselesinden doğmaktadır.

Ebû Hanîfe ve Ebû Yusuf'a göre, halefiyyet su ile toprak arasındadır.

İmâm
Muhammed'e göre ise, iki temizlik (abdest ve teyemmüm) arasındadır.
Abdestli teyemmümlüye uyarsa, kuvvetli zayıfa binâ edilmiş olur. Oysa
imâm muktediden hâlen ednâ olmamalıdır. Abdest aslî temizlik, teyemmüm
ise zarûri temizliktir. Aslî tahâret yapmış olan kimse zarûri tahâret
yapmış olandan hâlen daha kuvvetlidir. (Bkz. Mehmet Zihni Efendi,
Kitabü's-Salat,210-211, İst. 1326)

(313) Zâdü'l-Meâd, 2/379; Târih-i Din-i İslâm, 3/406

(314) el-Buhârî, 5/113; el-Câmiu's Sagîr Şerhi Feyzü'l-Kadîr, 1/168 (Hadis No: 205); Târih-i Din-i İslâm, 3/407


MEKKE'NİN FETHİ

"Biz sana apaçık bir fetih ve zafer sağladık.

(el-Feth Sûresi, 1)

a) Hudeybiye Muâhedesinin Bozulması

Hudeybiye
Barış Anlaşması, Müslümanlarla Kureyş arasında yapılmıştı. Anlaşma
şartlarına göre, diğer Arap kabîleleri, iki taraftan birinin himâyesine
girmekte, anlaşıp birleşmekte serbesttiler. Buna göre, Huzâa kabîlesi,
Müslümanların Benî Bekir (Bekir oğulları) kabîlesi de Kureyş'in
himâyesine girmişti.

Hicretin
8'inci yılı Şaban ayında, Benî Bekir kabîlesi, Peygamberimizin
himâyesinde bulunan Huzâa kabîlesine ansızın bir gece baskını yaptı.
Esâsen iki kabîle arasında öteden beri düşmanlık vardı. Bu baskında
Benî Bekir, Kureyşten yardım ve teşvik görmüş, hatta İkrime, Safvân ve
Süheyl.. gibi ileri gelen bir kısım Kureyş gençleri baskında bizzat
bulunmuşlardı. Baskın sonunda Huzâalılardan 23 kişi ölmüş, sağ kalanlar
Harem-i Şerîf'e sığınarak kurtulabilmişlerdi.

Bu
olay üzerine Huzâalılar, 40 kişilik bir heyetle Medine'ye geldiler.
Rasûlüllah (s.a.s.)'a durumu anlatıp yardımını istediler.

Huzâalılarla
Müslümanlar arasında ötedenberi dostluk vardı. Bu dostluğun temeli,
İslâm'dan öncesine kadar uzanıyordu. Bu sebeple Huzâalılar,
Müslümanlarla ilgili, Mekke'de olup biten her şeyi Rasûlüllah
(s.a.s.)'a gizlice bildirirlerdi. Hendek Savaşı hazırlığını da onlar
haber vermişlerdi.

Huzâa
kabilesine yapılanlardan, Rasûlüllah (s.a.s.) son derece üzüldü.
Kendilerine yardım edeceğini va'detti. Kureyş'e derhal bir elçi
göndererek:

Öldürülen Huzâalılardan diyetlerinin ödenmesini, veya

Benî Bekir Kabîlesinin himâyesinden vazgeçilmesini istedi.

İki şarttan biri kabûl edilmediği takdirde, Hudeybiye Anlaşmasının bozulmuş sayılacağını, bildirdi.
Kureyşliler,
ilk iki şartı kabûl etmeyip Hudeybiye anlaşmasını bozduklarını
bildirdiler. Daha önce fiilen bozdukları antlaşmayı, böylece resmen de
bozmuş oldular.

----------------------------------------


Forum Kuralları | S.S.S |Yönetim Ekibi
Sayfa başına dön Aşağa gitmek
http://sementafan.blogspot.com/
SEMENTA
YÖNETİCİ
YÖNETİCİ
avatar

Kadın
Mesaj Sayısı : 4694
Doğum tarihi : 15/12/87
Yaş : 30
Location : Gevezeçiçek
İş/Hobiler : Yayın Editörü/MÜZİK
Lakap : tatlı cadı
Kayıt tarihi : 23/07/07
Aldığı Övgü Aldığı Övgü : 42

karakter kağıdı
Healt:
10/10  (10/10)
Exp:
200/200  (200/200)
tuttuğu takım: BEŞİKTAŞ BEŞİKTAŞ
MesajKonu: Geri: Hz. MUHAMMED (sav) Hayatı   2010-01-05, 02:21

b) Kureyş'in Barışı Yenileme Teşebbüsü

Kureyşliler,
bir müddet sonra hatalarını anladılar. Alaşmayı bozduklarına pişmân
oldular. Derhal anlaşmayı yenilemek ve barış süresini uzatmak üzere Ebû
Süfyân'ı Medine'ye yolladılar.

Ebû
Süfyân, Medine'de önce, Rasûlüllah (s.a.s.)'ın zevcelerinden kızı Ümmü
Habîbe'ye gitti. Oturacağı sırada, Ümmü Habîbe minderi topladı. Halbuki
evde üzerine oturulacak başka bir şey yoktu. Ebû Süfyân sordu:

- Kızım, minderi mi benden esirgiyorsun, yoksa beni mi minderden? Kızı cevap verdi.:

- Bu, Rasûlüllah (s.a.s.)'e âittir. Sen ise müşriksin, pissin. Bu yüzden üzerine oturmanı istemedim.(315)

Ebû
Süfyân, daha sonra Rasûlüllah (s.a.s.)'e başvurdu. Olumlu bir sonuç
alamadı. Başta Hz. Ebû Bekir, Hz. Ömer olmak üzere ashâbın ileri
gelenleriyle bir bir görüştü, barışın yenilenmesi için desteklerini
istedi. Hz. Fâtıma'yı ziyâret ederek O'ndan yardım bekledi. Fakat bütün
gayretleri boşa çıktı; hiç bir netice elde edemedi. Eli boş dönmek
istemiyordu. Hz. Ali'nin tavsiyesine uymaktan başka çâre yoktu. Mescide
geldi:

- Ey nâs,
ben her iki tarafı da himâyeme alarak, Hudeybiye barışını yeniliyorum.
Sanırım, kimse benim ahdimi bozmaz.. dedi. Fakat, kimseden cevâp
alamadı. Devesine bindi, ümitsiz olarak Mekke'nin yolunu tuttu. Bir
işâretle bütün Mekke'yi harekete geçiren Ebû Süfyan, Medine'de kimseye
sözünü dinletememiş, öz kızına bile merâmını anlatamamıştı.

Dönüşünde olup bitenleri olduğu gibi Mekkelilere anlattı. Onun sözlerini dinleyenler:

-
Yazık, sen hiç bir şey yapmamışsın. Bize barış haberi getirmedin ki,
güven içinde olalım, Savaş haberi getirmedin ki, hazırlanalım. Ali
seninle alay etmiş. Senin tek başına ilân ettiğin barış neye yarar...,
dediler.(316)


c) Fetih Hazırlığı

Ebû
Süfyan Mekke'ye döndükten sonra Rasûlüllah (s.a.s.)gizlice fetih
hazırlığına başladı. Ashâbına sefer için hazırlanmalarını emretti.
Ayrıca, Gıfâr, Eslem, Eşca' Müzeyne, Cüheyne, Süleym gibi, kendisine
bağlı kabîlelere haber salarak Ramazan'ın ilk günlerinde Medine'de
toplanmalarını istedi.

Rasûlüllah
(s.a.s.),Mekke'nin kan dökülmeden fethedilmesini istiyordu. Kureyş
savunma için hazırlık yapar da karşı koyarsa, kan dökülürdü. Bu yüzden
hazırlıklar son derece gizli tutuldu. Mekke ile Medine arasındaki bütün
yollar kesildi. Bu vazife Huzâa kabilesine verildi. İki taraf arasında
sanki kuş uçmuyordu. Bu arada dikkatlerin başka yöne çekilmesi için
Necid tarafına bir de seriyye göndermişti.


d) Ebû Beltea oğlu Hâtıb'ın Kureyş'e Yazdığı Mektup

Ancak
ashabtan Ebû Beltea oğlu Hâtıb, durumdan Kureyş'i haberdar etmek
istemiş, bir mektup yazarak gizlice Mekke'ye göndermişti. Hz. Peygamber
(s.a.s.), İlâhî vahiy ile bunu öğrendi. Hemen Hz. Ali ile iki
arkadaşını görevlendirdi.

-
Hah bostanına kadar gidin, orada, mahfe içinde yolcu bir kadın
bulacaksınız. Yanında bir mektup var, onu alıp getirin,buyurdu.

Kadın
önce inkâr etti, fakat, "seni şimdi çırılçıplak soyar, her tarafını
ararız", deyince, çâresiz mektubu saçının hotozu arasından
çıkardı.(317)

Mektupta,
Rasûlüllah (s.a.s.)'ın önüne durulamaycak bir ordu ile Mekke üzerine
yürüyeceği bildiriliyordu. Herkes şaşırıp kaldı, çünkü Hâtıb'dan böyle
bir şeyi kimse beklemiyordu. Rasûlüllah (s.a.s.) bir hey'et önünde
Hatıb'ı sorguya çekti.

- Ey Hâtıb, bu ne iş, niçin bunu yaptın, diye sordu. Hâtıb:

-
Ya Rasûlüllah hakkımda karar vermekte acele etmeyin. Ben Kureyş'e
anlaşarak bağlı bir kimseyim, fakat hiç bir zaman onların mahremi
olmadım. Yanınızdaki muhacir kardeşlerimin, Mekke'de âilesini ve
mallarını koruyacak yakınları var, benimse kimsem yok. Mekkelilerden
nimetdârlar kazanarak âilemi korumak istemiştim. Bu işi dinimden dönmek
için yapmadım, ben Müslüman olduktan sonra, kat'iyyen küfre razı olmam,
diye kendini savundu. Hz. Ömer, dayanamayıp:

- Yâ Rasûlallah, izin ver de şu münâfığın boynunu vurayım, demişti. Fakat, Rasûlüllah (s.a.s.) Hâtıb'ın suçunu bağışladı.

-
Yâ Ömer, Hâtıb Bedir Gazası'nda bulundu, ne bilirsin belki de Cenâb-ı
Hak Bedir ehline: "Bundan böyle istediğinizi yapın, sizi bağışladım"
demiş olabilir, buyurdu.

Fakat bu olayla ilgili olarak:

"Ey
inananlar, benim de düşmanım, sizin de düşmanınız olan kimseleri dost
edinmeyin. Onlar, size gelen hakkı tanımadıkları ve Rabbımız olan
Allah'a inandığınız için peygamberi de sizi de (yurdunuzdan)
çıkardıkları halde onlara sevgi (mi) gösteriyorsunuz? Siz benim yolumda
savaşmak ve benim rızamı kazanmak için (yurdunuzdan) çıkmışsanız, ben
sizin gizlediğinizi de, açığa vurduğunuzu da bildiğim halde, nasıl olur
da onlara sevgi gösterirsiniz. İçinizden her kim bunu yaparsa, doğru
yoldan sapmış olur." (el-Mümtehine Sûresi, 1) anlamındaki âyet-i kerime
indirilmiştir.(318)


e) Mekke'ye Yürüyüş

Müslümanlığın
temeli, "Tevhid İnancı" dır. Tevhid İnancı'nın, yeryüzünde en büyük
âbidesi, Mekke'deki Kâbe'dir. Ancak bu kutsal yer, putlarla
doldurulmuş, putperestliğin merkezi hâline getirilmişti. İslâm güneşi
doğalı 20 yıl olmuştu. Artık, Mekke'nin şirkten kurtulması, Kâbe'nin
putlardan temizlenmesi gerekiyordu.

Rasûlüllah
(s.a.s.), Hicretin 8'inci yılı, Ramazan'ın 10'uncu Pazartesi günü 10
bin kişilik muazzam bir ordu ile Medine'den çıktı.(319) (1 Ocak 630)
Yolda katılan birliklerle, ordunun sayısı daha sonra 12 bine
yükselmişti.(320) O gün Rasûlüllah (s.a.s.) ve ashâbı oruçluydu. Yola
çıktıktan sonra oruçlarını bozdular. (321)

Rasûlüllah
(s.a.s.)'ın amcası Abbâs Müslüman olmuş, fakat Müslümanlığını
gizliyerek Mekkede müşrikler arasında kalmıştı. Böylece Mekke'deki
haberleri gizlice Rasûlüllah (s.a.s.)'e ulaştırıyordu. Artık Mekke'de
yapılacak iş kalmamıştı. Hîcret için Mekke'den çıktı, fakat yarı yolda
Fetih Ordusuyla karşılaştı. Eşyâsını çocuklarıyla Medine'ye gönderip O
da orduya katıldı. Rasûlüllah (s.a.s.) Abbâs'ın gelişinden memnun oldu.


- Peygamberlerin sonuncusu ben oldum, muhâcirlerin sonuncusu da sen; diye iltifatta bulundu.

Mekke'ye
bir konak (yaklaşık 16 km.) mesâfede "Merru'z-zahrân" denilen yerde
karargâh kuruldu. Rasûlüllah (s.a.s.), ortalık kararınca burada ordu
mevcûdunun sayısınca ateş yakılmasını emretti. Böylece, ordunun
haşmetini Kureyş'e göstermek istiyordu.

Yollar
iyice tutulduğu için, İslâm ordusu Merru'zahrân'a gelinceye kadar
Mekkeliler hiç bir haber alamamışlardı. Müslümanların yaklaştığını
duyunca ne yapacaklarını şaşırdılar. Ebû Süfyân durumu anlamak,
Müslümanlar hakkında bilgi edinmek istiyordu. Yanına bir kaç kişi
alarak, Mekke'den çıktı. Uzakta yanmakta olan ateşler, hacıların,
Arafatta arefe gecesi yaktıkları ateşlere benziyordu. Merakla ateşlere
doğru ilerledikleri sırada Rasûlüllah (s.a.s.)'ın muhâfızları
tarafından yakalanarak Peygamber Efendimizin huzûruna getirildiler,
Rasûlüllah (s.a.s.)'a karşı en çok kin besleyen Mekke'nin resi Ebû
Süfyân burada müslüman oldu. Artık Mekke fethedilmiş demekti. Belki hiç
mukavemet görülmeyecekti. Hz. Abbâs:

- Yâ Rasûlallah, Ebû Süfyân övünmeyi sever, iftihâr edebileceği bir lütufta bulunsanız, demişti. Rasûl-i Ekrem:

-
Her kim Ebû Süfyân'ın evine girerse, emniyettedir. Her kim kendi evine
kapanır, ordumuza karşı koymazsa, emniyettedir. Her kim Harem-i Şerîf'e
girerse, emniyettedir. Ebû Süfyân bunu ilân etsin, buyurdu.(322) Daha
dün, İslâm düşmanlarının lideri olan kişi, bugün Rasûlüllah'ın
emirlerini tebliğ etmekle iftihâr edecek, şeref kazanacaktı.

Merru'z-zahrân'dan hareket edileceği sıra Rasûlüllah (s.a.s.) Hz. Abbas'a:

- Ebû Süfyân'ı yolun dar bir yerine götür, İslâm ordusunun ihtişâmını görsün, diye emretti.

Hz.
Abbâs, Ebû Süfyân'ı, ordunun geçeceği dar bir geçit yerine oturttu.
Mücâhidler sırayla alay alay Ebû Süfyân'ın önünden geçtikçe Ebû
Süfyân'ın yüreği burkuluyor, geçen her kafilenin hangi kabîle olduğunu
soruyordu. Hz. Abbâs:

- Bunlar Gıfâr kabîlesi, şunlar Cüheyne.. diye geçen kabîleleri bir bir anlattıkça Ebû Süfyân:

- Şaşılacak şey, bunlarla benim aramda ne düşmanlık var ki , buraya kadar gelmişler, diye hayretini ifâde ediyordu. Bir ara:

- Yâ Abbâs, kardeşinin oğlunun saltanatı ne kadar da büyümüş, dedi. Hz. Abbâs:

- Hayır, bu saltanat değil, nübüvvettir, diye cevâp verdi.

Nihâyet,
Ebû Süfyân'ın daha önce benzerini görmediği bir birlik geçti. Bunlar,
ensârdı. Başlarında Sa'd b. Ubâde sancağı taşıyordu. Son gelen birlik,
sayıca hepsinden azdı. Bu birlikte Rasûlüllah (s.a.s.) ile ensar ve
muhâcirlerden en yakın arkadaşları vardı. Rasûlüllah (s.a.s.)'in
sancağını Avvâm oğlu Zübeyr taşıyordu.

Ensâr alayı, Uhud ve Hendek Savaşları'nda müşrik ordusunun başkomutanı Ebû Süfyân'ın önünden geçerken Sa'd b. Ubâde:

-
Ey Ebû Süfyân, bugün en büyük kıtal günüdür, bu gün Kâbe'de kan
dökmenin helal kılındığı gündür, demişti. Ebû Süfyân Sa'd'ın sözlerini
Rasûlüllah (s.a.s.)'a nakletti. Hz. Rasûlüllah (s.a.s.):

-
Sa'd yanlış söylemiş, bugün Cenab-ı Hakk'ın Kâbe'yi yücelteceği gündür.
Bugün Kâbe'nin tevhid elbisesine bürüneceği gündür, buyurdu.(323)
Sa'd'ın kan dökmesinden endişelendiği için, hemen Hz. Ali'yi gönderdi,
ensâr sancağının Sa'd'dan alınıp oğlu Kays'a verilmesini emretti.(324)

Müslüman
mücâhidlerin geçit resmini baştan sona seyreden Ebû Süfyân, Mekke'nin
tesliminden başka çâre olmadığını anladı. Hz. Abbas'tan ayrılarak,
hemen Mekke'ye döndü. Harem-i Şerif'e vardı. Heyecân içinde kendisini
bekleyen Mekkelilere yüksek sesle hitâbetti:

- Muhammed (s.a.s.) , karşı koymamıza imkân olmayan bir ordu ile geliyor:

1) Her kim Ebû Süfyan'ın evine gelirse emniyettedir.

2) Her kim silahını bırakır, evine kapanırsa emniyettedir.

3) Her kim, Harem-i Şerîf'e sığınırsa emniyettedir. Ey Kureyş, Müslüman olunki, selâmet bulasınız...

Ebu
Süfyân'ı dinleyenler, şaşırıp kaldılar. Her gün Müslümanlığın aleyhinde
bulunan bu adam, şimdi herkese "müslüman olun", diyordu. Herkeste bir
telâş başladı. Kimisi küfrediyor, kimisi bağırıp çağırıyor, kimi de
mukavemet için hazırlanıyordu. Çoğunluk ise Ebû Süfyân'ın sözlerine
uyup evlerine çekildiler. Bir kısmı da Harem-i Şerîf'te ve Ebû
Süfyân'ın evinde toplandılar.


f) Mekke'ye Giriş (20 Ramazan 8 H./11 Ocak 630 M.)

Rasûlüllah
(s.a.s.), Mekke'ye girmeden önce, "Zî Tuvâ" denilen yerde durdu.
Ordusunu dört kısma ayırıp her birinin gireceği yerleri tâyin etti.
"Sakın savaşa girmeyin, saldırıya uğrayıp mecbûr kalmadıkça kan
dökmeyin..." diye tenbihte bulundu.

Sekiz
yıl önce, yurdundan üç kişilik bir kafile ile nasıl ayrılmıştı, şimdi
nasıl bir ihtişâmla dönüyordu. Rasûlüllah (s.a.s.) devesinin üstünde
bütün bunları düşünüyor, mağrûr bir fâtih gibi değil, son derece
mütevâzi bir halde, başı secde eder gibi, devenin boynuna yapışmış,
tesbih, tehlil ve duâ ile, Cenâb-ı Hakk'ın sonsuz lütuflarına
şükrederek ilerliyordu.

Bütün
birlikler, kan dökmeden Mekke'ye girdiler. Yalnızca Velîd oğlu Hâlid'in
komuta ettiği birlik tecâvüze uğradı. Kureyş'in azılılarından Ümeyye
oğlu Safvân, Amr oğlu Süheyl ve Ebû Cehil'in oğlu İkrime bir çete
kurdular. Hâlid'in birliklerini Mekke'ye girerken ok yağmuruna tutarak
iki müslümanı şehid ettiler. Bu durumda Hâlid, saldırganlar üzerine
hücûm ederek, bir hamlede onüç tanesini öldürdü, diğerleri dağılıp
kaçtılar.

Rasûlüllah (s.a.s.) kan döküldüğünü duyunca üzüldü. Fakat, tecâvüzün müşriklerden başladığını öğrenince:

- İlahî takdir böyleymiş, buyurdu.

Rasûlüllah
(s.a.s.) çadırını Kinâneoğulları yurdunda "Hacûn" denilen yerde
kurdurdu. Mekke Devri'nin 7'inci yılında, Kureyş müşrikleriyle
Kinâneoğulları burada küfr üzerine anlaşmışlardı(325). Bu anlaşma
gereğince müslümanlar üç yıl muhasara altında çok acı günler
yaşamışlardı.

Rasûlüllah
(s.a.s.) çadırında gusledip 8 rek'at "duhâ namazı" kıldı, sonra,
devesine binerek, Kâbe'ye geldi. Yol boyunca Fetih Sûresi'ni okuduğu
işitiliyordu.(326) Deve üzerinde, ihrâmsız olarak Kâbe'yi tavâf etti.
Elindeki ucu eğri değnekle hacer-i Esved'i istilâm etti.


g) Kâbe'nin Putlardan Temizlenmesi.

Kâbe
etrâfında 360 put vardı. Bunların en büyüğü olan "Hubel", Kâbe'nin
üstüne konulmuştu. Diğerleri Kâbe'nin etrafına ve içine
yerleştirilmişlerdi. Rasûlüllah (s.a.s.) değnekle bunları itiyor, her
birini bizzât deviriyordu. Putlar yıkılırken:

"Hak
geldi, bâtıl yok oldu, esasen bâtıl yok olmağa mahkûmdur."(327) "Hâk
geldi, artık bâtıl ne yeniden başlar, ne de geri gelir"(328)
diyordu.(329)

Kâbe'ye
girmek için Rasûlüllah (s.a.s.) anahtarını istedi. Talha oğlu Osmân
anahtarı getirdi. "Emânettir Ya Rasûlallah", diyerek Hz. Peygamber
(s.a.s.)'e teslim etti. Kâbe'nin içi de putlarla doluydu. Duvarlarına
resimler asılmıştı. Rasûlüllah (s.a.s.)'ın emriyle Hz. Ömer bunları
dışarı attı. Müşrikler, ilah diye taptıkları putların parçalanışını
şaşkın şaşkın seyrettiler. Dünkü mabûdlar bir anda moloz yığını haline
gelmiş, çöplüklere atılmıştı. Sonra, Rasûlüllah (s.a.s.), yanına Üsâme,
Bilal ve Talha oğlu Osmân'ı da alarak Kâbe'ye girdi, kapının
karşısındaki duvara doğru namaz kıldı.(330) Beyt-i Şerifi dolaşıp her
tarafında tekbir getirdi. Uzunca bir müddet içeride kaldı. Bu sırada
bütün Kureyş Hârem-i Şerif'te toplanmış, sabırsızlıkla, haklarında
verilecek hükmü bekliyorlardı.


h) Fetih Hutbesi ve Genel Af

Rasûlüllah
(s.a.s.) Kâbe kapısının eşiğinde durdu. Karşısında sıralanmış olan
Mekkelilere baktı. 20 yıl boyunca şahsına ve müslümanlara ellerinden
gelen her kötülüğü yapmaktan çekinmeyen bu adamların hayâtı, şimdi
O'nun iki dudağı arasından çıkacak hükme bağlıydı. Rasûlüllah (s.a.s.)
20 yıl boyunca çektiklerini bir anda zihninden geçirdi, sonra şöyle
hitâbetti.

"Allah'tan
başka ilâh yoktur, yalnız O vardır. O'nun eşi ve ortağı yoktur. O
va'dine bağlı kaldı, sözünü yerine getirdi. kuluna yardım etti, tek
başına bütün düşmanları hezîmete uğrattı.

İyi
bilinki bütün câhiliyet âdetleri, mal ve kan davaları bugün şu iki
ayağımın altındadır. Yalnız, Kâbe hizmetleriyle hacılara su dağıtma işi
(hicâbe ve sikaye hizmetleri) bu hükmün dışında bırakılmıştır.

Ey
Kureyş Cemâati! Allah sizden câhiliyet gururunu, babalarla, soylarla
büyüklenmeği giderdi. Bütün insanlar, Âdem'dendir, (O'nun
çocuklarıdır.) Âdem de topraktan yaratılmıştır."

Sonra şu anlamdaki âyet-i kerîmeyi okudu.

"Ey
insanlar! Biz sizi bir erkekle bir dişiden yarattık. Övünesiniz diye
değil, kolaylıkla tanışasınız diye, sizi milletlere ve kabîlelere
ayırdık. Allah katında en değerliniz, Ona karşı gelmekten en çok
sakınanınızdır. Allah her hâlinizi bilir, O her şeyden haberdârdır."
(Hucurât Sûresi, 13)

Rasûlüllah (s.a.s.) Mescid-i Harâm'ın geniş sâhasını dolduran kalabalığı mânâlı bir bakışla süzdükten sonra:

- Ey Kureyş cemaâtı! Size şimdi nasıl bir muâmele yapacağımı sanıyorsunuz? diye sordu. Mekkeliler hep bir ağızdan:

- Hayır umuyoruz. Sen kerîm bir kardeş, âlicenâb bir kardeş oğlusun, diye cevap verdiler. Rasûl-i Ekrem (s.a.s.):

-
Ben de size Yûsuf'un kardeşlerine söylediği gibi, "Bu gün size
geçmişten dolayı azarlama yok." (Yûsuf Sûresi, 92) diyorum. Haydi
gidiniz, hepiniz serbestsiniz (331), buyurdu.

Böylece
Rasûlüllah (s.a.s.) hepsini affetmişti. Halbuki bunlar Hz. Peygamber
(s.a.s.)'e neler yapmamışlardı. Müslümanları en korkunç işkencelere
tâbi tutmuşlar, akla hayâle gelmedik eziyetler yapmışlardı. Şimdi
başkaları olsa ne yapardı; Hz. Peygamber (s.a.s.) ne yapmıştır? Bu
mukayese Rasûlüllah (s.a.s.)'in büyüklüğünü ortaya koymağa kâfidir.

Bu
hitâbesinden sonra Rasûlüllah (s.a.s.) Mescid-i Harâm'da oturdu. Sikaye
(hacılara su ve zemzem dağıtma) hizmeti Abdülmuttaliboğullarındaydı. Bu
hizmeti Hz. Abbâs yapıyordu. Hicâbe (Kâbeyi açıp-kapama ve anahtarını
taşıma) hizmetini ise Ebû Talha oğulları yapıyordu. Bu esnâda Hz. Ali
bu iki hizmetin Abdülmuttaliboğulları'nda birleştirilmesini istemişti.
Fakat Rasûlüllah (s.a.s.) Osman b. Talha'yı çağırdı.

- Yâ Osmân, bugün iyilik ve ahde vefâ günüdür, al işte anahtarın, buyurdu (332).

Öğle
vakti, Hz. Bilâl Kâbe'nin üstüne çıktı. Güzel ve gür sesiyle ezana
başladı. "Allâhü Ekber" nidâları müşriklerin yüreklerini burkuyordu. Bu
esnâda, Ebû Süfyân, Esîd oğlu Attâb, Hişâm oğlu Hâris gibi Kureyşin
ileri gelenlerinden birkaç kişi Kâbe'nin avlusunda bir köşeye toplanmış
konuşuyorlardı. İçlerinden Attâb:

- Babam şanslı adammış, daha önce öldü de şu sesi işitmedi, dedi. Hâris de:

- Şunun hak olduğunu bilsem, vallâhi ben de icâbet ederdim, diye konuştu. Ebû Süfyân ise:

- Ben bir şey söylemeyeceğim. Bir şey konuşsam şu çakılların bile dile gelip O'na haber vereceğinden korkuyorum, dedi.

Az sonra yanlarına Rasûlüllah (s.a.s.), aralarında konuştuklarını bir bir söyledi. Bunun üzerine:

- Konuştuklarımızı kimse duymamıştı. Biz şehâdet ederiz ki, sen Allah'ın Rasûlüsün, diye şehâdet getirdiler.(333)


l) Mekke Halkının Bîatı

Öğle
namazından sonra, Rasûlüllah (s.a.s.) Safâ tepesinin yüksekce bir
yerinde oturdu. Önce erkeklerden, sonra da kadınlardan bîat aldı.
Erkekler, İslâm ve cihâd üzerine bîat ettiler(334). Kadınlar ise
aşağıda meâli yazılı âyet-i celîledeki esaslara uyacaklarına dâir bîat
ettiler.

"Ey
Peygamber, mü'min kadınlar Allah'a hiçbir eş ortak koşmamak, hırsızlık
yapmamak, zina etmemek, çocuklarını öldürmemek, elleriyle ayakları
arasında bir bühtan uydurup getirmemek ve hiçbir güzel işte sana karşı
gelmemek üzere sana biata geldiklerinde biâtlarını kabûl et, Onlara
Allah'tan mağfiret dile, Çünkü Allah çok yargılayıcı, çok
esirgeyicidir." (el-Mümtehine Sûresi, 12)

Erkekler,
Rasûlüllah (s.a.s.)'in elini tutup musâfaha ederek biât ettiler.
Kadınlar ise sözle ve Rasûlüllah (s.a.s.)'in bulunduğu su kabına
ellerini batırarak bîat ettiler.(335) Rasûlüllah (s.a.s.) in eli, hiç
bir zaman yabancı bir kadının eline değmemiştir. (336)


j) Rasûlüllah (s.a.s.)'in Ensâr'ın Endişesini Gidermesi

Fetihten sonra ensâr kendi aralarında :

-
Cenâb-ı Hakk, Rasûlüne doğup büyüdüğü vatanının fethini müyesser kıldı.
Artık bizimle döner mi, yoksa buraya mı yerleşir, diye endişelerini
belirtmişlerdi. Rasûlüllah (s.a.s.) bunu duyunca:

-
Böyle bir şeyden Allah'a sığınırım. Ben memleketinize hicret ettim.
Hayatınız, hayatım; ölümünüz ölümümdür, buyurdu. (337) Ensârın
endişelerini giderdi.


(315) Zâdü'l-Meâd, 2/386; İbn Hişâm, 4/38

(316) İbn Hişâm, 4/39; Zâdü'l-Meâd, 2/387; Târih-i Din-i İslâm, 3/415

(317) el-Buhârî, 5/89; Tecrid Tercemesi, 10/322; Târih-i Din-i İslâm, 3/417

(318) el-Buhârî, 5/89; Tecrid Tercemesi, 10/323

(319) el-Buhârî, 5/90; Tecrid Tercemesi, 10/235 (Hadis No: 1622); Târih-i Din-i İslâm 3/418

(320) Tecrid Tercemesi, 10/235; Kısas-ı Enbiyâ, 1/410

(321) el-Buhârî, 5/90; Tecrid Tercemesi, 10/235 (Hadis No:1622)

(322) Zâdü'l-Meâd, 2/391; İbn Hişâm, 4/47; Tecrid Tercemesi, 10/332

(323) el-Buhârî, 5/91; Tecrid Tercemesi,10/331 (Hadis No: 1624)

(324) Zâdü'l-Meâd, 2/392; Tecrid Tercemesi, 10/332; İbn Hişâm, 4/49

(325) el-Buhârî, 5/92; Tecrid Tercemesi, 6/132 (Hadis No: 786) ve 10/335

(326) el-Buhârî, 5/92; Tecrid Tercemesi, 10/337 (Hadis No: 1625)

(327) el-İsrâ Sûresi, 81

(328) Sebe'Sûresi, 49

(329) el-Buhârî, 5/92; Tecrid Tercemesi, 10/338 (Hadis No: 1626)

(330)
el-Buhârî, 5/93; Tecrid Tercemesi, 10/339 Buhârî'nin Abdullah b.
Ömer'den rivâyetine göre, Rasûlüllah (s.a.s.) Mekke'nin fethi günü
Kâbe'ye girdiğinde içerde namaz kılmıştır. Abdullah b. Abbas'tan
rivâyetine göre ise namaz kılmamış sadece tekbir getirmiştir. (Buhârî,
5/93)

(331) İbn Hişâm, 4/54; İbnü'l-Esîr, a.g.e., 2/252; Zâdü'l-Meâd, 2/394; Tecrid Tercemesi, 10/340-341

(332) İbn Hîşâm, 4/55; Zâdü'l-Meâd, 2/395; Tecrid Tercemesi, 10/342

Câhiliyet
devrinde Kâbe'yi pazartesi ve perşembe günleri ziyarete açarlardı. Bir
defasında Rasûlüllah (s.a.s) 'de gelmiş halkla birlikte O da içeri
girmek istemişti. Fakat Osmân b. Talha kabalık etmiş, Rasûlüllah
(s.a.s.)'ın içeri girmesine engel olmuştu. Rasûlüllah (s.a.s.) hiç
kızmadan:

-"Ya
Osmân, yakında sen benim bu anahtarı dilediğim kişiye verebileceğim bir
günü göreceksin..." buyurmuştu. Şimdi Rasûl-i Ekrem (s.a.s.) anahtarı
dilediğine verebilirdi. Fakat gene Osmân'a verdi. ve:

-Yâ Osmân, sana söylediğim söz gerçekleşti mi? diye sordu. Osmân, olayı hatırladı:

-Evet, gerçekleşti, şehâdet ederim ki sen, Allah'ın Rasûlüsün, dedi. (Zâdü'l-Meâd, 2/395; Tecrid Tercemesi, 10/342-343)

(333) İbn Hişâm, 4/56; Zâdü'l-Meâd, 2/395; İbnü'l-Esîr, a.g.e., 2/254

(334) İbnü'l-Esîr, 2/252-253

(335) Hak Dini Kur'ân Dili, 6/4916; Tecrid Tercemesi, 10/344

(336) el-Buhârî, 6/173; Müslim, 3/1489 (Hadis No: 1866); İbnü'l-Esîr, a.g.e., 2/254

(337) Zâdü'l-Meâd, 2/397; Müslim, 3/1405 - 1406 (Hadis No: 1780); Tecrid Tercemesi 10/346-347



HUNEYN GAZVESİ (6 Şevval 8 H./ 27 Ocak 630 M.)

And olsunki, Allah size birçok yerlerde ve çokluğunuzun sizi
böbürlendirdiği, fakat bir faydası da olmadığı, yeryüzünün bütün
genişliğine rağmen size dar gelip de bozularak gerisin geriye
döndüğünüz Huneyn gününde yardım etmişti."

(et- Tevbe Sûresi, 25-26)

Huneyn,
Mekke ile Tâif arasında, Mekke'ye yaklaşık 16 km. mesafede bir vâdidir.
Câhiliyet devri Arap şâirlerinin şiir müsabâkası yaptıkları
"Zü'l-mecâz" panayırı da bu vâdi kanarında kurulurdu. Huneyn Savaşı,
Mekke'nin fethinden on altı gün sonra (6 Şevval Cumartesi) bu vâdide
Hevâzin Kabîlesi ve müttefikleriyle yapıldı.


a) Savaşın Sebebi

Hevâzin,
Arabistan'ın en büyük kabîlelerinden biriydi. Mekke'nin
güney-doğusundaki dağlarda yaşıyorlardı. Mekke müslümanlar tarafından
fethedilmiş, Kâbe'deki bütün putlar kırılmıştı. Hevâzin kabîlesi bu
durumdan endişeye düştü. Tedbir alınmazsa, aynı hâl bir gün kendi
başlarına gelebilirdi. Kabîle başkanı genç şâir Avf oğlu Mâlik'in
teşvikiyle hemen savaş hazırlığına başladılar. Tâif'te bulunan Sakîf
Kabîlesi de bunlarla birleşti. Bu iki büyük kabîle (Peygamber
Efendimizin süt annesi Halîme'nin mensup olduğu) Sa'd Oğulları gibi
bazı küçük kabîleleri de ittifakları içine aldılar. Böylece 20 bin
kişilik bir kuvvetle Huneyn Vâdisi'nde toplandılar. Bu harekâtı,
ölüm-kalım savaşı sayıyorlardı. Bu sebeple kadınlarını, çocuklarını,
bütün hayvanlarını ve kıymetli eşyalarnı da berâberlerinde getirdiler.
Ya savaşı kazanıp, Müslümanlığı ortadan kaldıracaklar, yahut da bu
uğurda hepsi öleceklerdi.


b) Düşman Üzerine Yürüyüş

Rasûlüllah
(s.a.s.) Mekke'de şehrin idâresini düzenlemekle meşguldü. Düşmanın
Huneyn'de toplandığını öğrenince, Mekke'de Esîd oğlu Attâb'ı kaymakam
bırakarak, 12 bin kişilik bir kuvvetle derhal düşmana karşı harekete
geçti. Bu kuvvetin l0 bini, Mekke'nin fethi için Medine'den gelen
mücâhidler, 2 bini ise, Mekke'nin fethinden sonra müslüman olan
Kureyşlilerdendi. Ayrıca bunlar arasında 80 kadar da henüz müslüman
olmamış Mekkeli müşrik vardı. Ümeyye oğlu Safvân bunlardan biriydi.

Müslüman
ordusu gerek sayı, gerek silâh ve teçhizat bakımından mükemmeldi.
Şimdiye kadar hiç bu kadar mükemmel bir orduları olmamıştı. Bu durum
müslümanların bir çoğunu gururlandırıyor, "artık bu ordu yenilmez,"
diyorlardı.(338)

İki
ordu Huneyn vâdisinde karşılaştı. Müslüman ordusu Huneyn'e sabah
karanlığında ulaşmış, vâdinin alçak kısımlarında yer alabilmişti.
Düşman kuvvetleri ise buraya önceden gelmişler, yüksek kısımlara ve en
elverişli yerlere yerleşerek pusu kurmuşlardı.


c) Pusaya düşünce

İslam
ordusunun öncü kuvveti, yeni müslüman olan Mekke'lilerle Süleym
Oğullarından meydana gelmişti. Velîd oğlu Hâlid'in komutasında sabah
karanlığında pervasız ve tedbirsizce ilerlerken, pusuya düşdüler.
Ansızın karşılaştıkları ok yağmuruyla dağılıp geri çekildiler. Alaca
karanlıkta her taraftan düşman hücûma başladı. Öncü kuvvetlerdeki
çekilme, gerideki birliklere de sirâyet etti. Müslümanlar daracık
vâdide, yamaçları tutmuş olan düşmanın ok yağmuru altında neye
uğradıklarını anlayamadılar. Şaşırıp birbirlerine girdiler. Umûmî bir
panik başladı. Böylece o yenilmez sanılan mükemmel ordu, daha savaş
başlamadan dağıldı, herkes kaçmağa başladı.

Ancak
Rasûlüllah (s.a.s.) bindiği katırı düşmana doğru sürüyordu. Sağında
amcası Abbâs, solunda amcazâdesi Hâris oğlu Ebû Süfyân, katırın
dizginlerini tutarak, ilerlemesine engel olmağa çalışıyorlardı(339).
Rasûlullah (s.a.s. ) etrafında, Hz. Ebû Bekir, Hz. Ömer, Hz. Ali,
Üsame...gibi, ashâbın ileri gelenlerinden ancak 80-100 kişi kalmıştı.

Bu
âni bozgun, yeni müslüman olanlardan, henüz imânı zayıf kimselerin
gerçek düşüncelerini ortaya çıkarıvermişti. Ebû Süfyan mânâlı bir
tebessümle:

- Artık bu bozgunun denize kadar önü alınamaz, demişti. Kelede:

- Bugün sihir bozuldu, diye haykırmış, henüz müşrik olan kardeşi Safvân:

-
Sus, ağzın kurusun, bana Hevâzinden biri hâkim olacağına Kureyş'den
biri olsun, diyerek kardeşini azarlamıştı? Uhud Savaşında öldürülen Ebû
Talha'nın oğlu Şeybe ise:

- Bugün Muhammed'den intikamım alınıyor, diyecek kadar ileri gitmişti. Mekke'de bile:

-
Muhammed ölmüş, ordusu dağılmış, Arablar eski dinlerine dönecekler,
diye söylentiler çıkmış, Rasûlüllah (s.a.s. ) kaymakam bıraktığı Attâb
b. Esîd:

- Muhammed ölmüşse, Allah bâkidir, şerîatı duruyor, diye halkı teskine çalışmıştı.


d) Rasûlüllah (s.a.s. )'in Metâneti ve Düşmanın Hezîmeti

İşte böylesine tehlikeli bir anda Hz. Peygamber (s.a.s.), metânetle yerinde durup, kaçıp dağılan müslümanlara:

-
Ey Allah'ın kulları! Buraya geliniz. Ben Allah'ın Peygamberiyim, bunda
yalan yok! Ben Abdülmuttalib'in torunuyum, diyordu.(340)

Sonra Rasûlüllah (s.a.s. )'in emriyle Hz. Abbâs gür sesiyle haykırdı:

-
"Ey Akabe'de bîat eden ensâr! Ey, Şecere-i Rıdvân altında, geri
dönmemek üzere bîat edip söz veren ashâb! Muhammed (s.a.s.) burada.
O'na doğru gelin.

Abbâs'ın
sesini duyanlar,, derhal "Lebbeyk, lebbeyk" diyerek geri dönüp
geldiler. Yâ Evs, Yâ Hazrec diye nidâ ederek bütün ensâr Rasûlüllah
(s.a.s. )'in etrâfında yeniden toplandılar. Savaş bütün şiddetiyle
yeniden başladı.(341)

Hz.
Peygamber (s.a.s.), Cenâb-ı Hakk'a zafer ihsân etmesi için duâ ettikten
sonra yerden bir avuç toprak alıp düşman üzerine savurdu. Düşmanlardan
bu topraktan gözüne isâbet etmeyen hiç kimse kalmadı.(342) Cenâb-ı
Hakk'ın yardımıyla düşman hezimete uğradı. Darmadağın olup,
kadınlarını, çocuklarını, hayvanlarını bırakıp kaçmağa başladılar.
Müslümanlar arkalarından kovalayıp, yetişebildiklerini öldürdüler veya
esir ettiler. Savaşı kazanmak üzere olan düşman, mağlup oldu; yenilmek
üzere olan Müslümanlar ise galip geldi. Savaşta müşriklerden ölenlerin
sayısı 70'i buldu, müslümanlardan ise 4 şehid vardı.

Kur'ân-ı Kerîm'de bu savaş şöyle anlatılmaktadır:

"(Ey
mü'minler), şüphesiz Allah size (Bedir, Hendek, Hudeybiye, Hayber ve
Mekke gibi) bir çok yerlerde ve Huneyn gününde yardım etti. O gün
Çokluğunuz size gurûr vermiş, böbürlendirmişti. Fakat bu çokluğun hiç
bir faydası olmamış, yeryüzü bütün genişliği ile başınıza dar gelmişti.
Sonra gerisin geriye dönüp kaçmıştınız. Bu hezîmetten sonra Allah,
Peygamberine ve mü'minlere sükûnet veren rahmetini indirdi,
görmediğiniz askerler (melekler) gönderdi, inkâr edenleri azâba
uğrattı. Kâfirlerin cezâsı işte budur." (et-Tevbe Sûresi, 25-26)




(338) et-Tevbe, Sûresi, 25-26

(339) Müslim, 3/1398 (Hadis No: 1775)

(340) el-Buhârî, 5/99; Müslim, 3/1400 (Hadis No: 1776); Tecrid Tercemesi, 10/353

(341) Müslim, 3/1398-1399 (Hadis No: 1775); İbn Hişâm, 4/87

(342) Müslim, 3/1402 (Hadis No: 1ş)


EVTÂS SAVAŞI

Huneyn'de bozguna uğrayan düşmanın bir kısmı, bu bölgedeki Evtâs
Vâdisi'nde toplandı. Bunların başında ihtiyar bir savaşçı olan Düreyd
b. Simme vardı. Bir kısmı da Sakif kabîlesiyle birlikte Tâif'e çekildi.
Bunların başında ise Hevâzin reisi Avfoğlu Mâlik bulunuyordu. Bunlar,
hazırlıklarını tamamlayıp yeniden savaşmak istiyorlardı. Bu sebeple
Rasûlüllah (s.a.s. ) Evtâs üzerine Ebû Mûsa'l-Eş'arî'nin amcası "Ebû
Âmir" komutasında bir birlik gönderdi.

Yapılan
savaşta Düreyd öldürüldü. Ebû Âmir de şehid oldu. Ebû Âmir, yaralandığı
zaman, kumandayı yeğeni Ebû Mûsa'l-Eş'arî'ye bırakmıştı. Ebû Mûsâ
savaşı kazandı. Birçok esir ve ganimetle geri döndü.(343)

Esirler
arasında Sa'd Oğulları Kabîlesi'nden Rasûlüllah (s.a.s. )'in süt
kardeşi "Şeymâ" da vardı. "Ben Peygamberin süt kardeşiyim" deyince, Hz.
Peygamber (s.a.s.)'e götürdüler. Rasûl-i Ekrem Şeymâ'yı görünce tanıdı.
Üzüntüsünden gözleri yaşardı. Hemen hırkasını serip üzerine oturttu,
hâl-hatır sorup ikrâmda bulundu. Bir köle, bir câriye, iki deve ve bir
mikdâr koyun vererek, isteği üzerine kabilesine gönderdi.(344)


6- TÂİF MUHÂSARASI (Şevvâl 8 H./Şubat 630 M.)

Huneyn
hezîmetinden sonra Sakif Kabîlesi, memleketleri olan Tâif'e
çekilmişlerdi. Hevâzin Kabîlesinin reisi Avf oğlu Mâlik de bunlarla
berâberdi. Huneyn Savaşı'nın kesin sonucunu almak için Tâif'te
toplananların da takibi gerekiyordu.

Hz.
Peygamber (s.a.s.), Hâlid b. Velîd'i bin kişilik öncü kuvvetle Tâif'i
muhâsara için gönderdi. Huneyn ve Evtâs'ta ele geçen ganimet ve
esirleri Mekke'ye yaklaşık 16 km. mesâfede "Ci'râne" denilen yerde
muhâfaza altına aldıktan sonra, kendisi de ordusuyla Tâif üzerine
yürüdü.

Tâif,
Mekke'nin güney doğusunda, etrâfı yüksek kale duvarlarıyla çevrili eski
bir şehirdi. Kale içinde bol miktarda erzâk ve silah depo edilmişti.
Muhâsara yirmi günden fazla sürdü. Müslümanlar ilk defa bu muhâsarada,
kale duvarlarını yıkmak için mancınık ve debbâbe denilen savaş
âletlerini kullandılar.(345) Bu âletleri müslümanlara Sel-mân-ı Fârisî
öğretmişti. Fakat kale duvarları çok sağlamdı. Tâifliler, duvarlar
üzerindeki siperlerden ok atarak kaleyi savunuyorlar, gedik açılmasına
imkân vermiyorlardı. Hatta, atılan oklarla 12 kişi şehid olmuştu. Bir
ara Hâlid b. Velîd mubâreze için er diledi. Tâifliler:

-
Sana karşı çıkabilecek kimsemiz yok, erzâkımız bitinceye kadar kaleyi
savunacağız. Sonra hep birlikte çıkıp ölünceye kadar çarpışacığız, diye
cevâp verdiler.

Tâiflilerin
erzâkları tükenip teslim olmaları veya kaleden çıkmaları uzun
sürecekti. Rasûlüllah (s.a.s). durumu, ashabı ile istişâre etti. Nevfel
b. Muâviye:

-
Tilki inine kapandı. Uzun müddet sıkıştırılırsa, mecbûr olup çıkar,
böyle bırakılsa da zarar gelmez, dedi.(346) Muhâsaranın uzamasında
yarar görülmedi. Rasûlüllah (s.a.s. ):

-
Allah'ım, Sakif'e hidâyet nasip et, onları bize gönder, diye duâ
etti.(347) Muhâsarayı kaldırıp, ganimetleri mücâhidlere dağıtmak üzere
Ci'râne'ye döndü. Tâifliler bir sene sonra (Hicretin 9'uncu yılında)
Medine'ye bir hey'et gönderip İslâm Dini'ni kabûl ettiklerini
bildirdiler.


(343) el-Buhârî, 5/101; Tecrid Tercemesi, 10/358 (Hadis No: 1629); İbn Hişâm, 4/97

(344) Tecrid Tercemesi, 7/134; İbn Hişâm, 100-101; Târih-i Din-i İslâm, 3/454

(345) İbn Hişâm, 4/126; Zâdü'l-Meâd, 2/462

Mancınık: Topun icâdından önce, kale duvarlarını dövmek için iri taş ve gülle atmakta kullanılan âlet.

Debbâbe:
Tahtadan bir iskelet üzerine kalın deri gerilerek yapılan bir savaş
âleti. İçine kale duvarlarını delecek askerler girip yavaş yavaş kale
duvarı dibine kadar yaklaşırlar ve bu siperin içinde duvarı delerlerdi.
Bu âlet, ilkel bir tank demekti.

(346) Zâdü'l-Meâd, 2/462; Tecrid Tercemesi, 10/365 (Hadis No: 163)
(347) Zâdü'l-Meâd, 2/463; İbn Hişâm, 4/131

----------------------------------------


Forum Kuralları | S.S.S |Yönetim Ekibi
Sayfa başına dön Aşağa gitmek
http://sementafan.blogspot.com/
SEMENTA
YÖNETİCİ
YÖNETİCİ
avatar

Kadın
Mesaj Sayısı : 4694
Doğum tarihi : 15/12/87
Yaş : 30
Location : Gevezeçiçek
İş/Hobiler : Yayın Editörü/MÜZİK
Lakap : tatlı cadı
Kayıt tarihi : 23/07/07
Aldığı Övgü Aldığı Övgü : 42

karakter kağıdı
Healt:
10/10  (10/10)
Exp:
200/200  (200/200)
tuttuğu takım: BEŞİKTAŞ BEŞİKTAŞ
MesajKonu: Geri: Hz. MUHAMMED (sav) Hayatı   2010-01-05, 02:21

ESİRLER VE GANİMETLER

Huneyn ve Evtâs Savaşlarında, kadın erkek 6 bin esir, 24 bin deve, 40
bin okiyye (yaklaşık 5 ton) altın ve gümüş ve pek çok kıymetli eşyâ ele
geçmiş, bunlar Ci'râne'de toplanmıştı. (348) O zamana kadar hiçbir
savaşta bu kadar çok esir ve ganimet ele geçmemişti. Özellikle yeni
Müslüman olmuş bedevî Araplar, Huneyn zaferinin ilk gününden itibâren,
ganimet mallarını paylaştırılmasını istemişlerdi. Rasûlüllah (s.a.s.)
ise bu mürâcaatlara:

- Tâif'ten döndüğümüzde, diye cevâp vermişti.

a) Esirlerin Serbest Bırakılması

Rasûl-i
Ekrem (s.a.s.) Tâif'ten Ci'râne'ye döndükten sonra esirleri ve ganimet
mallarnı hemen paylaştırmadı. Esirleri kurtarmak üzere Hevâzinlilerin
müracaatlarını bekledi.(349) Yeni müslüman olan bedevîler ise,
kendilerine bir an önce ganimetlerin verilmesi için
sabırsızlanıyorlardı.(350)

Nihâyet,
Hevâzin Kabîlesinden 14 kişilik bir hey'et geldi. Bunların çoğu bu
esnâda müslüman olmuşlardı. Aralarında Rasûlüllah (s.a.s.)'in süt
annesi Halîme'nin mensûb olduğu Sa'doğulları'nın temsilcileri de vardı.


- Yâ Rasûlallah,
biz asâlet ve aşîret sâhibi kimseliriz, başımıza geleni biliyorsunuz,
dediler; esirlerin ve ganimet mallarının geri verilmesini istediler.
İçlerinden Hz. Peygamber (s.a.s.)'in süt amcası Zübeyr:

-
Ey Allâh'ın Rasûlü, esir kadınlar arasında süt halalarınız, süt
teyzeleriniz de var. Onlar sana çocukluğunda hizmet ettiler. Sen ise
yardım için başvurulacak insanların en hayırlısısın... dedi.(351)
Rasûlüllah (s.a.s.) onları dinledikten sonra:

-
Ben sizi bugüne kadar bekledim. Siz çok geç kaldınız. Halk etrâfımda,
ganimetlerin paylaştırılmasını bekliyor. Şimdi siz ikisinden birini
tercih edin. Kadınlarınızı ve çocuklarınızı mı istersiniz, yoksa
mallarınızı mı? diye sordu. Hey'et:

- Elbette kadınlarımızı ve çocuklarımızı isteriz. Âile şerefini hiç bir şeyle değişmeyiz, dediler. Rasûl-i Ekrem (s.a.s.):

-
Bana ve Abdülmuttalib oğullarının payına düşen esirler serbesttir,
onları size bağışladım, buyurdu. Diğerlerinin de serbest bırakılması
için, namazdan sonra, kendisini şefâatçi kılarak, müslamanlardan
istemelerini söyledi. Hevâzin hey'eti, Rasûlüllah (s.a.s.) 'in
öğrettiği gibi yaptılar: Öğle namazından sonra ayağa kalkıp:

-
Biz, Rasûlüllah (s.a.s.)'i şefâtçi kılarak, Müslüman kardeşlerimizden,
kadınlarımızı ve çocuklarımızı bağışlamalarını istiyoruz, dediler.
Gönülleri coşturacak sözler söylediler. Rasûlüllah (s.a.s.) Cenâb-ı
Hakk'a hamd ve sena ettikten sonra:

-
Ashâbım, bana ve Abdülmuttalib oğullarının payına düşen bütün esirleri
ben serbest bıraktım. İçinizden, kardeşlerinizin gönlünü hoş etmek,
karşılığını Allah'dan almak isteyenler de böyle yapsın. Bedelsiz vermek
istemeyenlere ise, Cenâb-ı Hakk'ın ihsân edeceği ilk ganimetten (her
bir esir için 6 deve) vereceğim, buyurdu.

Bütün müslümanlar:

-
Biz de hissemize düşeni, Rasûlüllah (s.a.s.)'a bağışladık, diye
bağrıştılar. Böylece 6 bin esir bir anda kurtulmuş oldu.(352) İnsanlık
târihinde bu olayın benzerini göstermek mümkün değildir. Bu büyüklük
karşısında Hevâzin Kabîlesi toptan Müslüman oldu.

Bu esnâda, kabîle reisi Mâlik Tâif'teydi. Hz. Peygamber (s.a.s.) Hevâzin heyetine:

-
Eğer Mâlik, gelir de Müslüman olursa,bütün âilesi ve mallarından başka
ayrıca 100 de deve veririm, buyurdu. Mâlik bu heberi duyunca, gelip
Müslüman oldu. Çocuklarıyla birlikte, bütün mallarını ve 100 deveyi
alarak kabîlesine döndü. Rasûlüllah (s.a.s.) onu kabîlesine âmil (zekât
toplama memuru) tâyin etti.(353)


b) Ganimetlerin Taksimi

Esirlerin hürriyete kavuşmasından sonra sıra ganimetlerin taksimine geldi. Esâsen Bedevîler:

-
Artık bizim de deveden, davardan hakkımızı ver, diye taşkınlık
yapıyorlar, Rasûlüllah (s.a.s.) 'ın peşini bırakmıyorlardı. Rasûl-i
Ekrem bunlara hitâben:

-
Ey nâs! Ne diye sabırsızlanıyorsunuz? Ganimet davarları, şu vâdinin
ağaçları sayısınca bile olsa, dağıtacağım. Sonra yanındaki deveden
aldığı bir tüyü parmaklarının arasında göstererek:

-
Benim sizin ganimetlerinizle, değil bir deve, şu tüy kadar bile ilgim
yok. Aldığım beşte bir hisse de gene size (fakirlerinize)
sarfolunmaktadır. İğne-iplik bile olsa, aldığınız her şeyi teslim
ediniz. Çünkü kıyâmet gününde en büyük ar ve azâb vesîlesidir,
buyurdu.(354) Sonra ganimet mallarını dağıtmağa başladı.

Ganimetler
beşe bölündü. Bir hisse Beytü'l-mâl için ayrıldı, dördü mücâhitlere
paylaştırıldı. Beytü'l-mâl hissesinin tasarrufu (harcama yetkisi)
Rasûlüllah (s.a.s.) 'e âitti.(355)


c) Müellefe-i Kulûb

Rasûlüllah
(s.a.s.) , Mekke'nin fethinden sonra müslüman olmuş olan Kureyş ileri
gelenlerine ganimetten paylarına düşenden ayrı olarak, Beytü'l-mâl
hissesinden de bol mikdârda bağışda bulundu. Bunlar uzun yıllar,
Rasûlüllah (s.a.s.)'a düşmanlık hareketinin öncülüğünü yapmışlar,
Mekke'nin fethinden sonra çâresiz müslüman olmuşlardı. Ancak gönülleri
İslâm'a ısınmamıştı. Bunca yıl İslâm düşmanlığı yaptıktan sonra, bir
anda bütün kalbiyle Müslümanlığı benimseyivermek kolay bir iş değildi.
Kur'ân-ı Kerîm, bu gibilere "el-müellefetü kulûbühüm" adını vermekte,
gönüllerinin kazanılması, İslâm'a ısındırılması için bunlara zekât
verilebileceğini bildirmektedir.(356) Rasûlüllah (s.a.s.) bunları
İslâm'a ısındırmak istedi. Çünkü bunlar nüfûzlu ve itibârlı kimselerdi,
halk üzerindeki tesirleri büyüktü. Samîmî müslüman oldukları takdirde,
kendilerinden faydalı hizmetler beklenebilirdi.

"Müellefe-i
kulûb" denilen bu kimselerin sayısı, 30 kadardı. Rasûlüllah (s.a.s.)
bunların bir kısmına 100'er deve ile münâsip miktâr gümüş verdi. Ebû
Süfyân ile oğlu Muâviye, Ebû Cehil'in oğlu İkrime, Amr oğlu Süheyl,
Ümeyye oğlu Safvân, Ebû Talha oğlu Şeybe bunlardandır. Diğer kısmına
ise, durumlarına göre 50'şer veya 40'ar deve, uygun mikdarda gümüş
verildi.(357)


d) Ensâr'dan bir Kısım Gençlerin Yakışıksız Sözleri

Müellefe-i
kulûb'a yapılan bu bağışlar, imânı zayıf olanları İslam'a ısındırmak,
henüz imân etmemiş olanların, gerçek müslüman olmalarını sağlamak
içindi.(358)

Ancak, Rasûlüllah (s.a.s.)'in bu yüksek düşüncesini ensârdan bazı gençler kavrayamamıştı. Kendi aralarında:

-
Cenâb-ı Hak, Rasûlüne hayır ihsan buyursun, artık kendi kavmine
kavuştu. Henüz kılıçlarımızdan Kureyş kanı damlarken, bizi bırakıp
bütün ganimeti onlara verdi.(359) Savaş gibi zor işler olunca biz
çağrılıyoruz, ganimete ise başkaları...(360) gibi sözlerle yakışıksız
dedi-kodular yaptılar. Hatta münafıklardan biri:

- Bu taksimde Allah rızası gözetilmedi, demişti. (361/1)

Rasûlüllah
(s.a.s.) bu tür dedi-koduları duyunca son derece üzüldü. Hemen Ensâr'ın
toplanmalarını emretti. Allah'a hamd ve senâdan sonra:

-
Ey Ensâr Cemâti! Siz yolunu şaşırmış müşriklerdiniz. Allah size benimle
doğru yolu göstermedi mi? Siz tefrikaya düşmüş, birbirinize düşman
olmuştunuz. Allah, benim hicretimle sizi kaynaştırmadı mı? Siz fakir
idiniz. Cena-ı Hakk, benim aranıza gelmemle sizi refâha kavuşturmadı
mı? Rasûlüllah (s.a.s.) sordukça ensâr:

- Bütün minnet, Allah ve Rasûlüne, bütün minnet Allah ve Rasûlüne, diye cevap verdiler.(361/2). Rasûlüllah (s.a.s.) devâmla:

-
Ey Ensâr! Siz isteseydiniz, şöyle de cevâp verebilirdiniz: "Seni kavmin
yalanlamıştı. Bize hicret ettin, biz seni tasdik ettik. Seni kavmin
terk etmişti, biz sana yardım ettik. Seni kavmin kovmuştu, biz seni
bağrımıza bastık. Sen yoksuldun, biz seni malımıza ortak ettik... Böyle
söyleseydiniz, doğru söylemiş olurdunuz, ben de sizi tasdik
ederdim.(362)

Ey Ensâr! Bu ne sözdür ki tarafınızdan söylenmiş, bana kadar ulaşmıştır? buyurdu. Ensârın ileri gelenleri:

-
Ey Allah'ın Rasûlü, bizim büyüklerimizden hiç biri, sizi üzecek hiçbir
söz söylememiştir. Yalnız bazı gençlerimiz, bu sözleri söylemişlerdir,
dediler. Bunun üzerine Rasûlüllah (s.a.s.) :

-
Kureyşten bazı kimselere dünyalık verdim, bunlar küfür ve şirk zamanına
yakın olduklarından, böylece kalblerini İslâm'a ısındırmak istedim. Ey
Ensâr! Herkes aldığı mallarla, koyun ve develerle evlerine dönerken,
siz de Peygamberinizle dönmeğe razı olmaz mısınız? Allah'a yemin ederim
ki, Sizin Peygamberle Medine'ye dönmeniz, onların ganimet mallarıyla
evlerine gitmesinden çok daha hayırlıdır, buyurdu. Ensâr yaşlı
gözlerle:

- Râzıyız yâ Rasûlallah, biz yalnız Seninle dönmek isteriz, diye heyacânla bağrıştılar.(363) Rasûlüllah (s.a.s.) devamla:

-
Eğer hicret fazileti olmasaydı, ben ensârdan bir fert olmak isterdim.
Bütün insanlar açık bir vâdiye, ensâr ise dar bir dağ yoluna girse, ben
ensâr'ın yolunu seçer, onlarla beraber giderdim. Ey Ensâr! Siz benden
sonra, hakkınızın çiğneneceği günler de göreceksiniz. Sabrediniz ki,
Kevser havzı başında bana kavuşasınız, buyurdu.(364)


e) Ci'râne Umresi ve Medine'ye Dönüş

Ganimetlerin
dağıtılmasından sonra, Rasûlüllah (s.a.s.) Ci'râne'de ihrâma girdi.
Mekke'ye inip umre yaptı. Esîd oğlu Attâb'ı Mekke'ye Vâlî tayin etti .
Muâz b. Cebel'i de Mekkelilere İslâmî hükümleri öğretmek üzere bıraktı,
ordusuyla birlikte Zilkade ayında Medine'ye döndü.

Çıkışı ile Medine'ye dönüşü arasında 2 ay 16 gün geçmişti.


(348) Zâdü'l-Meâd, 2/443; Tecrid Tercemesi, 7/128 ve 10/372

(349) el-Buhârî, 4/54 ve 5/99

(350) Tecrid Tercemesi, 7/135 ve 10/370-372 (Hadis No: 1634)

(351) İbn Hişâm, 4/ 131; Zâdü'l-Meâd, 2/445; Tecrid Tercemesi, 7/33

(352)
Bkz. el-Buhârî, 3/62; Nesâi, Sünen, 6/263 (K. Hibe, 1); Tecrid
Tercemesi 7/128 (Hadis No: 1040); İbn Hişâm, 4/131-132; Zâdü'l-Meâd,
2/445

(353) İbn Hîşâm, 4/133-134; Tecrid Tercemesi, 7/141

(354) İbn Hişâm, 4/134; Nesâi, Sünen, 6/264 (K. Hibe:1)

(355) el-Enfâl Sûresi, 41

(356) et-Tevbe Sûresi, 60

(357) İbn Hîşâm, 4/135-136; Tecrid Tercemesi, 7/137 ve 8/506

(358) Tecrid Tercemesi, 8/509 (Hadis No: 1299); Gerçekten bu bağışların hemen tesiri görülmüştür. Ebû Süfyân:

"Anam
babam sana fedâ olsun, bu ne büyük lütuf ve cömertlik, yâ Rasûlallah,
Allah için sen sulh zamanında da, savaş zamanında da kerîmsin..."
demişti.

Bu sırada vâdide en iyi cins 100 kadar deve dolaşmaktaydı. Ümeyye oğlu Safvân onlara bakarak:

Ne
kadar güzel, demişti. Safvân henüz Müslüman değildi. Mekke'nin
fethinden sonra, karâr verebilmek için iki ay mühlet istemiş,
Rasûlüllah (s.a.s.), dört ay mühlet vermişti. Hz. Peygamber (s.a.s.),
Safvan'ın develere imrendiğini görünce:

-Haydi onlar da senin olsun, buyurdu. Safvân:

-Bu
derece lütuf ve cömertlik ancak peygamberde bulunabilir, diyerek
verilen süreyi beklemedi, derhal Müslüman oldu. (Târih-i Din-i İslâm,
3/459)

(359)
el-Buhârî, 4/59, 4/221 ve 5/104; Tecrid Tercemesi, 8/509 (Hadis No:
1300), 10/8 (Hadis No:1520 nin izahı) ve 10/371-373 (Hadis No: 1635);
Müslim, 3/733 K. ez-Zekât, B. 46.(Hadis No: 132/1059)

(360) el-Buhârî, 5/106; Müslim, 2/736, K. ez. Zekât, B. 46 (Hadis No: 135/1059)

(361/1) el-Buhârî, 5/106; Tecrid Tercemesi, 8/505 (Hadis No:1296), 8/513 (Hadis No: 1303) ve 10/373

(361/2) el-Buhârî, 5/104; Tecrid Tercemesi, 10/373-374; Müslim 2/738, K. ez-Zekât, (Hadis No: 139/1061)

(362) İbn Hişâm, 4/152; Tecrid Tercemesi 7/138-140 (Hadis No: 1040'ın izâhı) ve 10/374; İbnü'l-Esîr, el-Kâmil, 2/271

(363) el-Buhârî, 5/104-105; Tecrid Tercemesi, 7/139-141 ve 10/374-376; Müslim 2/736 (Hadis No: 135/1059)

(364) el-Buhârî, 4/İ ve 5/104; Tecrid Tercemesi, 10/9 (Hadis No: 1520) ve 10/375-

----------------------------------------


Forum Kuralları | S.S.S |Yönetim Ekibi
Sayfa başına dön Aşağa gitmek
http://sementafan.blogspot.com/
SEMENTA
YÖNETİCİ
YÖNETİCİ
avatar

Kadın
Mesaj Sayısı : 4694
Doğum tarihi : 15/12/87
Yaş : 30
Location : Gevezeçiçek
İş/Hobiler : Yayın Editörü/MÜZİK
Lakap : tatlı cadı
Kayıt tarihi : 23/07/07
Aldığı Övgü Aldığı Övgü : 42

karakter kağıdı
Healt:
10/10  (10/10)
Exp:
200/200  (200/200)
tuttuğu takım: BEŞİKTAŞ BEŞİKTAŞ
MesajKonu: Geri: Hz. MUHAMMED (sav) Hayatı   2010-01-05, 02:21

IX-HİCRETİN DOKUZUNCU YILI

ELÇİLER YILI (Senetü'l-vüfûd)


"Allah'ın yardımı
ve zafer günü gelip,insanların akın akın Allah'ın dînine girdiklerini
görünce; Rabbını överek tesbih et; O'ndan bağışlanma dile. Çünkü O,
tevbeleri dâima kabûl edendir".

(en-Nasr Sûresi, 1-3)

Arabların,
Hz. İbrâhim'in soyundan gelmeleri ve Kâbe'nin muhâfızı olmaları
sebebiyle Kureyş'e büyük saygı ve bağlılıkları vardı. Hudeybiye Barış
Anlaşmasıyla, Kureyş tarafından Müslümanların siyâsi varlığı tanınınca,
Arap kabîleleri Medine'ye sefâret hey'etleri göndermeğe başlamışlardı.
Hicretin 8'inci yılında, puta tapıcı müşrik Arapların din merkezi olan
Mekke fethedilmiş, Kureyş Kabîlesi Müslüman olmuştu. Bunun Araplar
üzerindeki tesiri çok büyük oldu. Müslümanlığın önünde hiç bir kuvvetin
duramayacağını anladılar. Artık, Arabistanın her tarafında Müslümanlık
sür'atle yayılıyordu. Arabistanın çeşitli bölgelerinde yaşayan
kabîleler, Müslüman olmak veya Müslüman olduklarını bildirmek ve kabûl
ettikleri İslâm Dini'nin esâslarını öğrenmek üzere, Hz. Peygambere
heyetler gönderdiler. Bunların sayısı 70'i aşmaktadır. İlk hey'et,
Hevâzin Kabilesi'nden Hicreti 8'inci yılında gelmişti. Son heyet ise,
Yemen'deki Neha� Kabilesi'nden, Hicretin 11'inci yılı Şevval ayında
gelen hey'ettir. Söz konusu sefâret hey'etlerinin çoğu, hicretin 9'uncu
yılında gelmiştir. Bu yüzden hicretin 9'uncu yılına "Senetü'l-vüfûd"
(Elçiler yılı) denilmiştir.

Rasûl-i
Ekrem, kendisine gelen bu sefâret hey'etleriyle bizzât ilgilenir,
onlara ikrâmda bulunur, her kabîlenin hâline ve âdetlerine göre onlarla
konuşurdu. Ayrılırken de münâsib hediyeler verir, Müslümanlığı öğretmek
üzere onlara yetişkin öğretmenler, mürşidler gönderirdi. Rasûlüllah
(s.a.s.) bu mürşidlere:

- Kolaylaştırın, güçleştirmeyin. Müjdeleyin, korkutup nefret ettirmeyin (365), diye tenbihde bulunuyordu.


Necrân Hey'eti

Necrân,
Yemen tarafında, Mekke'ye 7 konak mesâfede, ahâlisi Hıristiyan olan
büyük bir şehirdi. Rasûlüllah (s.a.s.) Necrân Hıristiyanlarına bir
mektup gönderip, ya Müslüman olmalarını, yahut da cizye vermelerini
istemişti.(366) Bunun üzerine emirleri Abdülmesih Âkıb'ın riyâsetinde
Medîne'ye 14 kişilik bir hey'et gönderdiler. Hey'ette, en büyük
âlimleri Ebu'l-Hâris ile kardeşi Kürz b. Alkame de vardı. Hz. İsâ
hakkında Rasûlüllah (s.a.s.)'le tartışmaya girdiler. Rasûlüllah
(s.a.s.) onlara:

-
Gelin, çocuklarımız, kadınlarımız, hepimiz bir yerde toplanalım, Sonra,
"Allah'ın lâneti yalancıların üzerine olsun," diye duâ ve niyâzda
bulunalım, var mısınız, dedi.(367) Necrânlılar korktular, bu teklife
yanaşmadılar. Cizye vermeği kabûl edip ayrıldılar.

Râhib Ebu'l-Hâris, kardeşi Kürz ile konuşurken:

- Yemin ederim ki, beklediğimiz ümmî peygamber budur.

- O halde neden bunu açıkça söyleyip ona uymuyorsun?

-
Sebebi, bizimkilerin yaptıkları. Bize mevki, şeref ve servet verdiler.
Eğer Müslüman olursam., bunların hepsini alırlar.(368) Kürz, bu
konuşmayı gizli tuttu, daha sonra müslüman olunca açıkladı


2- ŞÂİR KÂ'B'IN İSLÂM'I KABÛLÜ


Kâ'b,
İslâm'dan önce (câhiliye döneminde) şiirleri Kâbe duvarlarına asılan
"Mualleka" şâirlerinden Züheyr'in oğludur. Kâ'b da babası gibi güçlü
bir şâirdi. Fakat devâmlı olarak Hz. Peygamber (s.a.s.) ve İslamiyeti
hicvederdi. Bu yüzden Raûlüllah (s.a.s.)'in "yakaladığınz yerde
öldürün" dediği kimseler arasında bulunuyordu.

Mekke
fethedilince, Tâif'e kaçmıştı. Tâif halkı da Müslüman olunca, sığınacak
yer bulamadı. Kardeşi Büceyr daha önce Müslüman olmuştu. Kâ'b'a bir
mektup yazdı. Rasûlüllah (s.a.s.) 'in, Müslüman olup af dileyenleri
bağışladığını anlattı. Medine'ye gelip Müslüman olmasını öğütledi.
Başka kurtuluş yolu yoktu.

Kâ'b
Rasûlüllah (s.a.s.) 'i öven bir şiir hazırlayıp gizlice Medineye geldi.
Sabah namazında Mescide gidip Rasûlüllah (s.a.s.)'le birlikte sabah
namazını kıldı. Namazdan sonra Rasûlüllah (s.a.s.) 'in önünde diz
çökerek oturdu:

- Yâ Rasûlallah, Kâ'b, geçmişine tevbe ederek Müslüman oldu. Huzûrunuza getirsem, onu affeder misiniz? diye sordu.

- Evet, diye cevâb alınca kendini tanıttı.

-
Kâ'b bin Züheyr benim, dedi. Ensârdan biri üzerine atılıp hemen Kâb'ı
öldürmek istedi. Fakat Hz. Rasûlüllah (s.a.s.) izin vermedi.

- O, tevbe etti, Müslüman olarak geldi, buyurdu. Bunun üzerine Ka'b önceden hazırladığı kasidesini okumağa başladı.(369)

"Rasûlüllah,
her şeyin kendisiyle aydınlandığı bir nurdur, Şerri kesip atmak için
çekilmiş Allah'ın kılıçlarından biridir." anlamındaki beyitler Rasul-i
Ekrem (s.a.s.)'in pek hoşuna, gitmişti. Hemen bürdesini (hırkasını)
çıkarıp, şâire giydirdi. Bu yüzden bu şiir "Kaside-i Bürde" adıyle
şöhret buldu. (370)


3- HATEM TÂÎ'NİN KIZI


Tay
kabîlesi, Müslümanlara karşı düşmanca bir tavır içinde bulunuyordu.
Rasûlüllah (s.a.s.) 150 kişilik bir kuvvetle Hz. Ali'yi bu kabîle
üzerine gönderdi. Hz. Ali ansızın Tay kabîlesine vardı. Burada bulunan
puthaneyi yıkıp putu kırdı. Bir çok esir ve ganimetle Medine'ye döndü.
Kabîle reisi meşhûr Hâtem Tâî'nin oğlu Adiyy ise Sûriye'ye kaçtı.

Esirler arasında Hatem Tâî'nin kızı da vardı. Hz. Peygamber (s.a.s.)'e:

-
Yâ Rasûlallah, babam öldü, kardeşim kaçtı, fidye ödeyebilecek bir şeyim
yok. Babam cömert bir insandı, kabîlesinin ulusuydu. Esirleri kurtarır,
fakirleri doyurur felâkete uğrayanlara yardım ederdi. Kimseyi boş
çevirmez, isteğini reddetmezdi. Kurtulmam için ben de sana sığınıyorum,
dedi.

Rasûlüllah
(s.a.s.) onu serbest bıraktı. Elbise ve yol harçlığı vererek, Sûriye'ye
kardeşinin yanına gönderdi.(371) Kız kardeşi, Adiyy'e Hz. Peygamber
(s.a.s.)'in fazilet ve âlicenablığını anlatınca o da Medine'ye gelip
Müslüman oldu.


4- TEBÜK GAZVESİ (Recep 9 H./Eylül 630 M.)


"Yakın
bir kazanç ve normal bir yolculuk olsaydı, sana uyarlardı. Fakat
çıkılacak yol, onlara uzak geldi. Kendilerini helâk ederek, "gücümüz
yetseydi sizinle beraber çıkardık," diye Allah'a yemin edeceklerdir.
Allah, onların yalancı olduklarını elbette biliyor."

(et-Tevbe Sûresi, 42)


Tebük,
Medine'nin 14 konak kuzeyinde, Medine ile Şam'ın ortasında bir
kasabadır. Buraya kadar gelindiği için bu sefere "Tebük Gazvesi"
denilmiştir. Rasûlüllah (s.a.s.)'in bizzât katıldığı en son gazvedir.
Tebük Seferinde savaş olmamış, fakat pek çok güçlük yenilerek kuvvetli
bir ordu hazırlanmış, koca Bizans imparatorluğuna meydân okurcasına,
askerî ve siyâsî büyük başarılar elde edilmiştir.


a) Gazvenin Sebebi

Hıristiyanlığın
temsilcisi olan Bizans İmparatorluğu, Arabistan'ı işgal etmek
hevesindeydi. Bunun için, Sûriye'de ve Arabistan'ın kuzeyinde bulunan
Hıristiyan Arapları, Müslümanlara karşı savaşa hazırlıyordu.
Müslümanlığın Araplar arasında sür'atle yayılmağa başlaması,
Hıristiyanların taassubunu körüklüyordu.

Bu
sırada Medine'ye yağ tâcirleri gelmişti. Bizans İmparatorluğunun
Gassan, Lahm, Cüzâm... gibi kabîlelerle işbirliği yaparak, Müslümanlara
karşı büyük bir hazırlık içinde olduğunu haber verdiler. Rasûlüllah
(s.a.s.) esâsen bu bölgeden emîn değildi. Sûriye ve Şam tarafından
yapılacak bir baskından endişe etmekteydi. Bu haber üzerine hemen
Bizans'a karşı seferberlik ilân etti.

b) Sefer Hazırlığı

Yol
uzun, düşman kuvvetliydi. Üstelik, yaz mevsiminin en sıcak günleriydi.
Kuraklık yüzünden kıtlık vardı. Hurmalar olgunlaşmış, hasat mevsimi
gelmişti. Bu mevsimde hurma gölgelerini bırakıp, aç susuz uzun bir
yolculuğu göze almak, gerçekten zordu. Nitekim, bu seferin yapıldığı
günlere Kur'an-ı Kerim'de "sâatü'l-usre" (güçlük zamanı)
denilmiştir.(372) Kur'ân-ı Kerîm'deki bu deyimden alınarak, bu sefere
"Gazvetü'l-usre", orduya da "Ceyşü'l-usre" adı verilmiştir.

Rasûlüllah
(s.a.s.) sefer hazırlığı yaparken, düşmanın haber almaması için,
maksadını gizli tutar, seferin nereye yapılacağını açıklamazdı. Bu
seferde, gidilecek yer uzak, yolculuk zordu. Askerin buna göre
hazırlanması için Rasûlüllah (s.a.s.) Bizans üzerine gidileceğini
açıkça bildirdi. Bütün kabîlelere ve Mekke'ye haber gönderip gönüllü
mücâhidlerin Medine'de toplanmalarını istedi.

Münâfıklar
ilk anda yan çizdiler. Akla, hayâle gelmedik bahâneler uydurup sefere
katılmamak için izin istediler.(373) Bunlarla da kalmayıp sefere
katılacak müslümanları caydırmaya çalıştılar.(374) Ubey oğlu Abdulllah:


- Muhammed
Bizans'ı ne sanıyor. O'nun ashâbıyla birlikte esir düşeceğini gözümle
görmüşcesine biliyorum, diyordu.(375) Bedevîlerden bir kısmı da mâzeret
uydurup izin istemişlerdi. (376) Hâlis Müslümanlar arasında bile,(377)
bu meşakkatli yolculuğu göze almayıp ağır davrananlar ve sefere
katılmayanlar (378) olmuştu.

Fakat
başta Rasûlüllah (s.a.s.) olmak üzere ashâbın azim ve gayreti bütün
engelleri yendi. Etraftaki kabîlelerden gelen akın akın mücâhidler,
Medine'de toplanmağa başladı. Kısa zamanda 30 bin kişilik büyük bir
ordu toplandı. Bunun 10 bini atlı, 12 bini develiydi. Kıtlık sebebiyle
askerin bir çoğunun techizâtı tam değildi. Rasûlüllah (s.a.s.)
zenginlerin ordu için bağışta bulunmasını istedi. Herkes elinden
geldiğince bağış yaptı. Kadınlar bilezik ve küpe gibi ziynet eşyalarını
verdiler. Hz. Ebû Bekir, malının tamâmını; Hz. Ömer yarısını
bağışladı.(379) En büyük bağışı ise Hz. Osman yaptı: Bütün silah ve
teçhizâtıyla birlikte 300 deve ile bin dinâr altın.(380) Bu büyük
bağışı sebebiyle Hz. Peygamber ellerini açıp:

"Allah'ım , ben Osman'dan râzıyım, Sen de razı ol," diye duâ etmişti".(381)

Yapılan
bağışlarla silah ve bineği olmayan fakir mücâhidler teçhiz edildi.
Sefere katılmak istedikleri halde, binek ve azık bulamayanlar da vardı.
Bunlardan 7 kişi Rasûlüllah (s.a.s.)'a gelerek:

- Ey Allah'ın Rasûlü, gazaya gitmek istiyoruz, fakat yiyecek azığımız, binecek devemiz yok, demişlerdi. Rasûl-i Ekrem:

-
Sizi bindirecek deve kalmadı, deyince ağlayarak ayrılmışlardı(382) Bu
sabeple bunlara "Bekkâûn" (yani ağlayanlar) ünvanı verilmişti.(383)
Daha sonra bunlara da binek temin edildi.(384)

Rasûlüllah
(s.a.s.) Recep ayında bir perşembe günü Medine'den çıktı.(385)
Ordugâhını, Medine dışında "Seniyyetü'l-vedâ" denilen ayrılık
tepe'sinde kurdu. Hz. Ali'yi Medine'de kaymakam (vekil) bıraktı. Herkes
sefere çıkarken Medine'de oturmak, Hz. Ali'ye ağır geliyordu. Hemen
silahlanıp yola çıktı. Ordu Seniyyetü'l-vedâ'dan ayrılmadan yetişti.

- Beni kadınlar ve çocuklar içinde mi bırakıyorsun? dedi. Rasûlüllah (s.a.s.):

-
Yâ Ali, bana nisbetle sen, (Tur'a giderken) Musâya nisbetle Harûn'un
yerinde olmağa razı değil misin? Şu kadar ki, benden sonra Peygamber
yoktur(386), buyurdu. Hz. Ali de Medine'ye döndü.

c)Münâfıkların Tutumu

Ordu,
seniyyetü'l-vedâ'dan hareket edince, münâfıkların bir kısmı, reisleri
Abdullah b. Übeyy ile geri döndü. Sefere katılanlar, yolculuk sırasında
da bozguncu tutumlarını sürdürdüler. Bir konaklama sırasında
Rasûlüllah'ın (s.a.s.) devesi Kasvâ kaybolmuştu. Münâfıklardan Zeyd b.
Ebî Salt:

-
Tuhaf şey, Muhammed peygamberim der, göklerden haber verir, oysa
devesinin nerede olduğunu bilmiyor, demişti. Bu küstahça sözleri
Rasûlüllah (s.a.s.) duyunca:

-
Vallahi, ben yalnızca Allah'ın bana bildirdiklerini bilirim. Allah bana
şimdi bildirdi. Kasvâ, şu iki dağın arkasındaki vâdîde yuları bir ağaca
dolanıp kalmıştır. Haydi, oradan getirin, buyurdu.(387)

Münâfıkların
yaptıkları bütün bu mel'anetler, çevirdikleri dolaplar, sefer esnâsında
günü gününe inen Kur'ân ayetleriyle teşhir edilmiştir.(388)
Münâfıkların iç yüzleri ve kirli çamaşırları apaçık ortaya çıktığı için
Tebük Seferi'ne "Gazve-i fâdıha" (Rüsvaylık gazvesi) de denilmiştir.


d) Tebük'ten Dönüş

Uzun
ve meşakkatli bir yolculuktan sonra Tebük'e varıldı. Fakat gerek
Bizans, gerekse Arap kabîlelerinde hiç bir harekete rastlanmadı. 30 bin
kişilik muazzam Müslüman ordusu Hıristiyan Arap kabîlelerini
yıldırmıştı. Medine'ye gelen haberlerin asılsız olduğu anlaşıldı. İslâm
ordusunun kuvvet ve azameti gösterilmiş, maksat hâsıl olmuştu. Bu
yüzden daha fazla ileriye gitmeğe lüzûm görülmedi. Rasûlüllah (s.a.s.)
Tebük'de bulunduğu esnâda o bölgede bulunan Eyle, Cerbâ, Ezruh,
Dûmetü'l-cendel gibi bazı küçük Hıristiyan beylikleriyle anlaşmalar
yaptı. Bu beylikler yıllık cizye ödeyerek İslâm hâkimiyetine girmeği
kabûl ettiler. Müslümanlar, Tebükte 20 gün kaldıktan sonra Ramazanın
ilk günlerinde Medine'ye döndüler.


e) Mescid-i Dırârın Yaktırılması


Münâfıklar,
Kubâ Mescidi'nin yakınında bir mescid yaptılar. Maksatları, Kubâ
Mescidi'nin cemâatini bölmek, Müslümanlar arasına ayrılık sokmaktı.
Münâfıklardan bir hey'et Tebük seferinden dönerken Rasûlüllah
(s.a.s.)'ı karşıladılar. Yaptıkarı mescidde namaz kılmasını ricâ
ettiler. Ancak bu esnâda, Tevbe Sûresi'nin 107-108'inci âyetleri indi.
İbâdet için değil, fitne ve fesât ocağı olarak yapılan bu binada
Rasûlüllah (s.a.s.)'ın namaz kılmasına izin verilmedi. "Sakın bunların
mescidinde namaz kılma".(389) buyruldu. Rasûlüllah (s.a.s.) Medine'ye
dönünce, Mâlik b. Dühşem ile Ma'n b. Adiyy'e hemen bu mescidi yıkıp
yakmalarını emretti. Onlar da derhal Rasûlüllah (s.a.s.) 'in emrini
yerine getirdiler.(390)

İki ay kadar sonra, münâfıkların başı olan Übeyy oğlu Abdullah öldü. Müslümanlar da onun kötülüklerinden kurtulmuş oldular.


f) Medine'ye Giriş


Rasûlüllah
(s.a.s.)'in ordusu ile birlikte dönmekte olduğu Medine'de duyulunca,
bütün halk, kadınlar ve çocuklar sokaklara döküldü. Şiirler ve
neşîdeler söyleyerek, orduyu Seniyetü'l-vedâ'da parlak bir merâsimle
karşıladılar.


g) Sefere Katılmayanların Durumu

Rasûlüllah
(s.a.s.) Medine'ye gelince doğru Mescid'e gitti, iki rek'at namaz
kıldı. Sefer dönüşlerinde önce mescide gidip iki rek'at namaz kılmak
âdetiydi.(391) Sonra Mescid'de oturup ziyâret ve tebrikleri kabûl etti.
Sefere katılmamış olanların herbirinin mâzeretini dinledi, haklarında
Allah'tan mağfiret diledi. Özürleri olmadığı halde, Tebük Seferi'ne
iştirak etmeyen üç kişi için:

-
Allah hakkınızda hüküm verinceye kadar bekleyin, buyurdu. Müslümanların
bunlarla konuşmalarını yasakladı. Tam 50 gün bunlarla kimse konuşmadı,
kimse selâmlarını almadı. Vakitlerini üzüntü ile ve gözyaşları içinde
geçirdiler. Sonunda, tevbelerinin kabûl edildiği bildirildi.

(Haklarındaki
hüküm ) geri bırakılan üç kişi ise, yeryüzü bütün genişliğiyle
başlarına dar geldi. Vicdanları da kendilerini sıkıştırdı. Allah'a
karşı, Allah'tan başka sığınacak bir yer olmadığını anladılar. Allah da
eski hallerine dönmeleri için tevbelerini tabûl etti. Şüphesiz ki Allah
tevbeleri kabûl edici ve esirgeyicidir.(392) (Tevbe Sûresi, 118)


5- HZ. EBÛ BEKİR'İN HAC EMİRLİĞİ (Zilhicce 9H./Şubat 631 M.)


Haccın
sebebi olan Kâbe, Hz. İbrahim ve oğlu Hz. İsmâil tarafından Mekke'de
yapılmıştır. İnşâat tamamlandıktan sonra Cibrîl (a.s.), tavâfın ve hac
ibadetinin nasıl yapılacağını amelî olarak onlara göstermiş, Hz. İsmâil
de Hicaz halkına öğretmişler. Ancak, Hz. İbrâhim'in tebliğ ettiği dini
hükümler zamanla unutulmuş, Mekke putperestliğin merkezi olmuştur. Hz.
İsmâil'in öğrettiği hac usûlü yavaş yavaş değişmiş yerini
putperestlerin haccı almıştır.

İslâm'dan
önce müşrik Araplar, içinde günah işlenilen elbiselerle Kâbe ziyâret
edilemez, derlerdi. Bu sebeple Kâbe'yi çırıl çıplak tavâf ve ziyaret
ederlerdi.(393)

Hicretin
9'uncu yılında hac farz kılındı.(394) Fakat o sene Rasûlüllah (s.a.s.)
haccetmedi. Hz. Ebû Bekir'i Hac Emiri olarak Mekke'ye gönderdi.

Hicretin
8'inci yılında Mekke fethedilmiş, Kâbe putlardan temizlenmiş, Mekke
halkı Müslüman olmuştu. Ancak henüz Müslüman olmayan müşrik kabîleler
hâlâ Kâbe'yi çırıl çıplak tavâf ediyorlardı. Diğer taraftan, Hicretin
9'uncu yılında hac, "nesî" uygulaması yüzünden belirli zamanından önce
yapılacaktı.

Bilindiği
üzere, oruç, hac, kurban gibi ibâdetlerin vakitleri kamerî aylara göre
tesbit edilir. Kamerî yıl (ay senesi), yaklaşık 354 gün, Güneş yılı ise
yaklaşık 365 gündür. Aradaki 11 günlük fark sebebiyle, hac günleri her
yıl yer değiştirir; bazen yaz, bazanda kış mevsimine gelir. Hac
mevsimini çok sıcak veya çok soğuk aylara rastlatmamak, sâbit bir
mevsimde (ilkbaharda) tutmak için Araplar üç yılda bir, seneye bir ay
ekleyerek o yılın aylarını 13'e çıkarırlardı. Buna "nesî" deniyordu.
Böylece hac mevsimi değişmez, fakat, aylar yer değiştirirdi. 33 senede
bir, aylar yerine gelirdi.(395) Nitekim, Hicretin 10'uncu yılında
kamerî aylar aslî yerine geldiler. Kur'an-ı Kerîm, müşrik Arapların bu
çirkin âdetini yasaklamıştır.(396)

Hz.
Peygamber (s.a.s.) hac farizasını aslî günlerinde edâ etmek
istediğinden o yıl hacca gitmedi. Hz. Ebû Bekir'i Hac Emiri tâyin etti.
Medine'den hacca gitmek isteyen 300 kişi de Hz. Ebû Bekir'le gittiler.

Hz.
Ebû Bekir yola çıktıktan sonra, müşriklerle münâsebetleri düzenleyen
hükümler indi.(397) Bunların müşriklere duyurulması gerekiyordu.
Rasûlüllah (s.a.s.) Hz. Ali'yi de bu iş için gönderdi. Hz. Ali yolda
Hz. Ebû Bekir'e yetişti.

- Hac Emiri yine sensin, ben Tevbe Sûresi'nin yeni inen ilk âyetlerindeki hükümleri müşriklere tebliğ ile görevliyim, dedi.

Hz.
Ebû Bekir, Zilhicce'nin 8'inci günü Mekke'de bir hutbe okuyarak, haccın
nasıl yapılacağını anlattı. Müslümanlar, Hz. Ebû Bekir'in anlattığı
şekilde haccettiler. Müşrikler kendi bildiklerini yaptılar.

Hz.
Ali ise, Zilhicce'nin 10'uncu günü Mina'da bir hutbe okudu.
Hz.Peygamber (s.a.s.) tarafından gönderildiğini bildirdi. Tevbe
Sûresi'nin ilk âyetlerini yüksek sesle okuduktan sonra:

1- Müslümanlardan başka hiç kimse Cennete giremez.

2- Bu yıldan sonra hiç bir müşrik Kâbe'ye yaklaştırılmayacak.

3- Hiç kimse Kâbe'yi çıplak tavâf etmeyecek.

4- Kimin Hz. Peygamber (s.a.s.)'le anlaşması varsa, müddeti bitinceye kadar ona uyulacak, dedi.(398)

Bu ilândan sonra çok geçmedi. Bütün Arabistan Müslüman oldu. O yıldan sonra da hiç bir müşrik Mekke'ye bırakılmadı.


(365) el-Buhârî 1/25 ve 4/26; Tecrid Tercemesi, 1/65 (Hadis No: 63)

(366) Zâdü'l-Meâd, 3/81

(367) Âl-i İmrân Sûresi, 61; Tecrid Tercemesi, 10/412-414 (Hadis No:1650)

(368) Zâdü'l-Meâd, 3/80

(369) İbn Hişâm, 4/144-158; Târih-i Din-i İslâm, 4/ı-445

(370)
Bu hırka Kâ'b'ın ölümünden sonra mirâscıları tarafından 20 bin dirhem
(yaklaşık 60 kg.) gümüş karşılığında Emevî Devletinin kurucusu
Muâviye'ye satılmıştır. Emevîlerden Abbâsilere, Mısırın Yavuz Sultan
Selim tarafından feth edilmesiyle de "Mukaddes emânetler" arasında
Osmanlılara geçti. Halen Topkapı Sarayı Müzesi "Hırka-i Saâdet
Dâiresi"nde, III. Murat tarafından yaptırılmış olan mahfaza içinde
korunmaktadır.

(371) İbn Hişâm, 4/226; Târih-i Din-i İslâm, 3/481

(372) et-Tevbe Sûresi, 117; İbnü'l-Esîr, a.g.e., 2/277; Tecrid Tercemesi, 10/445-446

(373) Bkz. et-Tevbe Sûresi, 49; Tecrid Tercemesi, 10/446-447

(374) Bkz. et-Tevbe Sûresi, 81

(375) Târih-i Din-i İslâm, 3/485

(376) Bkz.et-Tevbe Sûresi, 91

(377) Bkz. et-Tevbe Sûresi,38-39

(378) Bkz. et-Tevbe Sûresi, 117-118

(379) Târih-i Din-i İslâm, 3/483; İbnü'l Esîr, a.g.e., 2/227; Tecrid Tercemesi, 10/450

(380) Zâdü'l-Meâd, 3/3; bkz. Buhârî, 3/198 ve 4/202; Tecrid Tercemesi, 8/275 (Hadis No: 1174)

(381) İbn Hişâm, 4/161; Tecrid Tercemesi, 10/450

(382) et-Tevbe Sûresi, 92; Tecrid Tercemesi, 10/451

(383) İbn Hişâm, 4/161; Zâdü'l-Meâd, 3/3-4; İbnü'l-Esîr, a.g.e., 2/277

(384) Bu yediden biri olan Ulbe bin Zeyd, bir gece teheccüt namazından sonra göz yaşlarıyla şöye niyâz etmişti:

-"Allah'ım!
Sen cihâdı emrettin ve ona bizi teşvik ettin. Fakat, Peygamberinle
birlikte gazaya gitme kudretini bana vermediğin gibi, Peygamberinin
elinde beni bindirecek binek de bırakmadın. Allah'ım Sen bilirsin ki,
ben üzerime düşen mal, can ve nâmus borcunu her bâdirede veren bir
kulunum."

Sabah namazından sonra Rasûl-i Ekrem (s.a.s.):

Bu
gece mal, can sadakası veren nerede, diye sordu. Kimse cevâp
vermeyince; ikinci defa sordu. Bunun üzerine Ulbe kalktı. Rasûlüllah
(s.a.s.): Müjde sana ey Ulbe, yemin ederim ki sen zekât ve sadakaları
kabul olunanlar divânına yazıldın, buyurdu. (Zâdü'l-Meâd, 3/4; Tecrid
Tercemesi, 10/455; ibn Hişâm, 4/161)

(385) el-Buhârî, 4/6; Riyazüs-Sâlihîn Tercemesi, 2/310 (Hadis No: 960)

(386) el-Buhârî, 5/129; İbn-Hişâm, 4/163; Tecrid Tercemesi, 10/456 (Hadis No:1658)

(387) İbn Hişâm, 4/166; Zâdü'l-Meâd, 3/7; Tecrid Tercemesi, 10/457; İbnü'l-Esîr, a.g.e., 2/279

(388) Bkz. et-Tevbe Sûresi, 66-68

(389) Bkz. Tevbe Sûresi, 107-108

(390) İbnHişâm, 4/173-174; Zâdü'l-Meâd, 3/19; Tecrid Tercemesi, 5/377-378

(391) el-Buhârî 4/40; Tecrid Tercemesi, 8/497 (Hadis No: 1287)

(392)
Bu üç kişinin geçirdikleri çok sıkıntılı 50 günün tafsilâtı için bkz.
el-Buhârî, 5/130-135; Tecrid Tercemesi, 10/464-485 (Hadis No: 1659);
Riyâzü's-Sâlihin Tercemesi, 1/27 (Hadis No: 21)

(393) el-Hakayık, 1/67; Tecrid Tercemes, 6/45 ve 6/156 (Hadis No: 803)

(394) Bkz. Âl�i İmrân Sûresi, 97

(395) Bkz. Hak Dini Kur'ân Dili, 3/2532; M. Hamîdullah, İslâm Peygamberi, 2/87-94

(396) Bkz. et-Tevbe Sûresi, 37

(397) Bkz. et-Tevbe Sûresi, 1-36; Tecrid Tercemesi, 2/245-248 (Hadis No: 240 ve izahı)

(398) İbn Hişâm, 4/190-191



X- HİCRETİN ONUNCU YILI

1- PEYGAMBERİMİZİN OĞLU İBRÂHİM'İN ÖLÜMÜ

(8 Şevval 10 H./7 Ocak 632 M.)

İbrâhim,
Peygamber (s.a.s.) Efendimizin 7'inci çocuğudur. Diğer 6 çocuğunun
hepsi de, ilk eşi Hz. Hatice'den olmuştu. İbrâhim ise Mısırlı
Mâriye'den doğmuştur.

İbrâhim,
Hicretin 8'inci yılı Zilhicce ayında doğmuştu. İki yaşını doldurmadan
öldü. Rasûlüllah (s.a.s.) İbrâhim'i öper koklardı. Ölürken gözleri
yaşardı. Avf oğlu Abdurrahman:

- Ey Allah'ın Rasûlü, sen de mi ağlıyorsun? "Oysa ölüye ağlamayı men etmiştin," dedi. Rasûlüllah (s.a.s.):

Ben,
bağırıp çağırmayı, üst-baş yırtmayı men ettim. Bu ise, Allah'ın
kullarının kalbine koyduğu şefkattir. Göz ağlar, kalb mahzûn olur. Biz,
Rabbımızın rızâsına uygun olmayan söz söylemeyiz. Ey İbrâhim, seni
kaybetmekten dolayı hüzün içindeyiz, buyurdu.(399)

-
İbrâhim benim oğlumdur. O henüz annesini emerken öldü. Cennette iki süt
anne, onun süt müddetini tamamlayacaklardır, dedi.(400)

İbrâhim,
Bakî Kabristanı'na defnedildi. Kabrinin üstüne Rasûlüllah (s.a.s.) bir
kırba su döktürdü. (401) Faydası da yok, zararı da, fakat diriyi tatmin
eder, buyurdu.

İbrâhimin öldüğü gün (7 Ocak 632 saat: 8.30'da)(402) güneş tutulmuştu. Halk.

- İbrâhim'in ölümünden dolayı Güneş tutuldu, dediler. Bunun üzerine Rasûl-i Ekrem:

-
Güneş ve ay, Allah'ın kudretini gösteren alâmetlerdendir. Hiç kimsenin
ölümünden veya doğumundan dolayı tutulmazlar. Siz bu olayla
karşılaştığınız zaman, namaz kılıp duâ edin, buyurdu.(403)


2- VEDÂ HACCI (Zilhicce 10 H/Mart 632 M.)


"Bugün,
inkâr edenler, sizi dininizden etmekten ümitlerini kesmişlerdir. Artık
onlardan korkmayın, Ben'den korkun. Bu gün dininizi kemâle erdirdim,
üzerinize olan nimetimi tamamladım. Din olarak, sizin için İslâm'ı
seçip ondan hoşnut oldum."

(el -Mâide Sûresi, 3)

Vedâ,
bir yerden ayrılan kimse ile geride kalanların birbirlerine karşılıklı
esenlik dilemeleri demektir. Peygamber Efendimiz, Arafat'ta irâd ettiği
hutbesinde, dünya hayâtından ayrılmasının yaklaştığına işâret ederek,
ashabıyla vedâlaştığı için, bu haccına "Vedâ Haccı" denilmiştir. Henüz
farz kılınmadan, Hicretten önce Rasûlüllah (s.a.s.) bir çokdefa
haccetmişti. Medine'ye hicretinden sonra Vedâ Haccı ilk ve son haccı
odu. Bu haccından 81 veya 82 gün sonra vefât etti.

Hicretin
10'uncu yılı Müslümanlık bütün Arabistan'a yayılmıştı. Rasûlüllah
(s.a.s.) Zilkade ayında Hac farîzasını edâ etmek için Mekke'ye
gideceğini ilân etti. O'nunla birlikte haccetmek isteyen müslümanlar
Medine'de toplanmağa başladılar. (404)

Rasûl-i
Ekrem (s.a.s) 25 Zilkade (22 Şubat 632) Cumartesi günü öğle namazını
kıldıktan sonra, ashâbıyla birlikte Medine'den çıktı. Kızı Fâtıma ve
bütün zevceleri de beraberinde bulunuyordu. İkindi namazını, seferî
olarak Zülhuleyfe'de kıldı, geceyi de burada geçirdi. Ertesi gün (26
Zilkade) gusletti hac ve umre için niyyet ve telbiye yaparak ihrâma
girdi. Öğle namazını da burada kıldıktan sonra yola çıkıldı.(405)

Hz.
Peygamber (s.a.s.)'le birlikte Haccedebilmek için Medine'de
toplananların sayısı 100 bine yaklaşmıştı. Yol boyunca katılanlar ve
doğrudan Mekke'ye gidenlerle haccedeceklerin sayısı 124 bine ulaşmıştı.
Bu muazzam kalabalık, Rasûlüllah (s.a.s.)'ın etrafında bir insan seli
gibi dalgalana dalgalana ilerliyor, "Allâhü ekber ve Lebbeyk Allâhümme
lebbeyk" nidâlarıyla dağ taş inliyordu.

Yolculuk
10 gün sürdü. Rasûl-i Ekrem (s.a.s.) 4 Zilhicce pazar günü Mekke'ye
vardı. Kâbeyi usûlüne göre tavâf etti. Safâ ve Merve arasında sa'y
yaptı. Pazartesi, salı ve çarşamba günlerini de Mekke'de geçirdi,
"Yevm-i terviye" denilen 8 Zilhicce perşembe günü sabah namazını
Mescid-i Harâm'da kıldıktan sonra, devesine binip bütün hacılarla
birlikte "Mina" ya hareket etti. O gün burada kaldı. Öğle, ikindi,
akşam, yatsı ve ertesi günün sabah namazlarını burada kıldı. Arefe günü
(9 Zilhicce cuma) sabahı, güneş doğduktan sonra devesine binip Arafat'a
çıktı. "Nemire" denilen yerde kurulan çadırında bir müddet dinlendi.
Öğle vakti olunca, devesine binip Arafat Vâdisi'nin ortasına geldi.
kendisini dinlemek üzere 124 bin müslüman, etrâfında toplanmıştı.
Rasûlüllah (s.a.s.) burada, onların şahsında bütün insanlığı "Vedâ
Hutbesi" diye meşhûr olan insanlık târihinin en etkili ve önemli
hutbesini irâdetti.

Câhiliyet
devrinde, Arabistan'da kuvvetli zayıfı ezerdi. Can, mal ve ırz
güvenliği yoktu. Fâizcilik yüzünden fakirler, zenginlerin kölesi hâline
gelmişti. Kadınlara insan değeri verilmez, erkeklerin malı sayılırdı.
Kan gütme yüzünden, karşılıklı öldürmelerin sonu gelmez, bulunamayan
suçlunun cezâsını, âilesinden ele geçen çekerdi. Rasûlüllah (s.a.s.),
Vedâ Hutbesi'yle Câhiliyet Devrinin bütün bu kötülüklerini yasakladı.
Bütün insanların eşit olduğunu, Allah katında üstünlüğün ancak takvâ
ile olduğunu anlattı. "Müslümanlar kardeştir." buyurdu. Hutbe, her
taraftan duyalabilmesi için, gür sesli sahabîler tarafından cümle cümle
tekrâr edildi. Hutbe'den sonra Rasûlüllah (s.a.s.) takdim edilen bir
bardak sütü içti, oruçlu olmadığını ashâbına gösterdi.(406) Öğle ve
ikindi namazlarını birlikte (cem-i takdîm ile) kıldırıldı.(407) İki
vaktin farzları arasındaki sünnetleri kılmadı. Sonra devesine binip
"Cebel-i Rahme" denilen tepeye ilerledi. Bu tepenin eteğinde, devesi
üstünde kıbleye yöneldi. Güneş batıncaya kadar duâ edip vakfe yaptı.
Dinî hükümlerin tamamlandığını bildiren âyet de bu esnada indi.(408)

"Bugün
kâfirler dininizi yok etmekten ümitlerini kestiler. Artık onlardan
korkmayın, Benden korkun. Bugün, sizin dininizi kemâle erdirdim,
üzerindeki nimetimi tamamladım ve size din olarak İslâmı' seçip ondan
hoşnûd oldum".(409)

Güneş
battıktan sonra Hz. peygamber (s.a.s.) Arafattan ayrıldı. Akşam ve
yatsı namazlarını Müzdelife'de birlikte (cem-i tehîr) ile kıldı.(410)
Geceyi burada geçirdi. Sabah namazından sonra Meş'ar-ı harâm'da hava
aydınlanıncaya kadar vakfe yaptı. Güneş doğmadan Mina'ya hareket etti.
Burada Akabe Cemresi'ne taş atarken:

"Ey
nâs, din işlerinde aşırılıktan sakının. Sizden önceki ümmetlerin
helâkine sebep, din işlerinde taşkınlık göstermeleridir." (411)
buyurdu.

Rasûl-i
Ekrem (s.a.s.), kurban bayramının 1 ve 2'inci günlerinde (10 ve 11
Zilhicce) birer hutbe de Mina'da okudu. "Hac ibâdetini, Benden
gördüğünüz gibi ifa edin," buyurdu.(412) Kurban edilmek üzere
hazırlanan 100 deveden 63'ünü bizzât kesti. Kalan 37'yi de Hz. Ali'ye
kestirdi. Her birinden birer parça et alınıp pişirildi. Kalanı da
fakirlere dağıtıldı. Sonra Rasûlüllah (s.a.s.) tıraş olup ihramdan
çıktı. Mekke'ye inip ziyâret tavâfını yaptıktan sonra tekrar Minaya
döndü. Bayram günlerini Mina'da geçirdi. Haccın diğer menâsikini yerine
getirdi. Bayramın dördüncü günü Mekke'ye geldi. Vedâ Tavâfı'nı
yaptıktan sonra 14 Zilhicce Çarşamba günü Mekke'den ayrılıp Medine'ye
dödü.


3- VEDÂ HUTBESİ


(9 Zilhicce l0 H./8 Mart 632 M. Cuma)

Peygamberimiz
Hz. Muhammet (s.a.s.) Vedâ haccında, 9 Zilhicce Cuma günü zevâlden
sonra Kasvâ adlı devesi üzerinde, Arafat Vâdisi'nin ortasında 124 bin
Müslümanın şahsında bütün insanlığa şöyle hitabetti.

"Hamd
Allah'a mahsustur. O'na hamdeder, O'ndan yardım isteriz. Allah kime
hidâyet ederse, artık onu kimse saptıramaz. Sapıklığa düşürdüğünü de
kimse hidâyete erdiremez. Şehâdet ederim ki; Allah'dan başka ilâh
yoktur. Tektir, eşi ortağı, dengi ve benzeri yoktur. Yine şehâdet
ederim ki, Muhammed O'nun kulu ve Rasûlüdür (413/1)

Ey Nâs! Sözümü iyi dinleyiniz. Bilmiyorum, belki bu seneden sonra sizinle burada ebedî olarak bir daha berâber olamayacağım.

İnsanlar!
Bu günleriniz nasıl mukaddes bir gün, bu aylarınız nasıl mukaddes bir
ay, bu şehriniz Mekke nasıl kutsal bir şehir ise, canlarınız,
mallarınız, nâmus ve şerefiniz de öylece mukaddestir; her türlü
tecâvüzden masûndur.(413/2)

Ashâbım!
Yarın rabbınıza kavuşacaksınız. Bugünkü her hâl ve hareketinizden
muhakkak sorulacaksınız. Sakın benden sonra eski sapıklıklara dönüp de
birbirinizin boynunu vurmayınız.(413/3) Bu vasiyyetimi burada
bulunanlar, bulunmayanlara bildirsinler. Olabilir ki, bildirilen kimse,
burada bulunup da işitenden daha iyi anlayarak hıfzetmiş olur. (414)

Ashâbım!
Kimin yanında bir emânet varsa, onu sâhibine versin . Fâizin her çeşidi
kaldırılmıştır, ayağımın altındadır. Fakat aldığınız borcun aslını
ödemek gerekir. Ne zulmediniz, ne de zulme uğrayınız. Allah'ın emriyle
bundan böyle fâizcilik yasaktır. Câhiliyetten kalma bu çirkin âdetin
her türlüsü ayağımın altındadır. İlk kaldırdığım fâiz de
Abdülmuttalib'in oğlu amcam Abbas'ın fâiz alacağıdır. (415/1)

Ashâbım!
Câhiliyet devrinde güdülen kan davaları da tamamen kaldırılmıştır.
Kaldırdığım ilk kan davası, Abdülmüttalib'in torunu (amcalarımdan
Hâris'in oğlu) Rabîanın kan davasıdır(415/2)

Ey
Nâs! Kadınların haklarını gözetmenizi ve bu konuda Allah'tan korkmanızı
tavsiye ederim. Siz kadınları Allah'ın emâneti olarak aldınız. Onların
nâmus ve ismetlerini Allah adına söz vererek helâl edindiniz. Sizin
kadınlar üzerinde hakkınız, onların da sizin üzerinizde hakları vardır.
Sizin kadınlar üzerindeki haklarınız, âile nâmusu ve şerefinizi kimseye
çiğnetmemeleridir. Eğer onlar sizden izinsiz râzı olmadığnız kimseleri
âile yuvanıza alırlarsa, onları hafifçe dövüp korkutabilirsiniz.
Kadınların sizin üzerinizdeki hakları ise, örfe göre her türlü (meşru
ihtiyaçlarını), yiyecek ve giyeceklerini temin etmenizdir. (416)

Mü'minler!
Size iki emânet bırakıyorum. Onlara sımsıkı sarıldıkça yolunuzu hiç
şaşırmazsınız. Bu emânetler, Allah'ın kitabı Kur'ân ve O'nun
Peygamberinin sünnetidir. (417)

Ey
Nâs! Devâmlı dönmekte olan zaman, Allah'ın gökleri ve yeri yarattığı
günkü duruma dönmüştür. Bir yıl, l2 aydır. bunlardan 4'ü Zilkade,
Zilhicce, Muharrem ve Recep hürmetli aylardır.(418)

Ashâbım!
Bugün şeytan sizin şu topraklarınızda yeniden nüfûz ve saltanatını
kurma gücünü ebedî olarak kaybetmiştir. Fakat size yasakladığım bu
şeyler dışında, küçük gördüğünüz şeylerde ona uyarsanız, bu da onu
sevindirir. ona cesâret verir. Dininizi korumak için bunlardan da uzak
kalınız. (419)

Mü'minler!
Sözümü iyi dinleyin, iyi belleyin. Rabbınız birdir, babanız birdir.
Hepiniz Âdem'densiniz, Âdem de topraktan yaratılmıştır. Hiç kimsenin
başkaları üzerinde soy sop üstünlüğü yoktur. Allah katında üstünlük,
ancak takvâ iledir.(420) Müslüman müslümanın kardeşidir. Böylece bütün
müslümanlar kardeştir. Gönül hoşluğu ile kendisi vermedikçe, başkasının
hakkına el uzatmak helâl değildir. Ashabım! Nefsinize de zulmetmeyin.
Nefsinizin de üzerinizde hakkı vardır. Bu nasihatlarımı burada
bulunanlar, bulunmayanlara tebliğ etsinler.(421)

Ey
Nâs! Cenâb-ı Hak Kur'an da her hak sahibine hakkını vermiştir. Mirâsçı
için ayrıca vasiyyet etmeye gerek yoktur. (422)Çocuk kimin döşeğinde
doğmuşsa, ona âittir. Zina eden için ise mahrûmiyet vardır. Babasından
başkasına soy (neseb) iddiâsına kalkışan soysuz, yahut efendisinden
başkasına intisâba yeltenen nankör, Allah'ın gazabına, meleklerin
lânetine ve bütün müslümanların ilencine uğrasın. Cenâb-ı Hak böylesi
insanların ne tevbelerini ne de adâlet ve şâhitliklerini kabûl
eder.(423)

Ashabım!
Alllah'tan korkun, beş vakit namazınızı kılın, Ramazan orucunuzu tutun,
malınızın zekatını verin, âmirlerinize itaat edin. Böylece Rabbınızın
Cennetine girersiniz.(424)

Ey Nâs! Yarın beni sizden soracaklar, ne dersiniz? Ashâbı kiram:

-
Allah'ın dinini teblîg ettin, vazîfeni hakkıyla yaptın, bize nasihat ve
vasiyette bulundun, diye şehadet ederiz, dediler. Rasûlüllah (s.a.s.)
mübarek şehâdet parmağını göğe doğru kaldırdı, cemâat üzerine çevirip
indirdikten sonra üç defa:

- Şâhid ol Yâ Rab! Şâhid ol Yâ Rab! Şâhid ol Yâ Rab! buyurdu".(425)



(399) el-Buhârî, 2/285; Tecrid Tercemesi, 4/548 (Hadis No: 646)

(400) Müslim, 4/43 (K. Fedâil, 63); el-Buhârî, 2/104; Tecrid Tercemesi, 4/748 (Hadis No: 679)

(401) Aynî, Umdetü'l-Kâri, 4/115; Tecrid Tercemesi, 4/551

(402) Asr-ı Seadet, 1/191; Tecrid Tercemesi, 2/245-248 Hadis No: 240 ve izahı.

(403) el-Buhârî, 2/29-30; Tecrid Tercemesi, 3/428 (Hadis No: 547)

(404) Müslim, 2/887, K. Hac B. Haccetü'n-Nebiy (Hadis No: 1218)

(405)
el-Buhârî, 2/146; Tecrid Tercemesi, 6/100-101 (Hadis No: 767) ve 6/106
(Hadis No: 769); Zâdü'l-Meâd, 1/369; Tecrid Tercemesi, 10/426

(406) el-Buhârî, 2/173; Tecrid Tercemesi, 6/169 (Hadis No: 811)

(407) Cem-i takdim: İkincisinin henüz vakti girmeden, iki vakit namazı birlikte kılmaktır.

(408) el-Buhârî, 1/16; Tecrid Tercemesi, 1/45 (Hadis No: 42 ve 10/435)

(409)
el-Mâide Sûresi, 3; Bu âyet en son inen ahkâm âyetidir. Bir gün sonra
(10 Zilhicce) Mina'da inen "Allah'a döndürüleceğiniz ve sonra
haksızlığa uğramadan herkesin kazandığının tastamam verileceği günden
korkunuz" (el-Bakara Sûresi, 282) anlamındaki âyetle Kur'ân-ı Kerim
tamamland. Bundan sonra dinî hükümlerde hiç bir ziyâde ve değişme
(nesh) olmadı. 81 gün sonra Rasûlüllah (s.a.s.) vefât etti. (bkz. Hamdi
Yazır, Hak Dini Kur'an Dili, 2/1569)

(410) Cem-i tehîr: Birincisinin vakti çıktıktan sonra, iki vaktin namazını birlikte kılmaktır.

(411) İbn Mâce, es�Sünen, 2/1008 (Hadis No: 3029); Zâdü'l-Meâd, l/473; Tecrid Tercemesi, 10/436

(412) Zâdü'l-Meâd, l/475; Tecrid Tercemesi, 10/437; Müslim, 2/943, (Hadis No: 1297)

(413/1) Müslim 2/593 (Hadis No: 868); Ebû Dâvûd, 1/252 (Hadis No: 1097); İbn Mâce, 1/610 (Hadis No: 1892-1893)

(413/2)
el-Buhârî, 1/24; Tecrid Tercemesi, 1/63 (Hadis No: 61);
Riyâzü's-Sâlihîn Tercemesi, 1/253 (Hadis No: 203); Beyhakî,
es-Sünen'ü'l Kübra, 5/274; İbn Hişâm, 4/250

(413/3)
el-Buhârî, 1/38; Tecrid Tercemesi, 1/99 (Hadis No: 101);
Riyazüs'Sâlihîn Tercemesi, 2/111 (Hadis No: 701); İbn Hişâm, 4/250

(414)
el-Buhârî, 5/126-127; Müslim, 2/889 (Hadis No: 1218); Beyhakî, Sünen,
5/140, Haydarabad, 1352; Tecrid Tercemesi, 10/437 (Hadis No: 1654)
Riyâzü's-Sâlihîn Tercemesi, 1/260-262 (Hadis No: 211)

(415/1) Müslim, 2/889 (Hadis No: 1218); Ebû Dâvûd, 1/442 (Hadis No: 1905); Beyhakî, 5/275; İbn Hişâm, 4/251

(415/2)
Ebû Dâvûd, 2/219, (Hadis No: 3334); İbn Hişâm, 4/251; Rabîa, oğluna süt
anne bulmak için Sa'd Oğulları kabîlesine gittiğinde Hüzeyl onu
öldürmüştü. Peygamber (s.a.s.) Efendimiz koyduğu yasakları önce kendi
yakınlarında uygulamıştır.

(416)
Tirmizî, 3/467, (Hadis No: 1163); Ebû Dâvûd, 1/442 (Hadis No: 1905);
İbn Mâce, 1/594 (Hadis No: 1851); Riyâzü's-Sâlihin Tercemesi, 1/318-319
(Hadis No: 274); İbn Hişâm, 4/251

(417)
Mâlik, el-Muvatta, 2/899 (Kader, 3); Müslim, 2/889-890 (Hadis No:
1218); Ebû Dâvûd, 1/442 (Hadis No: 1905); et-Tirmizî, 5/662-663 Hadis
No: 3786, 3788); İbn Mâce, 2/1025 (Hadis No: 3074)

(418) el-Buhârî, 4/126-127; Tecrid Tercemesi, 10/437-330 (Hadis No: 1654); İbn Hişâm, 4/251

(419) İbn Hişâm, 4/251

(420) Ahmed b. Hanbel, Müsned, 5/411 Kahire, 1313; Mecmau'z-Zevâid, 3/266 ve 8/84, Beyrut, 1967

(421) el-Buhârî, 1/35

(422) Ebû Dâvûd, 2/103 (Hadis No: 2870)

(423) İbn Hîşâm, 4/253

(424) et-Tirmizi, es-Sünen, 2/516 (Hadis No: 616); Riyâzü's-sâlihîn, 1/106 (Hadis No: 73)

(425) Müslim, 2/890 (Hadis No: 1218); Ebû Dâvûd, 1/442 (Hadis No: 1905); İbn Hişâm, 4/250-253; Tecrid Tercemesi, 10/431-434

----------------------------------------


Forum Kuralları | S.S.S |Yönetim Ekibi
Sayfa başına dön Aşağa gitmek
http://sementafan.blogspot.com/
SEMENTA
YÖNETİCİ
YÖNETİCİ
avatar

Kadın
Mesaj Sayısı : 4694
Doğum tarihi : 15/12/87
Yaş : 30
Location : Gevezeçiçek
İş/Hobiler : Yayın Editörü/MÜZİK
Lakap : tatlı cadı
Kayıt tarihi : 23/07/07
Aldığı Övgü Aldığı Övgü : 42

karakter kağıdı
Healt:
10/10  (10/10)
Exp:
200/200  (200/200)
tuttuğu takım: BEŞİKTAŞ BEŞİKTAŞ
MesajKonu: Geri: Hz. MUHAMMED (sav) Hayatı   2010-01-05, 02:21

HİCRETİN ONBİRİNCİ YILI OLAYLARI

1- MÜSLÜMANLIĞIN ARABİSTANDA YAYILMASI VE DİNİN TAMAMLANMASI

"Bütün
dinlerden üstün kılmak üzere, Peygamberini, doğruluk rehberi (Kur'ân)
ve Hak Din İslâm ile gönderen O'dur. Şâhit olarak Allah yeter."

(el-Fetih Sûresi, 28)

Müslümanlık
Mekke'de doğdu, Medine'de gelişti. Hudeybiye Barış Anlaşmasından sonra,
Medine dışında yayılmağa başladı. Mekke'nin fethinden sonra, her
taraftan Arap kabîleleri fevc fevc Medine'ye gelip Müslümanlığı kabûl
etliler. Kısa zamanda, Allah'ın yardımıyla Arabistan baştan başa
Müslüman oldu. Sayıları çok az Mûsevî ve Hıristiyandan başka yarımadada
Müslüman olmayan kabîle kalmadı. Her tarafta ezan sesi, "Allâh'u ekber"
sadâsı yükseldi. Bu başarı şüphesiz Allah'ın yardımının bir sonucuydu.
Kur'ân-ı Kerîm bunu şöyle anlatıyor:

"Ey
Muhammed, Allah'ın yardımı ve fetih günü gelip, insanların akın akın
Allah'ın dinine girdiklerini görünce, hemen Rabbını hamd ile tesbîh et.
Şüphesiz O, tevbeleri kabûl edendir." (en-Nasr Sûresi, 1-3)

İslâm'ın
zaferinin ve tamamlanmasının yaklaştığını bildiren bu sûre, Kur'ân-ı
Kerîm'in bütün olarak inen son sûresidir.(426) Mekke'nin fethinden önce
inmiştir.

Dinin
tamamlanması, Hz. Peygamber (s.a.s.)'in görevinin bitmesi demekti. Bu
sebeple Rasûlüllah (s.a.s.) bu sûre inince, "bana vefâtım haber
verildi." buyurmuştur.(427)

Vedâ
Haccında, arafe günü Arafat'da, dinin kemâle erdiğini bildiren "son
ahkâm âyeti"(428) vahyedilmiş; ertesi gün Mina'da son âyet(429) inmiş,
Kur'ân-ı Kerîm tamamlanmıştı. Bütün bunlar, aziz Peygamberimiz Hz.
Muhammed (s.a.s.)'in vefâtının yaklaştığını gösteriyordu. Nitekim, Vedâ
Hutbesinde, "belki burada sizinle ebedî olarak bir daha berâber
olamayacağım," (430) buyurarak ashâbıyla vadâlaşmıştı.


2- RASÛLULLLAH (S.A.S.)'IN HASTALANMASI VE İRTİHÂLİ


"Ya Muhammed, şüphesiz sen de öleceksin, onlar da ölecekler".

(ez-Zümer Sûresi, 30)

Vedâ
Haccından döndükten sonra, Hz. Peygamber (s.a.s.) Uhud şehidlerini
ziyâret edip cenâze namazlarını kıldı. Bunlar, cenâze namazları
kılınmadan defnedilmişlerdi.(431) Hastalanmasından bir gün önce de,
Medine'nin "Cennetü'l-Bâkî" denilen kabristanını ziyâret etmiş, burada
defnedilmiş olan müslümanlar için duâ etmişti. Sevgili Peygamberimiz
(s.a.s), böylece ümmetinden hayatta olanlarla vedâlaştığı gibi, sanki
ölenleriyle de vedâlaşmıştı.

Hastalığı
esnâsında, kızı Hz. Fâtıma'ya gizli bir şey söylemiş, Hz. Fâtıma
ağlamıştı. Daha sonra kulağına tekrar birşey daha söyleyince gülmüştü.
Hz. Fâtıma bunun sebebini, Rasûlüllah (s.a.s.)in vefâtından sonra şöyle
açıkladı. Rasûl-i Ekrem(s.a.s.):

-Kızım,
her yıl Ramazan ayında Cibrîl, Kur'an-ı Kerîm'i (o zamana kadar inmiş
olan kısmını) benimle bir kere mukabele ederdi. Bu yıl iki defa
mukabele etti. Sanıyorum, ecelim yaklaştı, buyurdu. Bunu duyunca
ağladım. Sonra, ev halkı içinden kendisine ilk olarak benim ulaşacağımı
söyledi. O zaman da güldüm.(432)

Gerçekten
Hz. Fâtıma, Rasûlüllah (s.a.s.)dan 6 ay sonra vefât etti.(433) Ehl-i
Beyti'nden Rasûlüllah (s.a.s.)'e ilk kavuşan O oldu.

Rasûlüllah
(s.a.s.) Bâkî kabristanından döndüğü gece (19 Safer Çarşamba günü)
hastalandı. Hastalığı 13 gün sürdü. 1 Rabiülevvel Pazartesi günü
öğleden sonra vefât etti.

Hastalığının
ilk beş gününü hanımlarının nöbetinde geçirdi. Gün geçtikce
ağırlaşıyor, gücü azalıyordu. Bu yüzden, her gün ayrı bir yere gitmeyip
Hz. Aişe'nin odasında kalmayı arzu ediyor, fakat eşlerinden hiç birinin
gönlünü kırmamak için bu isteğini açıkça söylemiyor, bugün kimin
nöbetindeyim, yarın nerede olacağım? diye soruyordu. Eşleri istediği
yerde kalmasına izin verdiler.

Amcası
Abbâs ile Hz. Ali'nin kolları arasında Hz. Âişe'nin odasına geldi.
Güçsüzlükten ayakları yerde sürükleniyordu. Hastalığının son sekiz günü
burada geçti. Rasûlüllah (s.a.s.)burada vefât etti..(434) Hastalığı
süresince amcası Abbâs ile Hz. Ali ve bütün hanımları yanından
ayrılmadılar. Gerektikçe hizmetinde bulundular.

Rasûl-i
Ekrem (s.a.s.)'in hastalığı humma idi . Zaman zaman bayıldığı oluyordu.
Ateşin ve ızdırâbın şiddetinden yüzündeki örtüyü atıyor, vücûdunun
hararetini soğuk su ile hafifletiyordu.

Vefâtından beş gün önce, Perşembe sabahı Rasûlüllah (s.a.s.)'in hastalığı ağırlaştı.

-Bana
yazı yazacak birşey getirin; sapıklığa düşmemeniz için size vasiyyetimi
yazdırayım, buyurdu. Yanında bulunanlardan bir kısmı, "şu anda
Rasûlüllah (s.a.s.) ağır hasta; yanımızda Allah'ın kitabı var, O bize
yeter. Sonra yazılsın"; bazıları ise "hayır, şimdi yazılsın." diye
tartışmaya başladılar. Bunun üzerine Rasûl-i Ekrem (s.a.s.):

-Hiçbir
peygamberin yanında tartışılması yakışık almaz. Benim bulunduğum şu
(murakabe) hâli, sizin beni meşgul etmek istediğiniz şeyden hayırlıdır.
Beni kendi halime bırakın, buyurdu. Daha sonra, vefâtı esnâsında üç şey
vasiyyet etti. 1) Müşrikleri Arabistan'dan çıkarınız. 2) Gelecek
elçilere, benim yaptığım gibi, ikramda bulununuz. Olayı anlatan İbn
Abbas, "üçüncüsünü unuttum." demiştir.(435)


a) Son Hutbesi

Aynı
gün Rasûlüllah (s.a.s.), yedi kırba soğuk su getirilip vucûduna
dökülmesini emretti. Belki böylece hafifler, halka vasiyyet edebilirim,
buyurdu. Bir leğenin içinde, eliyle "artık yetişir" diye işâret
edinceye kadar vücûduna soğuk su döktüler.(436) Rasûlüllah (s.a.s.),
Hz. Ali ve Abbâs'ın oğlu Fazl'ın kolları arasında Mescid'e çıktı.
Minbere oturdu. Başında boz renkli bir sargı vardı. Allah'a hamd ve
senâ ettikten sonra:

-Ey
Nâs! Her kimin arkasına bir kamçı vurmuşsam, işte sırtım, gelsin
vursun. Kimin bende alacağı varsa, işte malım, gelsin alsın. Benim
yanımda en sevgiliniz, üzerimde hakkı varsa, onu burada (dünyada)
isteyen veya helâl edendir. Böylece Rabbıma yüz akıyla kavuşurum,
buyurdu. Sonra öğle namazını kıldırdı. Namazdan sonra tekrar minberde
göründü. Aynı sözleri tekrarladı. Cemaatten biri, üç dirhem alacaklı
olduğunu söyledi. Bu zât, Rasûl-i Ekrem (s.a.s.) adına bir fakire
sadaka vermişti. Rasûlüllah (s.a.s.) borcunu hemen ödedi. Sonra şöyle
buyurdu:

-Ey
Nâs! Kimin üzerinde başkasına âit bir hak varsa, ayıplanmaktan
çekinmesin, sâhibine ödesin. Burada ayıplanmak, âhirette mahcûb
olmaktan hayırlıdır.(437)

Allah
bir kulunu, dünya hayâtı ile kendi nezdindeki âhiret saâdetini seçmekte
serbest bıraktı. O kul, âhiret saâdetini seçti, buyurunca Hz. Ebû Bekir
ağlamaya başladı. Rasûlüllah (s.a.s.):

-Ey
Ebû Bekir, ağlama! Samimî arkadaşlığı ve mâlî fedakârlığı ile bana en
çok yardım eden Ebû Bekir'dir. Eğer ümmetimden birini dost edinseydim,
şüphesiz bu Ebû Bekir olurdu. Fakat İslâm kardeşliği, şahsî dostluktan
üstündür. Ebû Bekir'inkinden başka, diğer evlerin Mescid'e açılan
kapılarını kapatınız, buyurdu.(438) Sözlerine devâmla:

-Ashâbım!
Peygamberinizin irtihâlini düşünüp telaş ettiğinizi işittim. Hangi
peygamber, ümmeti arasında ebedi kalmıştır? Biliniz ki ben de, Rabbıma
kavuşacağım ve buna hepinizden daha çok lâyığım. Yine biliniz ki, siz
de bana kavuşacaksınız. Buluşacağımız yer, Kevser havuzunun kenarıdır.
Benimle orada buluşmak isteyenler, ellerini, dillerini günahtan
çeksinler. (439)

-Ey
Nâs! Zeyd'in oğlu Usâme'nin komutanlığı konusunda bazı şeyler
söylendiğini duydum. Daha önce, babası Zeyd için de böyle şeyler
söylenmişti. Allah'a yemin ederim ki, Zeyd komutanlığa lâyıktı,
kendisini çok severdim. Babası gibi Üsâme de komutanlığa lâyıktır, O'nu
da çok severim, itaat ediniz, buyurdu.(440) Sonra odasına döndü.


b) Hz. Ebû Bekir'i İmâmlığa Vekil Etmesi

Hastalığın
ilk günlerinde, ateşine ve ızdırabına rağmen, namaz vakitlerinde
Mescid'e çıkıp namazı kıldırıyordu. Daha sonra hastalığı ağırlaşınca
Mescide çıkamaz oldu. İmamlık yapmak için, yerine Ebû Bekir'i vekîl
yaptı.

Vefâtından
önceki Perşembe günü, yatsı vakti olmuş, ezan okunmuştu. Rasûlüllah
(s.a.s.), namazın kılınıp kılınmadığını sordu. "Sizi bekliyorlar"
dediler. Hafiflemek için hemen yıkandı. Fakat ayağa kalkamadı, bayıldı.
Ayılınca yine sordu. Tekrâr yıkandı, fakat yine bayıldı. Böylece üç
kere yıkanıp hazırlandı. Fakat her seferinde bayıldı. Cemaat ise
Mescidde bekliyordu, kendine gelince:

-Ebû Bekir'e söyleyin, namazı kıldırsın, buyurdu.

Hz.
Âişe, Rasûlüllah (s.a.s.)'ın yerine kim geçerse geçsin, halk tarafından
sevilmez, uğursuz sayılır, diye düşünüyordu. Bu sebeple:

-Ey
Allah'ın Rasûlü, Ebû Bekir yufka yüreklidir, makamınızda namaz
kıldıramaz. Ağlamasından dolayı sesini kimse işitemez, başkasını vekil
etseniz... dedi. Fakat Peygamber (s.a.s.) ilk emrini tekrârladı.

-Ebû
Bekir'e söyleyin, namazı o kıldırsın,(441) buyurdu. Böylece Perşembe
günü yatsı namazından Rasûlüllah (s.a.s.) vefât edinceye kadar ki 17
vakit namazı Hz. Ebû Bekir kıldırdı. Perşembe günü akşam namazı,
ashâbın Rasûlüllah (s.a.s.)'ın arkasından kıldığı son namaz oldu.(442)


c) Son Tavsiyeleri

Rasûlüllah
(s.a.s.)bazen ateşi düşüyor, hastalığı hafifliyordu. Hz. Ebû Bekir'i
vekil yaptıktan sonra, bir namaz vakti kendinde iyilik hissetti. Hz.
Ali ile Abbâs'ın oğlu Fazl'ın kollarında, ayaklarını sürüyerek Mescid'e
çıktı. Rasûlüllah (s.a.s.)'ın çıkabileceği bilinmediğinden namaza
durulmuştu. Hz. Ebû Bekir, imâmlıktan çekilmek istedi. Rasûlüllah
(s.a.s.)yerinde durmasını işâret etti. Ebû Bekir'in yanına oturup
namazını kıldı.(443) Namazdan sonra, minberin alt basamağına oturdu.
Allah'a hamd ve sena ettikten sonra:

Ey
Muhâcirler! Size ensâr hakkında, hayırlı olmanızı vasiyyet ediyorum.
Onlar benim has cemâatim ve en samîmî dostlarımdır. Vaktiyle onlar sizi
evlerinde misâfir ettiler. Her konuda sizi kendilerine tercih
ettiler... Halk Medine'de günden güne çoğalıyor, ensar ise gittikçe
azalıyor, yemekteki tuz kadar kalıyor. Sizden biri işbaşına geçer de,
başkalarına fayda ve zarar verebilecek yetkilere sâhip olursa, ensâr'ın
iyiliklerini alsın, kusurlarını bağışlasın.(ı)

Ashâbım!
İlk muhâcirlere de saygılı olmanızı vasiyyet ediyorum. Bütün muhâcirler
de birbirlerine hayırlı ve saygılı olsunlar. Her iş, Allah'ın irâdesi
ve ancak O'nun izniyle meydana gelir. Onun irâdesi olmadan hiç bir şey
olmaz. Allah'ın irâdesine karşı koymak isteyenler, sonunda mağlûb
olurlar. Allah'ı aldatacaklarını sananlar, kendileri aldanırlar,
buyurdu.(445) Sonra odasına döndü. Rasûlüllah (s.a.s.)'ın minberden son
hutbesi bu oldu.


d) İrtihâli

Ölüm
gecesi ateşi düşmüş, sabaha karşı rahatlamıştı.(446) Pazartesi sabahı,
odanın Mescid'e açılan kapı perdesini açtı. Ashab-ı Kirâm, saf saf, Hz.
Ebû Bekir'in arkasında sabah namazını kılıyorlardı. Onların bu hâline
sevindi, tebessüm ederek seyretti. Hz. Ebû Bekir, Rasûlüllah
(s.a.s.)'ın namaza çıktığını sanarak, ilk safa çekilmek istedi. Ashâb,
Hz. Peygamber (s.a.s.)'i ayağa kalkmış görünce sevinçlerinden
namazlarını bozayazdılar. Rasûl-i Ekrem (s.a.s) Efendimiz mübârek
eliyle, namazı tamamlamalarını işâret buyurdu. Sonra perdeyi kapatıp
odasına çekildi.(447) Ashâb-ı Kirâmın, Rasûlüllah (s.a.s.) 'in mübârek
yüzünü son görüşleri bu oldu.

Benzi kansız, yüzü bembeyazdı. Öğleye doğru tekrar ağırlaştı. Sık sık bayılmalar başladı. sevgili kızı Hz. Fâtıma, başucunda:

-Vay babamın ızdırâbına, diyerek çâresizlik içinde ağlıyordu. Rasûl-i Ekrem (s.a.s.) Efendimiz:

-Üzülme
kızım, bu günden sonra baban, hiç ızdırâp çekmeyecek, diye O'nu teselli
etti.(448) Izdırâbı çoktu, fakat hâlinden şikâyet etmiyordu. Ara sıra
ellerini yanındaki su kabına batırıp yüzünü ıslatıyordu.

-Lâilâhe
illâllâh. Ölümün de şiddetleri var. Allâh'ım, ölüm sıkıntılarına
dayanmak için bana yardım et. Beni bağışla. Bana merhamet et, diye duâ
ediyordu. Sonra elini kaldırdı, üç defa:

-"Allah'ım,
beni Rafîk-i A'lâ'ya (en yüce dosta) ulaştır." dedi. Başı, eşi Hz.
Aişe'nin kucağındaydı. Bu duâ ile, Rasûl-i Ekrem (s.a.s.) Efendimizin
mübârek eli düştü.(449/1) Hz. Âişe Yüce Peygamber (s.a.s.)'in başını
şefkatle kaldırıp yastığına koydu. Pazartesi günü öğleden sonra
âlemlere rahmet olan Sevgili Peygamberimiz (s.a.s.)'in aziz rûhu uçmuş,
Rabbına kavuşmuştu. (1 Rebiül-evvel 11 H./27 Mayıs 632 M.)(449/2)


(425) Müslim, 2/890 (Hadis No: 1218); Ebû Dâvûd, 1/442 (Hadis No: 1905); İbn Hişâm, 4/250-253; Tecrid Tercemesi, 10/431-434

(426) Müslim, 4/2318 (Hadis No: 3024)

(427) Hak Dini Kur'ân Dili, 8/6234

(428) el-Mâide Sûresi, 3

(429) el-Bakara Sûresi, 281

(430) el-Buhârî, 2/64; Tecrid Tercemesi, 4/655 (Hadis No: 661); İbn Hişâm, 4/250

(431) el-Buhârî, 2/93

(432)
Bkz. el�Buhârî, 4/ 183, 5/138, 6/101; Tecrid Tercemesi, 11/6 (Hadis No:
1661) ve 11/267 (Hadis No: 1767); Riyâzü's-Sâlihîn 2/101 (Hadis No:690)


(433) Bkz. el-Buhârî, 4/42

(434) el-Buhârî, 2/106 ve 5/139-140; Tecrid Tercemesi, 4/762 (Hadis No :683 ve 11/15)

(435) el-Buhârî, 1/36-37 ve 4/31 ve 5/137; Tecrid Tercemesi, 1/91 (Hadis No: 94) ve 8/476 (Hadis No: 1275)

(436) el-Buhârî, 1/57 ve 5/140; Tecrid Tercemesi, 1/138 (Hadis No: 149) ve 11/16

(437) İbnü'l-Esîr, el-Kâmil 3/319- 320; Târih-i Din-i İslâm, 3/556-557

(438) el-Buhârî, 1/119-120; ve 4/191 ve 4/254; Tecrid Tercemesi, 2/339-343 (Hadis No: 292-293) ve 11/ 19-20

(439) Tecrid Tercemesi, 11/18; Mevâhib-i Ledünniyye Tercemesi, 2/434

(440)
el-Buhârî, 4/213 ve 5/145; Rasûlüllah (s.a.s.), Şam tarafına
gönderilmek üzere bir ordu hazırlamış, hastalanmasından bir gün önce
komutanlığı Üsâme'ye vermişti. Orduda ilk muhâcirler ve ensârdan ileri
gelen kimseler vardı. Üsâme ise henüz 20-27 yaşlarında bir gençti. Bu
yüzden bazı dedi-kodu yapanlar olmuştu. Rasûlüllah (s.a.s.)'ın
hastalığı ve vefâtı sebebiyle ordunun hareketi bir-kaç gün gecikti.

(441) el-Buhârî, 1/165 ve 169; Tecrid Tercemesi, 2/510-536 (Hadis No: 387,394,397)

(442) Bkz. el-Buhârî, 5/137; Tecrid Tercemesi, 11/14

(443)
el-Buhârî, 5/162; Tecrid Tercemesi, 2/510-519 (Hadis No: 387); Bu
namazda cemâatin Hz. Ebû Bekîr'e, Ebû Bekir'in de Rasûlüllah (s.a.s.)'e
uyduğu da rivâyet edilmektedir. (bkz. el-Buhârî, 1/162)

(444) el-Buhârî, 1/223 ve 4/226-267; Tecrid Tercemesi, 3/116 (Hadis No: 503) ve 11/18; İbn Hişâm, 4/300

(445) Tecrid Tercemesi, 11/18; Mevâhib-i Ledünniyye tercemesi, 2/434

(446) Bkz. el- Buhârî, 5/141; Tecrid Tercemesi, 11/22-24 (Hadis No: 1667)

(447) el-Buhârî, 1/165-166 ve 5/141; Tecrid Tercemesi, 2/528 (Hadis No: 395) ve 11/24

(448) el-Buhârî, 5/144; Tecrid Tercemesi, 11/27 (Hadis No: 1669)

(449/1) el-Buhârî, 5/139-144; Tecrid Tercemesi, 11/10-30 (Hadis No: 1663, 1665, 1668)

(449/2) Bkz.Tecrid Tercemesi, 9/298 (Hadis No: 1442)


RASÛLÜLLAH (S.A.S.)'İN VEFÂTININ ASHÂB-I KİRÂM ÜZERİNDEKİ TESİRİ

Rasûlüllah (s.a.s.)'in vefât ettiği hemen duyuldu. Bu haber, ashâb-ı
kirâm üzerinde derin üzüntü meydana getirdi. Daha sabahleyin ayağa
kalkmış halde görmüşler, iyileşiyor diye sevinmişlerdi. Beklenmedik acı
haber, herkesi şaşkına çevirdi. Yola çıkmak için hazırlanan Üsâme
ordusu da ordugâhtan döndü, kumandanlık sancağı Rasûlüllah (s.a.s.)'in
kapısı önüne dikildi. Hicrette Rasûlüllah (s.a.s.)'in Medine'ye girdiği
gün, en büyük bayram sevinci yaşanmıştı. Bugün en büyük acı ve mâtem
yaşanıyordu. Münâfıklar ise, "Muhammed hak peygamber olsaydı,
ölmezdi..." gibi küstahça sözler söylemişler, ortalığı
bulandırmışlardı. Bu duruma sinirlenen Hz. Ömer, kılıcını çekerek:

-Rasûlüllah
(s.a.s.) ölmemiş, bayılmıştır. Kim Muhammed öldü derse, boynunu
vururum, diyordu. Böyle bir hengâmede metânetini muhâfaza edebilen
sâdece Hz. Ebû Bekir oldu.(450) Acı haberi öğrenen Hz. Ebû Bekir,
kimseye bir şey söylemeden, doğru kızı Hz. Âişe'nin odasına girdi.
Rasûlüllah (s.a.s.)'in yüzündeki örtüyü kaldırdı, iki gözünün arasını
hürmetle öpüp ağladı.(451)

-Anam,
babam sana fedâ olsun. Allah'ın sana takdir ettiği ölüm geçidini
geçtin. Fakat Allah sana ikinci bir ölüm tattırmayacaktır, dedi. Sonra,
âilesini teselli edip ayrıldı.

Ömer
halka hâlâ "Rasûlüllah ölmedi, öldü diyenin boynunu uçururum" diye
hitâbediyordu. Hz Ebû Bekir minbere çıktı. Halk, Hz. Ömer'i bırakıp,
Hz. Ebû Bekir'in etrâfında toplandı. Ebû Bekir Cenâb-ı Hakk'a hamd ve
senâ ettikten sonra:

-Sizden
her kim Muhammed (s.a.s.)'e tapıyorsa, iyi bilsin ki, Muhammed (s.a.s.)
öldü. Her kim Allah'a kulluk ediyorsa, iyi bilsin ki, Allah bâkîdir,
asla ölmez," dedi. Sonra şu anlamdaki âyetleri okudu.

"Muhammed
ancak bir peygamberdir. O'ndan önce de nice peygamberler geçti. Eğer o
ölür, veya öldürülürse geri mi döneceksiniz. Her kim geri dönerse,
Allah'a hiç bir zarar vermez. Allah şükredenlerin mükâfatını
verecektir." (Âl-i İmrân Sûresi, 144)

"Ey Muhammed, şüphesiz sen de öleceksin, onlar (müşrikler) de ölecek." (ez-Zümer Sûresi, 30)

Ashâb,
o derece şaşkınlık içindeydi ki, bu âyetleri sanki önceden hiç
duymamışlar, ilk defa Hz. Ebû Bekir'den işitiyorlardı. Hz.Ebû Bekir'in
sözlerini ve âyetleri dinleyince herkes kendine geldi.(452) Evet,
peygamber de olsa herkes ölecekti. İşte, iki cihânın serveri,
peygamberlerin sonuncusu Hz. Muhammad (s.a.s.)'de ölmüştü.


4- HZ. EBÛ BEKİR'İN HALÎFE (DEVLET BAŞKANI) SEÇİLMESİ


Hz.
Ebû Bekir'i dinledikten sonra, ashâbın heyecânı yatıştı. Aynı gün Benî
Saide sofasında toplandılar. Hz. Ebû Bekir'i halife seçtiler. (1
Rabiulevvel 11 H./ 27 Mayıs 632 M.)


5- RASÛLÜLLAH (S.A.S.)'İN TEÇHÎZ VE DEFNİ


Rasûlüllah
(s.a.s.)'in cenâzesi, halîfe seçimi yapıldıktan sonra, salı günü
yıkanıp hazırlandı. Bu vazîfeyi en yakın akrabası yaptı. Son hizmetinde
bulunabilmek isteyen herkes, Hz. Âişe'nin odası önünde toplanmıştı. Bu
yüzden Hz. Ali odanın kapısını kapattı, içeriye kimseyi almadı.
Yalnızca ensar adına Bedir mücâhidlerinden Havlî oğlu Evs içeri alındı.


Rasûl-i Ekrem
(s.a.s.)'in mübârek vücûdu, bir sedir üzerine konuldu. Dış elbisesi
soyuldu. Yıkama işini bizat Hz. Ali yaptı. Amcası Abbâs ile oğulları
Abdullah, Fazl ve Kusem, cesedin çevrilmesine yardımcı oldular. Üsâme
ile azadlı kölesi Şukran da su döktüler. İç gömleği çıkarılmayıp vücûdu
üzerinden oğulduğu için Hz. Ali'nin eli Rasûlüllah (s.a.s.)'in mübârek
vücûduna dokunmamıştır.(453)

Cenâzelerde genellikle görülen koku ve nahoş şeylerden hiçbiri O'nda yoktu. Bu yüzden Hz. Ali:

-Hayâtında
da pâksın, ölümünde de pâksın, diyerek yıkadı. Sonra üç parça beyaz
pamuk bezi ile kefenleyip(454) odanın kapısı açıldı.

Rasûlüllah
(s.a.s.)'in mübârek cesedi, sedirin üzerine konulmuştu. Önce erkekler,
sonra kadınlar, en sonra da çocuklar ayrı ayrı namazını kıldılar
Rasûlüllah (s.a.s.) hayâtında olduğu gibi ölümünden sonra da herkesin
imâmı olduğu için, O'nun cenâze namazında kimse imâm olmadı. Hz
Âişe'nin odası küçüktü. Bu yüzden namaz, gece yarısına kadar devâm
etti.

Rasûlüllah
(s.a.s.) Efendimiz: "Cenâb-ı Hak, peygamberlerin ruhunu, onların
defnedilmesini istediği yerde kabzeder," buyurmuştu.(455) Bu sebeple
Rasûlüllah (s.a.s.)'in kabri, Hz Âişe'nin odasında, üzerinde son
nefesini verdiği döşeğin serildiği yerde, Ensâr'dan Ebû Talha
tarafından kazıldı. Salıyı Çarşambaya bağlayan gece yarısı defnedildi.
(2/3 Rabiu'l-evvel 11 H-28/29 Mayıs 632 M.) Mübârek cesedini, kabri
saâdete Hz. Ali, Fazl, Üsâme ve Avf oğlu Abdurrahman indirdiler.
Hz.Âişe:

-Biz Rasûlüllah (s.a.s.)'in defnedilğini, çarşamba gecesi gece yarısı duyduğumuz kürek seslerinden anladık, demiştir. (456)


(450) İbn Hişâm 4/305; Tecrid Tercemesi, 11/30-31

(451) Mehmet Raif, Muhtasar Şemâil-i Şerif Tercemesi, 266, İst, 1304

(452) Bkz. el-Buhârî, 5/142-143; Tecrid Tercemesi, 11/31-32; İbn Hişâm, 4/306

(453) İbn Hişâm, 4/312-313

(454) el-Buhârî, 2/75; Tecrid Tercemesi, 4/422 (Hadis No: 627)

(455) İbn Hişâm, 4/314; İbn Kesîr, el-Bidâye ve'n-Nihâye, 5/266

(456) İbn Hişâm, 4/314


RASÛLÜLLAH (S.A.S.)'İN TERİKESİ

Peygamber (s.a.s.) Efendimiz, hayâtı boyunca son derece sâde
yaşamıştır. Eline geçen her şeyi derhal yoksullara dağıtmış, günlük
ihtiyacı dışında hiç bir mal edinmemiştir.(457) Bu sebeple, vefâtında
mirascıları tarafından paylaşılacak hiç bir şey bırakmamıştır(458),
Rasûl-i Ekrem (s.a.s.)'in hanımlarından Hz. Cüveyriye'nin kardeşi Hâris
oğlu Amr:

-Rasûlüllah
(s.a.s.) vefâtında ne bir dirhem gümüş, ne bir dinar altın , ne bir
köle, ne de başka bir şey bıraktı, Yalnızca (Mısır Mukavkısı'nın hediye
gönderdiği) beyaz bir ester ile silahını ve bir de (sağlığında)
vakfettiği (fedek ve Hayber'deki) arâzîyi bıraktı (459), demiştir.

Rasûl-i Ekrem (s.a.s.)'de:

-Vefâtımda
vârislerim ne dinar, ne de dirhem paylaşacak. Bıraktığım (arâzînin)
zevcelerimin nafakası ve işçinin ücretinden geri kalan irâdı vakıftır"
buyurmuştur.(460)

Kur'ân-ı
Kerîm'de, kâfirlerden savaş sonunda elde edilen ganimet malların beşte
biri ile, savaş yapılmadan anlaşma yolu ile alınan "fey" malların
tasarrufunun Rasûlüllah (s.a.s.)'e aît olduğu beyân edilmiştir.(461) Bu
sebeple, savaş yapılmadan alınan Benî Nadîr ve Fedek arâzîsinin tamamı
ile savaş sonucu elde edilen Benî Kurayza ve Haybeyr arâzisinin beşte
biri, Rasûl-i Ekrem (s.a.s.)'in tasarrufunda bulunuyordu.(462)

Rasûl-i Ekrem (s.a.s.) Efendimiz:

"Biz
peygamberler cemaatine mirâscı olunmaz, bıraktığımız her mal sadakadır,
vakıftır," buyurmuştu.(463) Bu sebeple bu topraklar, Rasûlüllah
(s.a.s.)'in vefâtından sonra mirâscıları arasında paylaştırılmadı. Her
birine, Rasûlüllah (s.a.s.) hayatta iken yaptığı gibi, gelirlerinden
hisse verildi. Rasûlüllah (s.a.s.) 'in mirâsçıları kızı Hz. Fâtıma ile
amcası Hz. Abbâs ve hayatta olan zevceleriydi.


(457) Bir sefer dönüşünde, Uhud Dağı karşıdan görülünce:

Uhud
Dağı benim için altına çevrilip tamâmen altın olsa, tek bir dinârdan
fazlasının üç günden çok bende kalmasını istemezdim, hemen dağıtırdım.
Bir dinarı da ancak borcum için hazırlardım, buyurmuştur. (bkz.
el-Buhârî, 3/82, 7/178, 8/128; Müslim, 2/687 (Hadis No:991); Tecrid
Tercemesi, 7/376 (Hadis No: 1075)

Yoksullara
dağıttıktan sonra, bir kaç altın elinde kalmış, bunları Hz. Âişe'ye
emânet etmişti. Hastalığında Hz. Ali'ye dağıttırdıktan sonra: "İşte
şimdi içim ferahladı, eğer Rabbına bu altınlar yanında iken kavuşsaydı,
Muhammed'in hâli nice olurdu?" buyurmuştu. (Târih-i Din-i İslâm, 3/560)


(458) Satın aldığı 30 ölçek arpa borcu için vefât ettiğinde Rasûlüllah (s.a.s.)'in zırhı rehin bulunuyordu. (el-Buhârî, 5/145)

(459) el-Buhârî, 3/186 ve 144; Tecrid Tercemesi, 8/235 (Hadis No: 1167)

(460) el-Buhârî, 3/169; Tecrid Tercemesi, 8/273 (Hadis No :1173)

(461) Bkz. el-Enfâl Sûresi, 40 ve el-Haşr Sûresi, 6

(462) Tecrid Tercemesi, 8/274

(463) Bkz. el-Buhârî, 4/42-43, 5/23-25; Tecrid Tercemesi, 8/498 ve 10/177 (Hadis No: 1288 ve 1577)



7- RASÛL-İ EKREM (S.A.S.)'İN ÜSTÜN AHLÂKI

"Allah'ım beni ahlâkın en güzeline yönelt. Kötü ahlâktan uzaklaştır"(464).


Rasûlüllah
(s.a.s.)Efendimiz, simâca insanların en güzeli, ahlâk yönünden de
insanların en üstünüydü(465). "Sizin en hayırlınız, ahlâken en üstün
olanınızdır." (466) "Ben ancak güzel ahlâkı tamamlamak için
gönderildim".(467) buyurmuştu. Nitekim Kur'ân-ı Kerîm'de "Aziz
Peygamberim, şüphesiz sen en üstün bir ahlak üzeresin",
buyurulmuştur.(468)

Rasûlüllah
(s.a.s.)'in yaşayışı, Kur'ân-ı Kerîm'in sanki canlı bir tablosuydu. Eşi
Hz. Âişe'den Rasûlüllah (s.a.s.)'in ahlâkı sorulunca:

-"Siz
Kur'ân-ı Kerîm okumuyor musunuz? O'nun ahlâk'ı Kur'ân'dan ibâretti""
diye cevâp vermişti.(469) Çünkü O'nun yaşayışı ve bütün davranışları
Kur'ân-ı Kerîm'in insanlara gösterdiği hidâyet yolunun uygulanmasıydı.
Nitekim, sâdece sözleriyle değil, yaşayışı, fiil ve davranışlarıyla da
uyulması gereken en güzel örnek olduğunu Yüce Kitâbımız Kur'ân-ı Kerîm
beyân etmektedir: "Sizin için Allah Rasûlünde en güzel örnek
vardır".(470)

Rasûl-i
Ekrem (s.a.s.) güler yüzlü, nâzik tabîatlı, ince ve hassas rûhlu idi.
Katı yürekli, sert ve kırıcı değildi. Ağzından sert ve kaba hiç bir söz
çıkmazdı. Kur'ân-ı Kerîm'de bu konuda: "Allah'ın rahmeti eseri olarak,
sen onlara yumuşak davrandın. Eğer kaba ve katı kalbli olsaydın,
şüphesiz etrafından dağılıp giderlerdi."(471/1) buyrulmaktadır.

Rasûlüllah
(s.a.s.) başkalarını tenkit etmez, kimsenin ayıbını yüzüne
vurmazdı.(471/2) Yanlış ve hoşlanmadığı bir davranış görürse,
"içinizden bazı kimseler, şöyle şöyle yapıyorlar..." şeklinde, bu
davranışları yapanların kim olduklarını belli etmeden ve hiç kimseyi
kırmadan yanlış ve hataları düzeltirdi.(472) Kimsenin sözünü kesmez,
konuşması bitinceye kadar dinlerdi. Tartışmayı sevmez, sözü gereğinden
çok uzatmazdı. Kendini ilgilendirmeyen şeylerle meşgul olmaz; kimsenin
gizli hallerini araştırmazdı. Allah'a hürmetsizlik olmadıkça, şahsına
yapılan kötülükleri, ne kadar büyük olursa olsun, bağışlar, eline imkân
geçince öc almayı düşünmezdi. Ancak Allah'ın yasaklarını çiğneyenlere
hak ettikleri cezâyı verirdi.(473) Nitekim, Mekke'nin fethedildiği gün,
daha önce kendisine her türlü kötülüğü ve hakareti reva gören Mekke
müşriklerine:

-"Bugün size geçmişten dolayı azarlama yok", (Yûsuf Sûresi, 92) serbestsiniz diyerek hepsini affetmişti.(474)

İffet
ve hayâ yönünden, köşesinde oturan bâkire kızdan daha utangaçtı.(475)
"Hayâ imandandır".(476) "Hayâ ancak hayır getirir"(477) buyurmuştur.
Bir şeyden hoşlanmadığı zaman açıkça söylemez, bu durum yüzünden
anlaşılırdı.(478) Hiç bir yemeği beğenmezlik etmez, arzu etmezse
yemezdi(479). Elini yıkamadan ve "Besmele" çekmeden yemeye başlamaz.
Allah'a hamdetmeden de sofradan kalkmazdı.

Bütün
insanları eşit tutar, zengin-fakir, efendi-köle, büyük-küçük ayrımı
yapmazdı. Mekke'nin fethi esnâsında Fâtıma adlı bir kadın hırsızlık
yapmış, soylu bir âileden olduğu için bu kadına cezâ verilmemesi
istenmişti. Bu olayla ilgili hutbesinde Rasûl-i Ekrem:

"Sizden
önceki ümmetlerin helâk edilmeleri ancak şu sebepledir: Onlar,
içlerinden zengin ve soylu bir kimse hırsızlık yaptığı zaman onu
bırakırlar fakir ve zayıf bir kimse çaldığında ise ona cezâ verirlerdi.
Allah'a yemin ederim ki, Muhammed (s.a.s.)'in kızı Fâtıma da çalmış
olsaydı, muhakkak elini keser, cezâsız bırakmazdım" (480) buyurdu.

Her
bakımdan kendisine güvenilirdi. Verdiği sözü mutlaka zamanında yerine
getirirdi. Dürüslükten ayrıldığı, şaka bile olsa yalan söylediği hiç
görülmemiştir. Bu yüzden O'na henüz Peygamber olmadan
"Muhammedü'l-emîn" denilmişti. Nitekim Peygamberliğini ilan ettiği
zaman, iman etmeyenler bile O'na "yalancı, yalan söylüyor",
diyememiştir.(481) En yakın hısımlarını Safâ tepesine toplayıp onları
İslâm'a dâvet için, "Size şu dağın arkasında düşman atlılarının
bulunduğunu söylersem, bana inanır mısınız?" dediği zaman: "Hepimiz
inanırız çünkü Sen yalan söylemezsin" diye cevâp vermişlerdi.(482)
Kendisi böyle olduğu gibi, herkesin dürüst olmasını isterdi.
"Doğruluktan ayrılmayınız, çünkü doğruluk, iyilik ve hayra götürür,
İyilik ve hayır da, kişiyi Cennet'e ulaştırır. Kişi doğru söyleyip
doğruluğu aradıkça, Allah katında sıddîkler zümresi'ne yazılır. Yalan
sözden ve yalancılıktan sakınınız. Çünkü yalan insanı kötülüğe
sevkeder. Kötülük de kişiyi Cehennem'e götürür, İnsan yalan söylemeğe
ve yalanı aramağa devâm ede ede, Allah katında nihayet yalancı yazılır"
(483), buyurmuştur.

Rasûlüllah
(s.a.s.) insanların en cömerdi ve en kerîmiydi. (484) Eline geçen her
şeyi muhtaçlara dağıtır, kimseyi eli boş çevirmezdi.(485) "Ben ancak
dağıtıcıyım, veren Allah'tır", der(486) ihtiyâcından fazla bir şeyin
kendinde veya evinde bulunmasını istemezdi. "Uhut Dağı altına çevrilip
de benim olsa, borcum için ayıracaklarım müstesna, ondan tek bir
dînârın bile üç geceden çok yanımda kalmasını istemezdim" (487)
buyurmuştur.

Son
derece mütevâzi ve alçak gönüllü idi. Bir topluluğa geldiğinde, kendisi
için ayağa kalkılmasını istemez, nereyi boş bulursa, oraya otururdu.
Arkadaşları arasında otururken ayaklarını uzatmazdı. Arkadaşları her
işini yapmayı kendileri için şeref ve cana minnet saydıkları halde,
bütün işlerini kendi görür, ev işlerinde hanımlarına yardım
ederdi.(488) Methedilmesini ve aşırı hürmet gösterilmesini
istemez,"Hristiyanların Meryem oğlu İsâ'ya yaptıkları gibi yapmayınız.
Ben sâdece Allah'ın elçisi ve kuluyum"(489) derdi. Fakîr kimselerle
düşüp-kalkmaktan, yoksulların, dulların, kimsesizlerin işlerini
görmekten zevk alırdı. Bulduğunu yer, bulduğunu giyer, hiç bir şeyi
beğenmezlik etmezdi.(490). Yiyecek bir şey bulamayıp aç yattığı bile
olurdu.

Bütün
işlerini tam bir düzen ve nizâm içinde yapardı. Namaz ve ibâdet
vakitleri, uyku ve istirahat için ayırdığı saatler, misâfir ve
ziyâretçilerini kabûl edeceği vakitler hep belirliydi. Vaktini boş
geçirmez, her ânını faydalı bir işle değerlendirirdi. "İnsanların çoğu
iki nimetin kıymetini takdirde aldanmışlardır: Sıhhat ve boş vakit",
buyurmuştur(491).

Ahlâklı
ve faziletli sanılan nice kimseler, yakından tanındığı zaman, pek çok
kusurlarının bulunduğu görülür. İnsanı en yakından tanıyan, onun iç
yüzünü ve bütün gizli hallerini en iyi bilen, şüphe yok ki eşidir.
Rasûl-i Ekrem (s.a.s.) ilk vahiy'den sonra gördüklerini anlattığı zaman
eşi Hz. Hatice:

-"Allah'a
yemin ederim ki, Cenâb-ı Hak hiç bir vakit seni utandırmaz. Çünkü sen
akrabanı gözetirsin, işini görmekten âciz kimselerin ağırlıklarını
yüklenirsin, fakîre verir, kimsenin kazandıramayacağını kazandırırsın.
Misâfiri ağırlarsın, Hak yolunda herkese yardım edersin..."
diyerek(492) O'nun Peygamberliğini hemen kabûl etmiş, en küçük tereddüt
göstermemiştir.

Çocukluğundan itibâren 10 yıl hitzmetinde bulunan Hz. Enes:

-Rasûlüllah
(s.a.s.)'e 10 yıl hizmet ettim. Bir kere bile canı sıkılıp, öf, niçin
bunu böyle yaptın, neden şunu şöyle yapmadın, diye beni azarlamadı",
demiştir.(493)

Kâinâtın
Efendisi, Rabbımızın Yüce Elçisi Sevgili Peygamberimizin büyüklüğünü,
üstün ahlâkını ve örnek yaşayışını gerektiği şekilde bu satırlar içinde
anlatmak şüphesiz mümkün değil. O'nun büyüklüğünü ve ahlâkının
yüceliğini bir parça sezdirebilmişsem, kendimi bahtiyâr sayarım.

"Dünya neye sâhipse, O'nun vergisidir hep;

Medyûn O'na cem'iyyeti, medyûn O'na ferdi.

Medyûndur o Masûm'a bütün bir beşeriyyet;

Yâ Rab, bizi mahşerde bu ikrâr ile haşret"(494).

Salât ve selâm O'na, âline, ashâbına ve yolunda olanlara.


(464) Müslim, 1/535 (Hadis No: 771)

(465) el-Buhârî, 4/ 1819 (Hadis No, 2337); Tecrid Tercemesi, 9/311 (Hadis No:1449)

(466) el-Buhârî, 4/166; Müslim 4/1810 (Hadis No 2321); Tecrid Tercemesi 9/318 (Hadis No:1456)

(467) Mâlik, el-Muvatta, 2/904 (neşr, M. Fuad Abdülbaki) Kahire, 1370/1951

(468) Nûn Sûresi, 4

(469) Müslim, 1/514 (Hadis No: 746)

(470) el-Ahzâb Sûresi, 21

(471/1) Âl-i İmrân Sûresi, 159

(471/2) el-Buhârî, 4/167; Tecrid Tercemesi, 9/321 (Hadis No: 1460)

(472) Ebû Dâvûd, 2/550

(473) el-Buhârî, 4/166; Müslim, 4/1813 (Hadis No: 2327); Ebû Dâvûd, 1/550; Tecrid Tercemesi, 9/319 (Hadis No: 1457)

(474) İbn Hişâm 4/54; İbnü-l Esîr, a.g.e., 2/252; Zâdü'l-Meâd, 2/394; Tecrid Tercemesi, 10/340-341

(475) el-Buhârî, 4/167; Müslim 4/ 1809 (Hadis No: 2320); Tecrid Tercemesi, 9/320 (Hadis No: 1459)

(476) el-Buhârî, 1/11; Tecrid Tercemesi, 1/32 (Hadis No: 23)

(477) el-Buhârî 7/100; Tecrid Tercemesi, 12/163 (Hadis No: 2001)

(478) el-Buhârî 4/167; Tecrid Tercemesi, 9/321 (Hadis No: 1460)

(479) el-Buhârî 4/167; Tecrid Tercemesi, 9/321 (Hadis No: 1461)

(480) el-Buhârî, 5/97 ve 8/16

(481) el-Enâm Sûresi, 33

(482) Tecrid Tercemesi, 9/285

(483) el-Buhârî, 7/95; Müslim, 4/2013 (Hadis No. 2607); Ebû Davût, 2/593; Tirmizi 4/347 (Hadis No: 1971)

(484) el-Buhârî, 4/167; Müslim, 4/1802 (Hadis No: 2307)

(485) Müslim, 4/1805 (Hadis No:2311)

(486) el-Buhârî, 1/26; Müslim, 2/719 (Hadis No:1037)

(487) el-Buhârî, 3/82; Tecrid Tercemesi, 7/376 (Hadis No: 1075); Riyâzü's-Sâlihîn, 1/501-503 (Hadis No: 467-468)

(488) el-Buhârî, 1/64, 1/193; Tirmizi, 4/654 (Hadis No: 2489)

(489) el-Buhârî, 4/142; Tecrid Tercemesi, 9/213 (Hadis No: 1405)

(490) el-Buhârî, 4/167

(491) el-Buhârî, 5/170; Tirmizi, 4/550 (Hadis No: 2304)

(492) el-Buhârî, 1/3; Tecrid Tercemesi, 1/3-10 (Hadis No:3)

(493) el-Buhârî, 7/82; Müslim, 4/1084 (Hadis No: 2309); Tecrid Tercemesi, 12/148 (Hadis No: 1987)

(494) Mehmet Akif, Safahat, VII. Kitap (Gölgeler), "Bir Gece" başlıklı şiirden.



KAYNAKLAR

1- Bûharî, Ebû Abdullah Muhammed b. İsmâil (v.256/870). el-Câmiu's-Sahîh, I-VIII, İstanbul, 1315 h.


2- Cevdet Paşa, Ahmet (v.1313/1895), Kısas-ı Enbiyâ, I-III, İstanbul 1308


3- Hamîdullah, Muhammed, İslâm Peygamberi, I-II, (Terceme: Said Mutlu ve Sâlih Tuğ), İstanbul 1385-1388/1966-1969


4- Hamîdullah, Muhammed, Hz. Peygamberin Savaşları, (Terceme: Sâlih Tuğ), İstanbul, 1962


5- Hamîdullah, Muhammed, el-Vesâiqu's siyâsiyye, Beyrut, 1405/1985


6- İbn Esîr, Ali b. Muhammed eş-Şeybânî, (v.630/1232) el-Kâmil fi't-târih, I-XIII, Beyrut, 1385/1965


7-
İbn Hişâm, Abdülmelik (v.218/834). es-Siyretü'n Nebeviyye, I-IV(nşr.
Mustafa es-Seka, İbrâhim el-Ebyâri, Abdülhafiz Şiblî), Beyrut 1391/1971



8- İbn Kayyım, Muhammed b. Ebi Bekr, (v.751/1350), Zâdü'l-meâd, I-IV (nşr: Muhammed Hamid el-Feqi) Kahire, 1373/1953


9- İbn Kesîr, Ebû'l-Fidâ İsmail b. Ömer,(v. 774/1373), el-Bidâye ve'n-Nihâye, I-XIV, Beyrut, 1966


10- İbn Sa'd, Ebû Abdillah Muhammed (v.230/844) et-Tabakatü'l-Kübrâ, I-VIII Beyrut, 1398/1978


11- Keskioğlu, Osman, Hatemü'l-Enbiya Hz. Muhammed ve Hayatı, Ankara, 1966 (A.Himmet Berki ile müşterek)


12- Konrapa, Zekâi, Peygamberimiz, İslâm Dini ve Aşere-i Mübeşşere, İstanbul, 1968


13- Mahmud Esad Efendi, (v.1336/1917), Târih-i Din-i İslâm, I-III, İstanbul 1319-1329


14-
Miras, Kâmil, (1376-1957) Tecrid-i Sarih Tercemesi ve Şerhi, I-XII, ilk
üç cildi Ahmet Naim (v.1353/1934) tarafından hazırlanmıştır.) İst.
1928-1948, IB.


15-
Müslim, Ebû'l-Huseyn Müslim b. el-Haccâc b. Müslim el-Kuşeyrî, (v.
261/875), el-Câmiu's-Sahîh, I-V (nşr.: M. Fuad Abdülbâki), Kahire,
1374-1375 h./1954-1955 m.


16-
Şiblî, Mevlâna ve Süleyman Nedvi, Asr-ı Seâdet, İslâm Tarihi, I-X (Trc:
Ömer Rıza Doğrul) İstanbul, 1346-1353 h./ 1928-1935 m.


17- Yazır, Muhammed Hamdi, (Elmalı Hamdi Efendi, v. 1358/1942), Hak Dini Kur'ân Dili, I-IX, İstanbul, 1935-1939


Kaynak: Tamamı Diyanet İşleri Bşk.lığından alınmıştır.

----------------------------------------


Forum Kuralları | S.S.S |Yönetim Ekibi
Sayfa başına dön Aşağa gitmek
http://sementafan.blogspot.com/
SEMENTA
YÖNETİCİ
YÖNETİCİ
avatar

Kadın
Mesaj Sayısı : 4694
Doğum tarihi : 15/12/87
Yaş : 30
Location : Gevezeçiçek
İş/Hobiler : Yayın Editörü/MÜZİK
Lakap : tatlı cadı
Kayıt tarihi : 23/07/07
Aldığı Övgü Aldığı Övgü : 42

karakter kağıdı
Healt:
10/10  (10/10)
Exp:
200/200  (200/200)
tuttuğu takım: BEŞİKTAŞ BEŞİKTAŞ
MesajKonu: Geri: Hz. MUHAMMED (sav) Hayatı   2010-01-05, 02:29

Kaynak: http://www.kurandan.com/db/peygamberimizinhayati7.htm

----------------------------------------


Forum Kuralları | S.S.S |Yönetim Ekibi
Sayfa başına dön Aşağa gitmek
http://sementafan.blogspot.com/
 
Hz. MUHAMMED (sav) Hayatı
Sayfa başına dön 
1 sayfadaki 1 sayfası
 Similar topics
-
» Tolstoyun Hayatı
» Hayatımda duyduğum en güzel söz
» En sevdiğin şarkı ve sözleri?
» Nuri Abaç
» HaYaTınıZdAa UnuTaMaDıĞınIZ VE UNuTMaM zOr DeDiĞinİZ Kişi??

Bu forumun müsaadesi var:Bu forumdaki mesajlara cevap veremezsiniz
Gevezeçiçeğinyeri :: BiLim - KüLtür - SanaT :: DERSLER&ÖDEVLER&STAJ&TEZLER-
Buraya geçin: